3 Mart 2018 Cumartesi

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


















Cumhuriyet Tarihi'nin en çok okunan, en çok satılan kitapları gibi yapılacak her sağlıklı listede kendine yer bulacaktır Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Birçok farklı yayınevi, birçok farklı versiyonu, birçok çevirmen ile var olmuş bir kitap bu. Finlandiya'nın bir avuç aydının etrafında nasıl kalkındığını, kurulduğunu, uluslarını nasıl koruduğunu, İsveç ve Rusya'ya yem olmadan, dünyanın en medeni toplumlarından birine nasıl dönüştüğünü anlatan destansı bir öykü bu. Mustafa Kemal Atatürk kitabı okuduğunda çok etkilenmiş ve okulların müfredatına eklenmesini istemiştir. 1923 yılında Rus yazar Grigoriy Petrov tarafından yazılan bu hikâye başta Türkiye, Bulgaristan ve Yugoslavya olmak üzere birçok ülkede çok beğenilmiş. Atatürk'ün neden bu kadar beğendiğini anlamak için kitabı okumak yeterli.

1800'lü yılların hemen başı ve Finlandiya'da İsveç hegemonyası mevcut. Ülkedeki her kritik noktada İsveçliler var. Finlilerin bu var olma savaşı esnasında çıkan bir Rusya - İsveç savaşı ile Finlandiya'nın yeni hakimi Rusya oluyor. Özel yasalarla yönetilen Büyük Prenslik statüsü kazanan Finlandiya'da milli bir bilinç yoktur. "Birinci milli uyanış" olarak nitelendirilen dönemde Adolf Ivar Arwidsson'un "Biz İsveçli değiliz, Rus olmak da istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olalım." değerlendirmesiyle başlayan süreçte milli bir bilinç kazanmaya başlarlar. İlk adım olarak milli bir dil olmadan bunun mümkün olmayacağı bilinci uyanır. Bir millet olma bilinciyle çıktıkları bu yolda Johan Wilhelm Snelman'ın başını çektiği bir avuç aydın ile bir ülke kuruyorlar. Bataklıklar Ülkesi olan Finlandiya bu bir avuç insanın müthiş çabasıyla Beyaz Zambaklar Ülkesi'ne dönüşüyor. 

Bu tarihsel süreçle ilgili benim dikkatimi çeken bazı detaylardan bahsetmem gerekirse bence en kritik konu bu çabaya halkın reaksiyon vermiş olması. Bunu bizim ülkemize uyarlayacak olursak Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasının en önemli sebeplerinden biri de Atatürk ve silah arkadaşlarının çabasına halkın reaksiyon vermiş olmasıydı. "Kışla" ve "Din Adamları" ise kitabın içindeki bölümlerden en çok ilgimi çeken bölümler oldu. Snelman ve arkadaşlarının çocukların nasıl yetiştirilmesiyle ilgili ülkedeki pazarları gezerek insanlara tek tek anlatması, iş adamlarının neler yapabileceklerini kendi aralarında istişare ederek yaptıkları, din adamlarının tutumları... Gerçekten okunması gereken destansı bir hikâye. Okumadan geçirdiğim her güne yazık olmuş. Bütün bu çabanın sonucunda da Finlandiya bir refah toplumu olmuş, insanların dürüst olması ve böyle tanınmaları gibi güzel bir şöhreti olan, kalkınmış, medeni bir toplum haline gelmiş durumda. Kıskanılası olduğu tartışılmaz, umarım bizde de günün birinde böyle şeylerden bahsedilebilir. Çok enteresan bir not daha var ki 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni gerçekleştiren Cemal Gürsel önderliğindeki askerler arasında daha sonraki yıllarda yapılan bir ankette kendilerini en çok etkileyen kitap sorulduğunda Beyaz Zambaklar Ülkesinde cevabı çıkmış. Kitabın içeriğinde darbeyi teşvik edici bir unsur olduğu söylenemez ama enteresan bir sonuç olduğu kesin.

Çok özel, çok etkileyici bir kitap ve bence ülkemize yön veren iş adamları, aydınlar, din adamları,  bürokratlar ve daha niceleri için yol gösterici olabilir. Altını çizip, not aldığım yerleri paylaşma huyum pek yoktur ama bu rehber niteliğinde bir kitap olduğu için birkaç pasajı paylaşmak istiyorum;

"Milli servetin, halk vicdanı ve millet aklının kurucusu olabilmek için çaba gösterin. Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, işçi, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerinizle ve şartların uygun olup olmamasıyla ilgili bir durumdur. Fakat şunu hiçbir zaman unutmayın: Vücudunuz, aklınız ve ruhunuzun sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız."(s.50)

"Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir. Halkın sahip olduğu değerler nelerdir? Zekası, iradesi ve vicdanı gelişmekte midir yoksa zehirli otlar sarmış gibi, çürüyerek yok mu olmaktadır? Veya zavallı, utanç verici bir mevcudiyet için mi sarf edilmektedir?
Burada hepimizin hayatı ve çalışmaları sorgulanmaktadır aslında. Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz?"(s.61)

