20 Mart 2018 Salı

Kaybedenler Kulübü Yolda


















Devam filmi çekilmemesi gereken filmler vardır. En azından bazılarımız bazı filmler için bunu düşünür. Çoğunluğun birleştiği noktalarda olan filmler vardır ayrıca ki bunlar da çok özel olanlarıdır. Şüphesiz ki Kaybedenler Kulübü bunlardan biriydi. İlk filmi izleyip çok beğenenlerdenim ben. Çok az filme nasip olacak bir şeye de sahip oldu: Daha çok tazeyken kült filmler arasında yerini aldı. Bir devam filminin ilki kadar iyi olmayacağını bilsek de hiçbirimiz yeni bir filme hayır diyemezdik. Heyecanlandık elbette duyduğumuzda ve beklemeye başladık. Nitekim vizyona girdiği hafta ziyaret ettik kendilerini. Kaybedenler Kulübü'nü, ilk filmi ve ikinci filmi nedense anlatmayı çok istedim. Yazının içeriği çok ağır spoiler içerecektir.

Tarihler 90'lı yılların ikinci yarısını gösterdiğinde Y kuşağının son temsilcileri ergenlikten gençliğe yeni geçiş yapıyordu. İnternet bu kadar hayatımıza girmemiş, sosyal medya diye bir şey henüz var olmamış, radyo programları televizyon karşısında galibiyetten çok uzakta olsa bile halen önemini korumaktaydı. X kuşağından bir birey olarak ben de radyo çok dinlerdim ama yaşım itibarı ile Kaybedenler Kulübü'ne yetişecek ve bilecek kadar büyümemiştim. Benim dinleyiciliğim ancak 2000'li yıllara denk gelebilmişti. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk o dönemde Kaybedenler Kulübü adında bir radyo programı yaparak efsane olmuşlardır. Biz yetişemedik ama o döneme tanık olmuş abilerimiz ve ablalarımızın yakından bildiği bir hikâyedir bu. Hepimizle tanışmaları ise 2011 yılında çekilen film ile oldu. Bahsettiğim gibi ben de filmi çok beğenmiştim ve izledikten sonra senaryo kitabını okumak, gerçek program kayıtlarını merak edip dinlemek hatta bir süre film repliklerini hayatıma uyarlamaya çalışmak gibi denemelerim bile olmuştu. Can sıkıntısı yaşadığım dönemlerde arada açıp tekrar tekrar bıkmadan izlediğim filmler vardır ki Kaybedenler Kulübü de ilk sıralarda yer alır. Karakterlerin gündelik yaşamından detayları da izleyebilmemize rağmen söz konusu radyo programının devamlı olarak filmin odağında kalmayı başarması fikrimce en büyük başarısı oldu. Bu başarılara yan karakterlerin kattığı derinlik, sahne geçişleri, replikleri, aforizmaları, müzikleri, yapılan işin farklılığı gibi çok fazla şey eklenebilir.

OT Dergi'nin bu ayki sayısını aldım ben. Murat Menteş'in sayfasında (kendisinin Kaybedenler Kulübü Yolda'da yine kendini oynadığı küçük bir rolü var) Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk ile Kaybedenler Kulübü'nü konuşmuş. Yazının başlığında büyük harflerle yazılmış "OĞUZ ATAY BANA KAHVE YAPTI" yazısını görünce merak katsayım katlanarak arttı ve içeriği birkaç defa okudum. Kaybedenler Kulübü'nün kurulması ile ilgili yazının hemen başında bir pasaj var: "Kaybedenler Kulübü radyodan önce vardı. Yayınladığımız kitaplarda '6:45 Yayın bir Kaybedenler Kulübü tribidir' yazıyordu. Mevzu Kadıköy'e dayanıyor. Kaybedenler Kulübü tabirini ilk Levent Erseven kullanmıştı sanırım. Stüdyo-İmge dergisinde, Cağaloğlu'ndaydı yeri. Biz de tekke gibi gidiyorduk oraya.
'Loser' Amerikancası, 'zavallı' gibi bir şey. Bizim 'Kaybedenler' haysiyetli bir mana taşıyor.
Belki Tutunamayanlar'ın bizim kuşak versiyonu gibi düşünülebilir. Temel kaynaklarımızdan biri de Oğuz Atay. O zaman roman hayatımızı darmaduman etmişti. Onun üzerine bir şeyler inşa ettiğimiz söylenebilir." Yani Oğuz Atay bir şekilde Kaybedenler Kulübü'ne de dokunmayı başarmış. Bir Oğuz Atay hayranı için hayatta her kaybettiğin anı onunla bağdaştırmanın zor olmadığını bilenlerdeniz. 