"Muhterem din adamları, inançlı bir insan olarak, sizden rica ediyorum. Halkınızın gerçek anlamda hizmetkarı olun. Papazlar kiliseye bağlı memurlar değillerdir. Sizin göreviniz dini törenler yapmak, kilise kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığını takip etmek ve dua etmekle sınırlı olmamalıdır. Peygamberler halka öncelikle temiz, dürüst ve hayırsever bir yaşam sürmelerini öğütleyerek, insanları vicdanlı ve sevgi dolu olmaya teşvik etmiştir. Onlara nasıl iyilik yapılacağını, hayvani ve vahşi ihtiraslarından arınarak, nasıl Tanrı'nın evladı olunacağını öğretmiştir. 
Halka canlı, gerçek vazzlar verin. Halkla, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın."(s.94-95)

"En kültürlü halklar bile hâlâ barış içerisinde yaşamayı öğrenemediler. Geçmişten kalan kin duygusu ve yıkıp yağmalama ihtirası, tıpkı sahilde bulunan her şeyi bir anda yutan dalgalı bir deniz gibi, aniden dışa vurmaktadır. Su baskınlarından korunmak için sağlam duvarlara ihtiyaç vardır. Ordu, vatanın sınırlarını korumak için göğsünü siper eden binlerce kahramanın oluşturduğu canlı, aynı zamanda da çok değerli bir duvardır. Bu duvar, arkasında yaşayan halka barış ve özgürce bir yaşama ortamı sağlamaktadır.
Ordu çok özel, gerektiğinde kendini feda etmeye hazır bir münzevi topluluğuna benzer. Biz sivillerin, bizi koruyan canlı duvarlara gerektiği gibi saygı duyduğumuz ve değer verdiğimiz söylenemez, halbuki bu duvardaki her bir kum tanesi canlı bir insandır. Gerektiğinde bu kum tanelerinden binlercesi bizim barış içinde yaşamamız için hayatlarını feda etmeye hazırdırlar.
Sokakta, tarlada, dükkanda ve hatta lokantada, nerede olursa olsun, karşılaştığım bütün asker ve subaylara nazik bir şekilde selam verme arzusu hissediyorum. Kendilerine sevgi dolu bir tebessümle şunları söylemek istiyorum:
'Değerli, sevgili kardeşlerim! Sizler bizim için, benim için hayatınızı çok zorlu bir göreve - vatanın müdafaasına adamışsınız. Allah yardımcınız olsun!"'(s.105-106)

"Birikimli ve aydın kişiler olmanız sizin için bir imtiyaz ve ayrıcalık gerekçesi olamaz. Hakimiyet, şan şöhret ve kaygısız, refah dolu bir hayata sahip olma hakkı da vermez. Aydın olmak sizler için bir vazife, ifa etmeniz gereken bir hizmettir. Sizin göreviniz bir mum gibi yanarak, halkı aydınlatmaktır. Mumu yaktıktan sonra fanus altında tutmazlar, etrafa daha fazla ışık saçması için yüksek bir şamdan yerleştirirler."(s.148)

8 Şubat 2018 Perşembe

Iverson


















90'lı yılların ortasında, yani ben daha çift haneli yaşlarıma gelmemişken, oyalanması gereken her çocuk gibi, benim de bazı şeylere ihtiyacım vardı. Babam, tercihini basketboldan yana kullanmıştı. Ülkede profesyonel basketbolcu olabilmek için çok fazla şeye ihtiyaç vardı. Ebeveynlerin yönlendirmesi, iyi bir antrenör, devletin ve şehrin buna yaptığı yatırım, okulla eş zamanlı yürütebilme gibi maddelerle uzayıp gidebilecek bir liste var. Bugün durum ne kadar farklı bilmiyorum ama şüphesiz ki Mirsad Türkcan'ın NBA'e adım atması çok önemli bir kırılma noktasıydı. Hayal etmek en önemlisiydi belki de ve hayal etmek için izlemek, görmek, bilmek gerekiyordu. Mirsad Türkcan ile birlikte bu ülkenin çocukları için de hayal seviyesi çok ileri seviyelere taşındı ve televizyon kanallarımız da NBA maçlarını yayımladıkça hayal etmek daha kolay oldu. Maç sonraları yapılan arkadaş sohbetleri, bir gün önce maçta gördüğünüz hareketi antrenman sahasında yapma çabaları, giyim ve imaj konusunda hayran olunan oyuncuya benzeme isteği, oyunculara özel üretilen ayakkabılara bir gün sahip olabilme tutkusu... O kadar çok hayal etmiştim ki bir gün gerçek olabileceğine inanmıştım. Benim gibi hayal kuran çocukların gönlünde yatan isimlerin birincisi ise Allen Iverson'dı. Yazıdan bağımsız bir dipnot olarak; o kadar çok hayal etmiş bir çocuk pek çok şeyi başarabilirdi. O yüzden hayalleri olan çocukların ellerinden tutun. Çünkü insan büyüdükçe hayalleri küçülüyor. Gerçek dünya çok acımasız. 

Ben hep Kobe Bryant hayranı olmuştum ve öyle de kaldım. 90'lı yılların sonu ve 2000'li yılların ortasına kadar olan sürede var olan süper yıldızlar ve mücadele de bugünden çok ileri düzeydeydi. Kobe, Iverson, Vince Carter, T-mac, Kevin Garnett ve daha niceleri... Onları izlemek çok farklıydı. Benim Kobe hayranı olduğum gibi herkes birilerinin hayranıydı fakat gözlemlediğim kadarıyla bugüne kadar var olmuş hiçbir basketbolcunun Allen Iverson kadar büyük ve fanatik kitleleri olmadı. Her şeyiyle hep farklıydı. Bu küçük dev adamın 2014 yılında çekilmiş Iverson isimli bir belgeselini izledim ve hakkında bir şeyler yazmak istedim. Belgesele Netflix'ten ulaşabilirsiniz fakat altyazısı berbat. Toparlamak için NBA terimlerini ve İngilizceyi biraz da olsa bilmek faydalı olacaktır. İzlemenizi tavsiye ederim.

NBA tarihinin üç efsane draft yılı vardır. Michael Jordan, Hakeem Olajuwon, Charles Barkley, John Stockton gibi oyuncuların yer aldığı 1984 bunlardan ilki. Iverson, Kobe, Peja Stojakovic, Steve Nash, Marcus Camby, Jermaine O'Neal, Stephon Marbury'li 1996 ve bugünlerde kariyerlerinin artık son parlak dönemlerini izlediğimiz LeBron James, Dwyane Wade, Carmelo Anthony, Chris Bosh'ın bulunduğu 2003. Bunların arasında ise 1996'nın biraz daha sivrildiğini düşünüyorum. Yaş itibarı ile en çok izleme fırsatımın olduğu jenerasyon olmasının dışında global anlamda da en çok hayran kitlesine 1996 yılında seçilen oyuncular sahip oldular. Michael Jordan ile başlayan markalaşma, uluslararası pazarlama stratejisi, sporculara özel üretilen aksesuarlar, uluslararası yayın hacmi gibi etkenler NBA'i ve dolayısıyla dönem yıldızlarını zirveye taşımıştı. İşte o efsane draftın birinci sıra seçimi de bu küçük dev adamdı. Problemli geçmişine rağmen tüm zamanların en yetenekli oyuncularından biri olduğuna kimsenin şüphesi yoktu ve parkeye adım attığı ilk andan itibaren fark yarattı.

Sosyal yardım evlerinde büyümüş, biyolojik babasını hiç tanımamış, uyuşturucuya karışmış arkadaşları olan, koçları elinden tutmasa belki de bir sokak çetesi kavgasında hayatını çoktan kaybetmiş olacak bir çocuk. Zayıf bünyesi, aykırı ve sorunlu karakteri, 1.82 boyu ile belki de bu iş için çok da uygun değildi ama o kadar yetenekliydi ki bu her şeyin önüne geçmeyi başarmıştı. NBA tarihinin en skorer oyuncularından bir tanesi ki kendine ve kariyerine iyi bakabilmiş olsa bambaşka bir yere gelmesi kuvvetle muhtemeldi. Hip-hop kültüründen gelmişti. Örgülü saçları, bol kıyafetleri, dövmeleri, takıları ile global anlamda bir imajın sembolü haline dönüştü. NBA'de Iverson gibi giyinen, tarzı aykırı olan oyuncu çoktu ve Dennis Rodman'ı bile görmüş bir topluluğun Iverson'dan bu kadar rahatsız olması garipti. Fakat onu bu kadar göz önünde tutan bir detay vardı: farkında olmadan bir rol model olmayı çoktan başarmıştı. Dünyanın her yerinden çocuklar ve gençler onu izliyor, saçlarını örgü yaptırıyor, içinde kendisinden birkaç tane girebilecek boyutlarda kıyafetler giyiyor ve abartılı takılar kullanıyordu. Maç içinde giydiği bol kesim formaları yüzünden NBA yönetiminden ihtar aldığı günleri bile görmüştü. O yıllarda NBA oyuncuları maçlara gelirken sivil kıyafetleriyle alakalı bir düzenlemeye bağlı değillerdi. Abartılı kıyafetleri, büyük büyük aksesuarları bol bol görüyorduk. Sonra bir gün takım elbise zorunluluğu getirildi ki bunun sebebinin Iverson'ın yarattığı etki olduğunu anlamak zor değildi. Lakabı "The Answer" dı. Yaşadıklarına sahaya çıkıp oyunuyla verdiği cevaplarla bu lakabı almıştı. Akıl almaz cross-overları, 1.82 boyuyla potaya yaptığı spektaküler smaçlar, neredeyse vücudunun her noktasında bulunan sakatlıklarına rağmen yüreğiyle çıkıp oynadığı oyunu ile bir idole dönüşmüştü ve halen öyle.

Allen Iverson, lise yıllarında takımını eyalet şampiyonu yaptığı gece arkadaşlarıyla birlikte bir bowling salonuna gider. Orada kalabalık bir grupla kavgaya karışır ve hapse girer. Bahsettiğim belgeselde mahkeme salonuna ait gerçek görüntüler mevcut ve hikâyenin anlatımına güzel bir derinlik katmış. Bu andan sonra gidebileceği bir okul bulması, imajını düzeltmesi hiç de kolay olmaz. Olaya ilişkin görüntülerde bulunmamasına rağmen hapis cezasına çarptırılır ve eyalet valisinin çıkardığı afla serbest kalır. Daha sonraki yıllarda gelen karısıyla ilgili problemler, basınla arasının hiç düzelmemesi, antrenmanlara gitmemesi ya da geç kalması, Philedelphia'daki koçu Larry Brown ile yaşadığı sorunlar gibi pek çok dedikodu onu basının diline malzeme eder. Piyasaya çıkmamış bir rap albümü denemesi de olmuştur ve şarkı sözlerinden ötürü tartışmalara yol açmıştır. En yakın arkadaşlarından birinin kaybettiğinin ertesi günü bir basın toplantısında kendisine antrenman ile ilgili bir soruya karşılık gösterdiği tavırla aykırılığını görmüştük ki bahse konu basın toplantısına da yine belgeselde yer verilmiş. 