Gerçek programa ait kayıtları dinlemenin ise bana düşündürdüğü şeyler olmuştu. Yaş itibarı ile o döneme yetişebilmiş bir radyo dinleyicisi olsaydım bir Kaybedenler Kulübü hayranı olmazdım sanırım. Nedense filmde izlediğim hâli çok daha çekiciydi. O yıllarda, aradığınız hemen hemen her isme ait fotoğraflar bulabileceğiniz bir Google yoktu. Kaan ve Mete'nin görüntüsüne eminim ki dinleyenleri çok uzaktı. Bilemiyor olmanın kusursuz cazibesi büyüktü şüphesiz ama film için konuşursak karakterlere hayat verecek isimlerin Nejat İşler ve Yiğit Özşener olması ilgi çekiciydi. Nejat İşler'in imajı oynayacağı karakterle bütünleşiyor muydu bilmiyorum ama dışarıdan bakıldığında bu rolü ancak o oynayabilirdi derken zorlanmıyor insan. Programa bağlanan kadınlara yatma teklif etmek, yayında içkiden kaynaklı geğirmek gibi konular o dönemin dinleyicilere samimi geliyordu belki ama ben şu an durduğum yerden bakınca çok ilgi çekici bulmuyorum. Yine OT Dergi'de Kaan Çaydamlı'nın şöyle bir sözü var: "Evet, doğrudur, bir 'pompa' mefhumu ortaya attık ve cinselliği biraz mekanikleştirdik. Belki de bir ölçüde normalleştirdik." İşte burada bahsettiği bu mekanikleştirme olayı benim ayağa kalkıp alkışlayabileceğim bir şey değil. Şüphesiz ki tam aksini düşünenler de olacaktır. İlk filmde radyo sahibinin söylediği "Bu Amerikan Rock'n Roll ben hiçbir şeyi takmam havası" beni etkilemeyebilirdi ama buna karşılık binlercesini çok etkilemiş olması gibi bir gerçek de var. Sinema bunu kusursuz bir sunumla karşımıza çıkardığı için her şey bambaşkaydı. Fakat bunların hepsi bir varsayım. O dönemde üniversite çağlarında olsaydım, dönemin ruhu beni daha farklı bir adam yapsaydı, yaşadıklarımızın bir cep telefonuna hapsolmamış olduğu bir gençlik geçirseydik belki de çok büyük hayranı olurdum. 