Kariyerinin son dönemlerinde sakatlıkları iyiden iyiye performans kaybına sebep olmuştu. Takvim yaprakları 2010 yılını gösterdiğinde Allen Iverson artık 35 yaşındaydı ve kariyerinin son düzlüğünde NBA macerasını noktalayarak Beşiktaş'a imza attı. Bu transfer çok sansasyoneldi ve bence spor tarihimizin en büyük transferidir. Allen Iverson, Beşiktaş'a geldiği zaman kariyerinde Yılın Çaylağı, Yılın En Değerli Oyuncusu, 4 NBA Sayı Krallığı, 2 NBA All-Star Maçı En Değerli Oyuncu Ödülü olan, 11 kez NBA All-Star Maçı karmasına seçilmiş, NBA tarihinin en önemli skorerlerinden bir tanesiydi. Hâlihazırda NBA tarihinde maç başına 26.7 sayı ile tüm zamanların en skorer 7. oyuncusu ve 24.368 toplam sayıyla en çok sayı atan 25. oyuncusu konumunda. Bu adam Beşiktaş'a geldiğinde hayaller büyüktü ama birkaç ay sonra sakatlıkları yine oynamasına izin vermeyince bir daha geri dönmemek üzere ülkesine döndü. Ülkesine döndü dönmesine ama Beşiktaş taraftarına üçlü çektirmesi bir anı olarak hafızalarımıza kazındı. 

Yazının başında belirttiğim gibi benim idolüm hep Kobe'ydi ve öyle kalacak. Var olduğum günden beri en çok hayran olduğum insan. Ama Iverson bu oyunu oynamış herkesten hep çok farklıydı ve ayrıksı bir yeri hep olacak. Bahsettiğim şu sporcuya özel aksesuarlardan kendine özgü olan kol bandı(zannediyorum ki adı sleeve idi), kolundaki "Only The Strong Survive" dövmesi, giyimi, takıları, hayatında ve oyunundaki ayakta kalma savaşı, hırsı, saç örgüsü, cross-overları ve daha niceleri ile dünya çapında koca bir neslin rol modeliydi o. Kobe basketbolu bıraktığında "Kahramanlar gelip geçicidir fakat efsaneler sonsuza dek yaşar" diye bir söz okumuştum. Allen Iverson da bu oyunu oynamış en büyük efsanelerden biri olarak tarih sahnesinde hep olacaktır. Son olarak bu linke tıklayarak kariyerinin en iyi 10 hareketini izleyebilirsiniz.

17 Aralık 2017 Pazar

Malina


















"Senin bu kitabı okuman lazım, çünkü ruhu var." diyerek bana Malina'yı önerdiğinde şüphesiz ki ne Gizem ne de ben olayın bu noktaya gelebileceğini tahmin edemezdik. Bir kitabın ruhu olması sevmek için yeterliydi ama o kitabı bugüne kadar okuduğum en özel birkaç kitaptan biri yapması için bir ruhtan çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Favori romanlarım hep kendi seçtiklerim olmuştur. Başkasının önerdiği romanlar içerisinde ancak Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü zirvede yer alırdı. Ancak bugün size anlatmak için beni buraya getiren Malina sadece listelerimi değil beni de altüst etmiş durumda. Anlatmak istediğim çok şey var ve uzun zamandır bu kadar coşkuyla yazmamıştım.

Malina'yı ilk kez yaklaşık bir sene önce okudum. Tehlikeli Oyunlar dışında hiçbir kitabı iki kez okumamıştım bugüne kadar. Demek istediğim bir kitabı ikinci kez okumak için çok fazla sebebe ihtiyacım olmalı benim. Malina'yı ilk okuduğum zaman da yeteri kadar sevmiştim. Zaman zaman aklıma geliyor ve altını çizdiğim yerlerin tekrar üstünden geçiyordum ama geçenlerde bir şeyler yazarken "Bir gün gelecek" diye bir giriş yaptım. Malina'nın sahip olduğu "Bir gün gelecek" olayından yazının devamında bahsedeceğim. Birden kendi kendime "Tekrar okumalıyım, okumak zorundayım" dedim. Bir hafta boyunca, aynı yerleri tekrar tekrar okuyarak yeniledim her şeyi. Bir zamanlar birisi bana kitaplarda cümlelerin altını çizmediğini, eğer çizerse yıllar sonraki kendini yönlendireceğini düşündüğünü söylemişti. Ben ise çizsem de çizmesem de yıllar sonraki beni tamamlamak için bazı şeyleri tekrar okumam gerektiği fark ettim. Malina'yı ikinci kez okuduktan sonra hissettiğim şey artık biraz daha tamam olduğum. Bir gün gelir de tekrar okumak için elime alırsam daha da tamamlanacağıma eminim. Daha önceden adını bile duymadığım Ingeborg Bachmann ve Malina için Gizem'e teşekkür ederim.

Malina'ya, kitabın çevirmeni olan Ahmet Cemal'in birkaç sayfalık önsözünü okumadan başlamayı denemeyin bile. Çok eksik kalacağınıza emin olabilirsiniz. Kitabın diğer adı Günlük Cinayetlerin Romanı. 1971'de yayınlanmış ilk kez ve Bachmann'ın Ölüm Türleri ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümü. Malina, aynı zamanda Bachmann'ın roman türündeki tek eseri olma özelliğini de taşıyor. Kitabı Türkçeye çeviren Ahmet Cemal, Malina'yı çevirebilmek için çok yoğun bir çalışma temposuyla çalışmış ve bu tempo sağlığının bozulmasına neden olmuş. Kitabın önsözünde; eğer hayatımda sevgi olmasaydı bu çeviri hiç bitmeyebilirdi diyor Ahmet Cemal. Şahane bir çalışma olmuş. Bunca eseri dilimize kazandıran Ahmet Cemal de umarım yattığı yerde rahat uyuyordur.

Biraz yüzeysel olarak romandan bahsedip sonra detaya ineceğim. Yeni okuyacaklar için hemen belirtelim: Malina bir erkek. Kitabın sonuna geldiğinde bunu hâlâ fark etmemiş insanlarla karşılaştım. Malina isminin daha çok bir kadına uygun olduğu bir gerçek ve benim de bunu anlamam için yaklaşık yirmi sayfa kadar okumam gerekti. Anlatıcı kendini "Ben" olarak tanımlıyor ve hayatında iki adam var. Biri Ivan diğeri ise Malina. Ahmet Cemal, Malina için mutlak aşkın romanı demiş. Haksız da sayılmaz. Kadın erkek ilişkilerine dair herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği pek çok detay mevcut kitapta. İşin aslı kitabı ilk okuyuşumdan sonra birilerine Malina'yı anlatacak olsam ben de aşk ve ilişkiler ile ilgili bir şeyler söylerdim. Ama şimdi durum farklı. Belirli bir olay akışı yok, belirli karakterler üzerinden ilerlemiyor, mekân ağırlıklı olarak Viyana, zaman bugün olarak tanımlanmış ama bence bir yabancı için ne zaman ne mekân ne de kişiler önemli. Öyle bir roman ki okuyan her farklı kişinin kendince başka çıkarımlar yapması mümkün. Ayrıca bir kişi on defa okusa on farklı çıkarım bile yapabilir. Gerçek bir deha, gerçek bir acı, fırtınası hiç dinmemiş bir yazar ve pek çoğu gibi o da kanıyla ödemiş. Ingeborg Bachmann, çok sayıda uyku hapı aldığı bir gece, sigarasından kaynaklı evinde çıkan yangın sonucu yaralanarak hayatını kaybediyor.

24 Aralık 1971 tarihinde kendisiyle yapılan bir konuşmada Bachmann; "Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim tüm çocukluğumu yıktı. Hitler'in birliklerinin Klagenfurt'a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını daha sonra çekmediğim bir acıyla..." diyor. Yani II. Dünya Savaşı ile birlikte milyonlarca insan gibi Bachmann için de her şey çok farklılaşmış. Doğduğu şehre Hitler'in birliklerinin girdiği gün büyüdüğünü söylüyor. Birkaç yıllık süreç içerisinde yaptığı pek çok konuşmada materyalizmden, tüketim toplumundan, kapitalizmden bahsediyor, toplumu kanlı bir arena olarak tanımlıyor, insanların gerçek ölümlerinin birbirlerine yaptıklarından kaynaklandığını söylüyor... Kısacası hayat üzerine çok düşündüğü anlaşılabiliyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken konuşması şu oldu: "Kitabım İtalya'da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar... ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır..." Kitabın ikinci bölümünün sonunda da Malina ile bununla ilgili bir diyalogları var;
"Malina: Demek artık asla, savaş ve barış, demeyeceksin.
  Ben: Asla.
          Hep savaş var.
          Burada hep zorbalık var.
          Burada hep çarpışma var.
          Bu, sonrasız bir savaş."
Tüm bu insanların kendi içindeki ve birbiriyle olan savaşı, mücadelesi ister istemez Tyler'ın Dövüş Kulübü'ndeki efsane tiradını aklıma getirdi: "Büyük Savaş'ı görmedik. Büyük Buhran'ı görmedik. Bizim Büyük Savaşımız kendi ruhlarımızla. Büyük Buhranımız ise hayatlarımız." Bachmann'ın konuşmasında bahsettiği kitabın ikinci bölümünün adı Üçüncü Adam ve bu bölümde çok sert bir şekilde bir ensest durumundan bahsediliyor. Öyle cümlelerle anlatılmış ki uzunca bir süre boğazımda düğümlenen bir yumrukla, ağlamamak için kendimi zor tutarak okudum.