İkinci filmin ise adını, sonra teaserları, sonra fragmanı gördüğümüzde bunun bir yol hikâyesi olacağını anlamıştık. Olimpos'tan Ege'ye sonra da İstanbul'a uzanan bir yol hikâyesi. Güzel manzaralar, çekimler, aforizmalar, alkol, müzik ve "pompa" var. Kaan ve Mete motosikletleriyle gezerken yanlarında tesadüfen Sevda(Hande Doğandemir)'yı ve Mete'nin talebi doğrultusunda da radyodan arkadaşları Gaye(Merve Çağıran)'yi bulurlar. Kent FM günlerinden sonra yıllar geçmiş, Mete tedavi görmesi gereken bir alkol bağımlısı olmuş, Kaan da daha duygusal bir adama dönüşmüştür. Hâlâ yalnızlar, hâlâ kaybediyorlar ve önceki filmden farklı olarak Kaybedenler Kulübü'ne değil Kaan ve Mete'ye konuk oluyoruz. Radyo programı Standart FM'de devam ediyor ama görebildiğimiz tüm radyo programı süreci fragman toplamından belki birkaç dakika daha fazla. Bu durum beklentimizi karşılamadı diyemeyiz çünkü vizyondan önce vadedilen bundan fazlası değildi. İlk filmdeki gibi yine müzikler harika ve oyunculuklar tatmin etmenin ötesinde. Aforizmalar karın doyurucu ama kendi adıma biraz daha fazla görmeyi tercih ederdim. En büyük kayıp ise yan rollerin katkısı olmuş. Özellikle Rıza Kocaoğlu'nun oynadığı Murat karakterinin ilk filme kattığı derinlik tartışılamaz bile. Keza Mete'nin annesini oynayan Serra Yılmaz, radyo dinleyicileri, Şenol... Murat, ikinci filmde yine komik, yine eğlendiriyor ama 6:45 sahneleri Kaan ve Mete'den uzak kaldığı için gözüme çok sığ göründü. Murat Menteş'i ve Tuna Kiremitçi'yi görmek güzeldi ama yine de o sahneler komple çıkarılsa filmin pek bir şey kaybedeceğini düşünmüyorum. Hande Doğandemir benim bu ülkedeki en beğendiğim kadınlardan bir tanesi. Güzelliğine hayranım ve enteresandır bu hayranlığım da zirve noktasına Nejat İşler ile karşılıklı oynadıkları reklam filminde çıkmıştı. Fakat oynadığı karakter için biraz eğreti kaldığını düşündüm. Ekrandaki endamına sözüm yok ama bir tatil kaçamağı ile nişanlısını aldatan ve bunu her iki tarafa da yansıtmaktan çekinmeyen bir kadın için iyi miydi bence uzun uzun tartışılır. Ayrıca bu kadının Kaan'ı darmaduman ettiğini de unutmamak gerekir. Mete'nin alkol bağımlılığına bağlı banyo sahnesi, yıllardır gittiklerini lokantayı yerinde bulamadıkları an, Mustafa Musa'nın hikâyesi gibi detaylar da artı puan olarak aklımda kalanlar. Devrim Arabaları, dolayısıyla ilk filmin yönetmeni olan Tolga Örnek'e gönderilen selam da hoştu. Bu sefer Olimpos Sahili de sanırım gerçekten Olimpos Sahili idi. İlk filmdeki kumsal, çakılsız Olimpos Sahili biraz üzücü olmuştu.

Nejat İşler için birkaç şey söylemek istiyorum. Filmi izlemeden önceki gün yeni bir röportajını izledim. Adam tam bir alfa. Gerçekten hayranlıkla izlenesi bir adam. Alfa dedik tabi ama ağlarken bile güzel adam. Şimdi akıllarda çılgın bir soru: Alfa erkekler ağlar mı? Hadi bakalım. Ama bu sefer gerçekten yaşlanmış. Herkes için geçen yıllar onun içinde birkaç sene içerisinde on beş yıl kadar geçmiş gibiydi. "Aslında her şey biraz da kontrolsüzce olduğunda hep bir iz bırakır insanın damağında." ve "Çünkü ancak en masum olduğu anda vurabilirsiniz bir erkeği." aforizmaları da aklımda uzun süre kalacaktır.

Filmi gidip yerinde görmek icap eder. Yazının başlarında bahsettiğim gibi ilk filmin kredisi o kadar büyük ki üzerine elli tane film çekilse, ellisinin de ilk filmin ayarında olmayacağını da bilsek yine heveslenir, yine izleriz. İlk filmden bağımsız düşünmek, ilk filmi izlemeyenler için önce ikincisini sonra ilkini izlemek gibi öneriler var ama çok kulak asmamak gerekir. Karakterler ve radyo programını bilmeden, yani ilk filmi izlemeden, pek çok şey boşlukta ve havada kalacaktır. Sadece beklentiyi yüksek tutmadan izlemek yeterli. İyi seyirler. 

3 Mart 2018 Cumartesi

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


















Cumhuriyet Tarihi'nin en çok okunan, en çok satılan kitapları gibi yapılacak her sağlıklı listede kendine yer bulacaktır Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Birçok farklı yayınevi, birçok farklı versiyonu, birçok çevirmen ile var olmuş bir kitap bu. Finlandiya'nın bir avuç aydının etrafında nasıl kalkındığını, kurulduğunu, uluslarını nasıl koruduğunu, İsveç ve Rusya'ya yem olmadan, dünyanın en medeni toplumlarından birine nasıl dönüştüğünü anlatan destansı bir öykü bu. Mustafa Kemal Atatürk kitabı okuduğunda çok etkilenmiş ve okulların müfredatına eklenmesini istemiştir. 1923 yılında Rus yazar Grigoriy Petrov tarafından yazılan bu hikâye başta Türkiye, Bulgaristan ve Yugoslavya olmak üzere birçok ülkede çok beğenilmiş. Atatürk'ün neden bu kadar beğendiğini anlamak için kitabı okumak yeterli.