Malina'nın gerçek bir karakter mi yoksa Olric gibi bir hayal karakteri mi olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Anlayabileni de görmedim. İnceleme yazıları okudum, yazarlarına mail attım, sosyal medyadan ulaşıp sorduklarım oldu, kitabı okuyanlarla konuştum ama bir cevap bulamadım. Artık cevaplara ihtiyacım yok çünkü almam gerekeni aldım. Ne Malina gerçek ne de Ivan. Bence ikisi de metafor. Yazarın bahsettiği insanların yaşam boyunca devam eden savaşının simgesi Ivan. Acı veriyor, kötü davranıyor ama yine de onsuz olmuyor. Bachmann'ın "bir gün gelecek" diye başlayan pasajları da o hep bahsettiği umuda yönelik çabaları da Malina'nın ta kendisi. "Hep savaş var... Bu sonrasız bir savaş." diyen kadın bir konuşmasında ise umuttan şöyle bahsediyor: "Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğinde bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük yaşamın iğrençliği göz önünde tutulduğunda, bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam." Özlemini çektiği bütün bu gelecek Malina ile ete kemiğe bürünüyor. Onun da olmadığı, Malina'nın da yetemediği yerler oluyor ama o her seferinde sığınacak bir liman. Ivan'dan da, babasından da, bugünden de, bütün bu birey savaşlarından da... Malina şefkatli bir umut olarak kalmak zorunda. Çünkü o hepimizin umudu.

"Ivan'la Mutluluk" kitabın ilk bölümünün adı. Kitap sadece bu bölümden oluşmuş olsaydı o zaman ben de rahatlıkla mutlak aşkın romanı diyebilirdim. Gündelik hayatta, bir adama âşık bir kadın ve bunun farkında olup bütün kayıtsızlığı ile buna karşılık vermekten çok uzak bir adam görüyoruz. Bu ikili ilişkiye yönelik öyle pasajlar var ki kitapta bana daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptırdılar. Birkaç tanesini telefonuma ses kaydı olarak depoladım ve kitabın yanımda olmadığı bazı zamanlar açıp dinliyorum. Hemen herkesin yaşadığı buna benzer ilişkileri kelimelere dökme başarısı yazara hayranlık için başlı başına bir sebep. Şu kitap cümlelerinin altını çizme mevzusuna geri dönecek olursak, bugüne kadar sayfalarına en çok kalem izi bıraktığım roman da Malina oldu. Pek çoğunu paylaşmak istiyorum ama yeterince uzun bir yazı oldu ve benim de altı çizili pasajları ve cümleleri blogda paylaşmak pek huyum değil.  İkinci bölüm "Üçüncü Adam" olarak geçiyor ki yazarın bahsettiği faşizm, ağırlıklı olarak bu bölümde karşımıza çıkıyor. Bundan da öte ensest olayı ile çok rahatsız edici bir noktaya sürüklüyor okuyucusunu. Son bölümün adı ise "Son Şeyler Üzerine" ve anlatıcının Malina'dan en çok bahsettiği bölüm burası. Kitabın sonuna doğru yaklaşırken adım adım o günlük cinayete hazırlıyor bizi ve size tavsiyem Malina ile karşılıklı diyalogları özenle okumanız.

Tehlikeli Oyunlar'ı okurken acaba Tutunamayanlar'dan daha çok sever miyim diye korkarak okumuştum ve korktuğum başıma gelmişti. O günden beri benim için bir numara. Malina'yı da okurken bir ara o kadar yükseldim ki aynı şeyi tekrar yaşamaktan korktum. Neyse ki bu kez korktuğum başıma gelmedi. Ama eğer Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar varsa arkasından da Malina var benim için artık. Malina'yı okuyun ama hakkını verin. Kitapta da dediği gibi "...insan ya hiç okumamalı, ya da gerçek anlamda okuyabilmeli..."

25 Kasım 2017 Cumartesi

Sıfır Bir


















Masum'u izlemek için BluTV üyeliği edinmiştim birkaç ay önce. Arkasından 7yüz, Planet Earth falan derken yolum Sıfır Bir'e kadar düştü. Malum dönem dijital dizi dönemi. Fi'nin geçen seneyi kasıp kavurmasıyla artık pek çoğumuz daha ilgiliyiz. Aslında dizi konusunda bizden çok iyi işler de çıkıyor. Senaryo zayıflığı, süreler, kronik sorun hâline gelen klişeler gibi sorunları aşıp, erken final yapan dizi yığınından kurtulduğumuz zaman her şey daha güzel olacak. Dijital dünyada ise süreler makul seviyelerde, sansür yok, blurlama yok... Normal olarak daha kaliteli işler çıkıyor ve seyirci sayısı konusunda da hatırı sayılır bir noktaya gelmiş durumda. İzlediklerim içerisinde ise Sıfır Bir'den bahsetmek istedim. 

Behzat Ç.'nin popüler kültüre etkisini konuşacak olursak şüphesiz ki Anadolu dizileri konusunda verdiği ilhamdan bahsederdik. Elbette Ağa temalı Güneydoğu dizilerinden bahsetmiyorum. Malum onlarda da ağanın şakır şakır İstanbul Türkçesi konuşması gibi klişelerimiz bolca mevcut. Bir Zamanlar Adana'da mottosundan da şehrin plaka kodu olan Sıfır Bir'in diziye isim olarak seçilmesinden de anlayacağımız üzere Adana'ya ait bir hikâye anlatılıyor. Yer Hürriyet Mahallesi, mekân sokaklar ve mahallelerini korumaya, birinin başına bir iş gelirse diğerlerinin intikamını almaya yemin ettiği abilerin olayını seyrediyoruz. Savaş Satış, Cihangir Ceyhan(namıdiğer Cio) ve Özgür Meriç'i merkez alan ve yavaş yavaş nüfuzu büyüyen bir çetenin hikâyesi bu.