1800'lü yılların hemen başı ve Finlandiya'da İsveç hegemonyası mevcut. Ülkedeki her kritik noktada İsveçliler var. Finlilerin bu var olma savaşı esnasında çıkan bir Rusya - İsveç savaşı ile Finlandiya'nın yeni hakimi Rusya oluyor. Özel yasalarla yönetilen Büyük Prenslik statüsü kazanan Finlandiya'da milli bir bilinç yoktur. "Birinci milli uyanış" olarak nitelendirilen dönemde Adolf Ivar Arwidsson'un "Biz İsveçli değiliz, Rus olmak da istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olalım." değerlendirmesiyle başlayan süreçte milli bir bilinç kazanmaya başlarlar. İlk adım olarak milli bir dil olmadan bunun mümkün olmayacağı bilinci uyanır. Bir millet olma bilinciyle çıktıkları bu yolda Johan Wilhelm Snelman'ın başını çektiği bir avuç aydın ile bir ülke kuruyorlar. Bataklıklar Ülkesi olan Finlandiya bu bir avuç insanın müthiş çabasıyla Beyaz Zambaklar Ülkesi'ne dönüşüyor. 

Bu tarihsel süreçle ilgili benim dikkatimi çeken bazı detaylardan bahsetmem gerekirse bence en kritik konu bu çabaya halkın reaksiyon vermiş olması. Bunu bizim ülkemize uyarlayacak olursak Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasının en önemli sebeplerinden biri de Atatürk ve silah arkadaşlarının çabasına halkın reaksiyon vermiş olmasıydı. "Kışla" ve "Din Adamları" ise kitabın içindeki bölümlerden en çok ilgimi çeken bölümler oldu. Snelman ve arkadaşlarının çocukların nasıl yetiştirilmesiyle ilgili ülkedeki pazarları gezerek insanlara tek tek anlatması, iş adamlarının neler yapabileceklerini kendi aralarında istişare ederek yaptıkları, din adamlarının tutumları... Gerçekten okunması gereken destansı bir hikâye. Okumadan geçirdiğim her güne yazık olmuş. Bütün bu çabanın sonucunda da Finlandiya bir refah toplumu olmuş, insanların dürüst olması ve böyle tanınmaları gibi güzel bir şöhreti olan, kalkınmış, medeni bir toplum haline gelmiş durumda. Kıskanılası olduğu tartışılmaz, umarım bizde de günün birinde böyle şeylerden bahsedilebilir. Çok enteresan bir not daha var ki 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni gerçekleştiren Cemal Gürsel önderliğindeki askerler arasında daha sonraki yıllarda yapılan bir ankette kendilerini en çok etkileyen kitap sorulduğunda Beyaz Zambaklar Ülkesinde cevabı çıkmış. Kitabın içeriğinde darbeyi teşvik edici bir unsur olduğu söylenemez ama enteresan bir sonuç olduğu kesin.

Çok özel, çok etkileyici bir kitap ve bence ülkemize yön veren iş adamları, aydınlar, din adamları,  bürokratlar ve daha niceleri için yol gösterici olabilir. Altını çizip, not aldığım yerleri paylaşma huyum pek yoktur ama bu rehber niteliğinde bir kitap olduğu için birkaç pasajı paylaşmak istiyorum;

"Milli servetin, halk vicdanı ve millet aklının kurucusu olabilmek için çaba gösterin. Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, işçi, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerinizle ve şartların uygun olup olmamasıyla ilgili bir durumdur. Fakat şunu hiçbir zaman unutmayın: Vücudunuz, aklınız ve ruhunuzun sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız."(s.50)

"Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir. Halkın sahip olduğu değerler nelerdir? Zekası, iradesi ve vicdanı gelişmekte midir yoksa zehirli otlar sarmış gibi, çürüyerek yok mu olmaktadır? Veya zavallı, utanç verici bir mevcudiyet için mi sarf edilmektedir?
Burada hepimizin hayatı ve çalışmaları sorgulanmaktadır aslında. Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz?"(s.61)

"Muhterem din adamları, inançlı bir insan olarak, sizden rica ediyorum. Halkınızın gerçek anlamda hizmetkarı olun. Papazlar kiliseye bağlı memurlar değillerdir. Sizin göreviniz dini törenler yapmak, kilise kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığını takip etmek ve dua etmekle sınırlı olmamalıdır. Peygamberler halka öncelikle temiz, dürüst ve hayırsever bir yaşam sürmelerini öğütleyerek, insanları vicdanlı ve sevgi dolu olmaya teşvik etmiştir. Onlara nasıl iyilik yapılacağını, hayvani ve vahşi ihtiraslarından arınarak, nasıl Tanrı'nın evladı olunacağını öğretmiştir. 
Halka canlı, gerçek vazzlar verin. Halkla, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın."(s.94-95)

"En kültürlü halklar bile hâlâ barış içerisinde yaşamayı öğrenemediler. Geçmişten kalan kin duygusu ve yıkıp yağmalama ihtirası, tıpkı sahilde bulunan her şeyi bir anda yutan dalgalı bir deniz gibi, aniden dışa vurmaktadır. Su baskınlarından korunmak için sağlam duvarlara ihtiyaç vardır. Ordu, vatanın sınırlarını korumak için göğsünü siper eden binlerce kahramanın oluşturduğu canlı, aynı zamanda da çok değerli bir duvardır. Bu duvar, arkasında yaşayan halka barış ve özgürce bir yaşama ortamı sağlamaktadır.
Ordu çok özel, gerektiğinde kendini feda etmeye hazır bir münzevi topluluğuna benzer. Biz sivillerin, bizi koruyan canlı duvarlara gerektiği gibi saygı duyduğumuz ve değer verdiğimiz söylenemez, halbuki bu duvardaki her bir kum tanesi canlı bir insandır. Gerektiğinde bu kum tanelerinden binlercesi bizim barış içinde yaşamamız için hayatlarını feda etmeye hazırdırlar.
Sokakta, tarlada, dükkanda ve hatta lokantada, nerede olursa olsun, karşılaştığım bütün asker ve subaylara nazik bir şekilde selam verme arzusu hissediyorum. Kendilerine sevgi dolu bir tebessümle şunları söylemek istiyorum:
'Değerli, sevgili kardeşlerim! Sizler bizim için, benim için hayatınızı çok zorlu bir göreve - vatanın müdafaasına adamışsınız. Allah yardımcınız olsun!"'(s.105-106)

"Birikimli ve aydın kişiler olmanız sizin için bir imtiyaz ve ayrıcalık gerekçesi olamaz. Hakimiyet, şan şöhret ve kaygısız, refah dolu bir hayata sahip olma hakkı da vermez. Aydın olmak sizler için bir vazife, ifa etmeniz gereken bir hizmettir. Sizin göreviniz bir mum gibi yanarak, halkı aydınlatmaktır. Mumu yaktıktan sonra fanus altında tutmazlar, etrafa daha fazla ışık saçması için yüksek bir şamdan yerleştirirler."(s.148)

8 Şubat 2018 Perşembe

Iverson


















90'lı yılların ortasında, yani ben daha çift haneli yaşlarıma gelmemişken, oyalanması gereken her çocuk gibi, benim de bazı şeylere ihtiyacım vardı. Babam, tercihini basketboldan yana kullanmıştı. Ülkede profesyonel basketbolcu olabilmek için çok fazla şeye ihtiyaç vardı. Ebeveynlerin yönlendirmesi, iyi bir antrenör, devletin ve şehrin buna yaptığı yatırım, okulla eş zamanlı yürütebilme gibi maddelerle uzayıp gidebilecek bir liste var. Bugün durum ne kadar farklı bilmiyorum ama şüphesiz ki Mirsad Türkcan'ın NBA'e adım atması çok önemli bir kırılma noktasıydı. Hayal etmek en önemlisiydi belki de ve hayal etmek için izlemek, görmek, bilmek gerekiyordu. Mirsad Türkcan ile birlikte bu ülkenin çocukları için de hayal seviyesi çok ileri seviyelere taşındı ve televizyon kanallarımız da NBA maçlarını yayımladıkça hayal etmek daha kolay oldu. Maç sonraları yapılan arkadaş sohbetleri, bir gün önce maçta gördüğünüz hareketi antrenman sahasında yapma çabaları, giyim ve imaj konusunda hayran olunan oyuncuya benzeme isteği, oyunculara özel üretilen ayakkabılara bir gün sahip olabilme tutkusu... O kadar çok hayal etmiştim ki bir gün gerçek olabileceğine inanmıştım. Benim gibi hayal kuran çocukların gönlünde yatan isimlerin birincisi ise Allen Iverson'dı. Yazıdan bağımsız bir dipnot olarak; o kadar çok hayal etmiş bir çocuk pek çok şeyi başarabilirdi. O yüzden hayalleri olan çocukların ellerinden tutun. Çünkü insan büyüdükçe hayalleri küçülüyor. Gerçek dünya çok acımasız. 