Adanalı bir grup gencin sınırlı imkânlarla ortaya çıkardığı bir iş. Sıfır Bir'i izleyen pek çok kişi amatör olmasından kaynaklı olarak doğal olduğunu ve bu yüzden çok güzel olduğunu size anlatabilir. Doğal olduğu doğru ama amatörlük kısmı için ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bir amatörlükten söz edilecekse ancak ve ancak oyuncuların eğitimsiz veya tecrübesiz olmasından söz edilebilir. Dizinin oyuncu seçimleri, kostüm ve mekan tercihleri, çekim açıları, sahne geçişleri ve de en önemlisi müziklerinin arkasında uzun uzun övgülerle bahsedilecek müthiş bir mühendislik var. Hemen her detayı için ekibin çok çalıştığını görebiliyoruz. Müziklerini Esat Bargun yapıyor ki dinleyen herkesin bu isimden övgüyle bahsedeceğine eminim. Oyuncuların doğallığı, akışa dahil edilen yardımcı oyuncuların başarısı, sokak hikâyesini oyuncuların gerçekten sokaktan yansıtması ve ekrana yakıştırma çabasının olmayışı, şiveler ve övgüyle bahsedebileceğimiz detayların niceleri...

Dizinin ilk iki sezonu Youtube'da yayınlandı. Üçüncü sezonu ise BluTV'de hâlihazırda devam ediyor. İlk iki sezon başarısı dikkat çekince yapımcıların dikkatini çekmiş şüphesiz. Adamlar kısıtlı imkânlarıyla bir iş yapmışlar, başarılı olmuş ve tabiki o parıltılı dünyaya girip para kazanmak da hakları fakat bu değişikliğin diziden pek çok şey alıp götürdüğünü düşünüyorum. Sıfır Bir için bir yazı yazmayı düşündüğümde 3.Sezon için yayınlanan 3 bölümden de notlar çıkarıp olumsuzlukları uzun uzun yazmayı planlamıştım ama beğendiğim bir dizi ve önermek için yazmaya karar vermemle bir tezat oluşturmasını istemedim. Sadece ilk iki sezonundan sonra üçüncü sezonun beni üzdüğü belirteyim. Eminim ki bu konuda farklı düşünenler, prodüksiyonun diziye iyi geldiğini düşünenler de olacaktır.

Bu genç adamlar uğraşıp ortaya gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Oldukça keyif alarak takip ediyorum. Çok farklı bir iş ve bir o kadar da dikkat çekici. Vibio isimli bir Youtube kanalı var ve diziyle ilgili ayrıntılı bilgi verdikleri bir içerik oluşturmuşlar. İzlemeden önce görsel anlatımlı bir fikir edinmek için tavsiye ederim. Burayı tıklayarak ilgili videoyu izleyebilirsiniz. Son olarak unutmadan; Cio'nun hastasıyız. 

18 Temmuz 2017 Salı

Nutuk


















Son bir yıldır Cumhuriyet Tarihi ve Atatürk'ü büyük bir ilgiyle okuyup araştırıyorum. Bu süreçte Nutuk'u es geçmek olmazdı. Pek çok farklı baskısı mevcut piyasada ve bir gün eve dönüş yolunda kendimi kitapçıda bulduğumdan araştırma yapma şansım olmadı. O yüzden idefix'te en çok satanlar listesinde gördüğüm, kapak resmini gördüğünüz İş Bankası Kültür Yayınları kopyasını edinerek okudum. ATASE başta olmak üzere bazı arşivlerden fotoğraflar mevcut kitapta ve dili de bugün kullanmakta olduğumuz kelimeler ile revize edilerek güzel bir baskı yapılmış. Anlaşılır olması açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Ülkenin eğitim sistemi malumunuz üzere perişan vaziyette ki kendi adıma bu ülkenin en büyük sorununun ülke tarihi boyunca bir türlü oturtulamamış, başarıya ulaşmamış ve bence en önemlisi istikrar sağlanamamış olan eğitim sistemi olduğunu düşünürüm. Hatta bununla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı diye bir devlet kurumumuz var. Üniversite yıllarında yarı zamanlı olarak turizm işiyle uğraştığım dönemde bu kurumun bir toplantısında çalışmıştım. Almanya, Belçika ve Hollanda'da toplumda söz sahibi olan Türklerin katıldığı bir sempozyumdu. Doktorlar, avukatlar, mühendisler... Otelden havaalanına transferi olan, Belçika'da yaşayan bir hanımefendi ile yarım saat kadar sohbet etme fırsatımız olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam doktordu. Kendisi de eşi de Belçika'da doğmuş ve yetişmiş birer Türk idi. Belçika'da son dönemde ırkçılık hareketlerinin hızlandığından ve artık eskisi kadar rahat olmadıklarından bahsetmişti. Türkiye'ye geri dönüş planlarını sorduğum zaman, bunu sürekli düşündüklerini fakat iki çocuğunun eğitiminden vazgeçemediğini, Türkiye'de eğitim sisteminin ne kadar sıkıntılı olduğundan bahsetmişti. En basit şekli ile bir örnek vermek gerekirse Türkiye'de üniversite mezunu bir insan 10-15 sene kadar İngilizce eğitimi görüyor. Ben ilköğretimin ilk senesinde başlayıp üniversiteden mezun olana kadar görenlerdenim. Ne kadar İngilizce bildiğimiz konusunda ise takdir sizindir.