Ben hep Kobe Bryant hayranı olmuştum ve öyle de kaldım. 90'lı yılların sonu ve 2000'li yılların ortasına kadar olan sürede var olan süper yıldızlar ve mücadele de bugünden çok ileri düzeydeydi. Kobe, Iverson, Vince Carter, T-mac, Kevin Garnett ve daha niceleri... Onları izlemek çok farklıydı. Benim Kobe hayranı olduğum gibi herkes birilerinin hayranıydı fakat gözlemlediğim kadarıyla bugüne kadar var olmuş hiçbir basketbolcunun Allen Iverson kadar büyük ve fanatik kitleleri olmadı. Her şeyiyle hep farklıydı. Bu küçük dev adamın 2014 yılında çekilmiş Iverson isimli bir belgeselini izledim ve hakkında bir şeyler yazmak istedim. Belgesele Netflix'ten ulaşabilirsiniz fakat altyazısı berbat. Toparlamak için NBA terimlerini ve İngilizceyi biraz da olsa bilmek faydalı olacaktır. İzlemenizi tavsiye ederim.

NBA tarihinin üç efsane draft yılı vardır. Michael Jordan, Hakeem Olajuwon, Charles Barkley, John Stockton gibi oyuncuların yer aldığı 1984 bunlardan ilki. Iverson, Kobe, Peja Stojakovic, Steve Nash, Marcus Camby, Jermaine O'Neal, Stephon Marbury'li 1996 ve bugünlerde kariyerlerinin artık son parlak dönemlerini izlediğimiz LeBron James, Dwyane Wade, Carmelo Anthony, Chris Bosh'ın bulunduğu 2003. Bunların arasında ise 1996'nın biraz daha sivrildiğini düşünüyorum. Yaş itibarı ile en çok izleme fırsatımın olduğu jenerasyon olmasının dışında global anlamda da en çok hayran kitlesine 1996 yılında seçilen oyuncular sahip oldular. Michael Jordan ile başlayan markalaşma, uluslararası pazarlama stratejisi, sporculara özel üretilen aksesuarlar, uluslararası yayın hacmi gibi etkenler NBA'i ve dolayısıyla dönem yıldızlarını zirveye taşımıştı. İşte o efsane draftın birinci sıra seçimi de bu küçük dev adamdı. Problemli geçmişine rağmen tüm zamanların en yetenekli oyuncularından biri olduğuna kimsenin şüphesi yoktu ve parkeye adım attığı ilk andan itibaren fark yarattı.

Sosyal yardım evlerinde büyümüş, biyolojik babasını hiç tanımamış, uyuşturucuya karışmış arkadaşları olan, koçları elinden tutmasa belki de bir sokak çetesi kavgasında hayatını çoktan kaybetmiş olacak bir çocuk. Zayıf bünyesi, aykırı ve sorunlu karakteri, 1.82 boyu ile belki de bu iş için çok da uygun değildi ama o kadar yetenekliydi ki bu her şeyin önüne geçmeyi başarmıştı. NBA tarihinin en skorer oyuncularından bir tanesi ki kendine ve kariyerine iyi bakabilmiş olsa bambaşka bir yere gelmesi kuvvetle muhtemeldi. Hip-hop kültüründen gelmişti. Örgülü saçları, bol kıyafetleri, dövmeleri, takıları ile global anlamda bir imajın sembolü haline dönüştü. NBA'de Iverson gibi giyinen, tarzı aykırı olan oyuncu çoktu ve Dennis Rodman'ı bile görmüş bir topluluğun Iverson'dan bu kadar rahatsız olması garipti. Fakat onu bu kadar göz önünde tutan bir detay vardı: farkında olmadan bir rol model olmayı çoktan başarmıştı. Dünyanın her yerinden çocuklar ve gençler onu izliyor, saçlarını örgü yaptırıyor, içinde kendisinden birkaç tane girebilecek boyutlarda kıyafetler giyiyor ve abartılı takılar kullanıyordu. Maç içinde giydiği bol kesim formaları yüzünden NBA yönetiminden ihtar aldığı günleri bile görmüştü. O yıllarda NBA oyuncuları maçlara gelirken sivil kıyafetleriyle alakalı bir düzenlemeye bağlı değillerdi. Abartılı kıyafetleri, büyük büyük aksesuarları bol bol görüyorduk. Sonra bir gün takım elbise zorunluluğu getirildi ki bunun sebebinin Iverson'ın yarattığı etki olduğunu anlamak zor değildi. Lakabı "The Answer" dı. Yaşadıklarına sahaya çıkıp oyunuyla verdiği cevaplarla bu lakabı almıştı. Akıl almaz cross-overları, 1.82 boyuyla potaya yaptığı spektaküler smaçlar, neredeyse vücudunun her noktasında bulunan sakatlıklarına rağmen yüreğiyle çıkıp oynadığı oyunu ile bir idole dönüşmüştü ve halen öyle.