Eğitim sisteminden Tarih dersi de nasibini aldı elbette. Atatürk, Samsun'a çıktı. Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongreleri, Ankara'ya geldi Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı, savaşta Yunan'ı denize döktük... Okuduğu okulların, annesinin ve babasının fotoğrafları her kitapta vardı zaten ki artık ezberimizdedir. İsmet İnönü, Kâzım Karabekir gibi isimlerle uzayıp giden silah arkadaşları listesini de biliriz ama çok detaylı değil. Meclisi açtı da elini kolunu sallayarak Ankara'ya gelerek "tamam, açtım bitti" deyince oldu mu bu iş? İşte bu ve bunun gibi daha pek çok detayı bilmek için okul eğitimi son derece yetersiz kalmıştı maalesef. En azından bizim zamanımızda öyleydi. Öğrenmek için birinci ağızdan bunları okumak gerekliydi ve Nutuk bu konuda sahip olunabilecek en önemli kaynak şüphesiz.

Nutuk, Atatürk'ün kaleminden yazılmış ve yine kendisi tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının ikinci kurultayında okunmuştur. 36,5 saat boyunca devam eden bu okuma 15 Ekim 1927 tarihinde başlamış, 20 Ekim 1927 tarihinde son bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılmış olan bu okuma yerli ve yabancı pek çok basın mensubu tarafından da takip edilmiştir. "1919 yılı Mayısı'nın 19. günü Samsun'a çıktım." diyerek başlıyor metnine ve hilafetin kaldırıldığı döneme kadar gelen süreci anlatarak, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile son buluyor. Güvenilir olmayan bir kaynaktan edindiğim bir bilgiye göre bu konuşma metni ilk olarak 1927 yılında biri asıl metin diğeri ise belgeler olmak üzere iki cilt olarak basılıyor. O dönemde Harf İnkılabı henüz yapılmadığı için Arapça harflerle baskı yapılıyor. Harf İnkılabı kabul edildikten okunması zorlaştığı için 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üç cilt olarak tekrar basılıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise çok farklı şekilleri ile bulmak mümkün. Dilinin sadeleştirilmiş olan baskılarından tutun, daha küçük yaştaki okuyucular için derlenmiş olanlarına kadar pek çok türde bulabilirsiniz. 

Nutuk'ta benim öğrendiğim en önemli detay, silahlı savaş haricinde kalan mücadelenin en az silahlı mücadele kadar çetin geçtiği. İktidar savaşları, sert muhalif çıkışlar, ihanetler... Atatürk'ün meclis başkanı seçilmesini engellemek için aday olacak kişinin Anadolu'da doğması veya Anadolu'da bir şehirde en az beş sene geçirmiş olmasının önerilmesi, Çerkez Ethem'in yaptıkları, Cumhuriyet fikrinin en yakınlarında bile yarattığı rahatsızlık, Yunan'a taarruzdan bir gece önce kendini Ankara'da göstermek için bir davet düzenlemiş gibi yapan üstün zekası, Lozan Antlaşması için görüşmelere İsmet İnönü'nün gitmesini istemesi üzerine karşılaştıkları... Bunlar gibi uzayıp gidecek uzunca bir mücadele listesi anlatılıyor ve yazımın en başında söylediğim gibi olanları birinci ağızdan okuduğunuz için kusursuz bir kaynak konumunda.

Atatürk ile ilgili konularda tarafsız kalamıyorum. Çünkü hayranım ona fakat hayranlığım bu ülkenin kurucusu olması, hayatının bir adanmışlık ile cephelerde başarılarla geçmesi, başta hukuk ve ekonomi olmak üzere yaptığı devrimler, inanılmaz zekası gibi detaylardan çok öte. İhanetin kol gezdiği yerde ağzını bu kadar sıkı tutabilmiş olmasına hayranım, planlama yeteneğine hayranım, temsil etmeyi başarabildiği insan kitlesinin büyüklüğüne hayranım, Hintli bir diplomata Atatürk'ü tanıyıp tanımadığını sorduğumda "elbette tanıyorum bütün dünya tanıyor" diye aldığım cevaba hayranım, hayatı cephelerde geçmiş olmasına rağmen sadece kayıtlı olarak yaklaşık 4000 kitap okumuş olmasına hayranım ve en önemlisi önünde hiçbir engelin duramadığı, hayalperestlikten uzak, müthiş kararlılığına hayranım. Biraz daha okudukça, biraz daha araştırdıkça, daha derinlere indikçe bu hayranlığım katlanarak artıyor. Nutuk ile başlayarak onu daha çok okumak, daha çok araştırmak, daha çok bilmek gerekir diye düşünüyorum. Atatürk'ü sevmek, onun izinden gitmek hepimize yeter, herkese yeter. Nutuk'u mutlaka okuyun. En azından bugünlere kolay gelmedik lafının bir klişeden ibaret olmadığını öğrenmiş olursunuz.