Allen Iverson, lise yıllarında takımını eyalet şampiyonu yaptığı gece arkadaşlarıyla birlikte bir bowling salonuna gider. Orada kalabalık bir grupla kavgaya karışır ve hapse girer. Bahsettiğim belgeselde mahkeme salonuna ait gerçek görüntüler mevcut ve hikâyenin anlatımına güzel bir derinlik katmış. Bu andan sonra gidebileceği bir okul bulması, imajını düzeltmesi hiç de kolay olmaz. Olaya ilişkin görüntülerde bulunmamasına rağmen hapis cezasına çarptırılır ve eyalet valisinin çıkardığı afla serbest kalır. Daha sonraki yıllarda gelen karısıyla ilgili problemler, basınla arasının hiç düzelmemesi, antrenmanlara gitmemesi ya da geç kalması, Philedelphia'daki koçu Larry Brown ile yaşadığı sorunlar gibi pek çok dedikodu onu basının diline malzeme eder. Piyasaya çıkmamış bir rap albümü denemesi de olmuştur ve şarkı sözlerinden ötürü tartışmalara yol açmıştır. En yakın arkadaşlarından birinin kaybettiğinin ertesi günü bir basın toplantısında kendisine antrenman ile ilgili bir soruya karşılık gösterdiği tavırla aykırılığını görmüştük ki bahse konu basın toplantısına da yine belgeselde yer verilmiş. 

Kariyerinin son dönemlerinde sakatlıkları iyiden iyiye performans kaybına sebep olmuştu. Takvim yaprakları 2010 yılını gösterdiğinde Allen Iverson artık 35 yaşındaydı ve kariyerinin son düzlüğünde NBA macerasını noktalayarak Beşiktaş'a imza attı. Bu transfer çok sansasyoneldi ve bence spor tarihimizin en büyük transferidir. Allen Iverson, Beşiktaş'a geldiği zaman kariyerinde Yılın Çaylağı, Yılın En Değerli Oyuncusu, 4 NBA Sayı Krallığı, 2 NBA All-Star Maçı En Değerli Oyuncu Ödülü olan, 11 kez NBA All-Star Maçı karmasına seçilmiş, NBA tarihinin en önemli skorerlerinden bir tanesiydi. Hâlihazırda NBA tarihinde maç başına 26.7 sayı ile tüm zamanların en skorer 7. oyuncusu ve 24.368 toplam sayıyla en çok sayı atan 25. oyuncusu konumunda. Bu adam Beşiktaş'a geldiğinde hayaller büyüktü ama birkaç ay sonra sakatlıkları yine oynamasına izin vermeyince bir daha geri dönmemek üzere ülkesine döndü. Ülkesine döndü dönmesine ama Beşiktaş taraftarına üçlü çektirmesi bir anı olarak hafızalarımıza kazındı. 

Yazının başında belirttiğim gibi benim idolüm hep Kobe'ydi ve öyle kalacak. Var olduğum günden beri en çok hayran olduğum insan. Ama Iverson bu oyunu oynamış herkesten hep çok farklıydı ve ayrıksı bir yeri hep olacak. Bahsettiğim şu sporcuya özel aksesuarlardan kendine özgü olan kol bandı(zannediyorum ki adı sleeve idi), kolundaki "Only The Strong Survive" dövmesi, giyimi, takıları, hayatında ve oyunundaki ayakta kalma savaşı, hırsı, saç örgüsü, cross-overları ve daha niceleri ile dünya çapında koca bir neslin rol modeliydi o. Kobe basketbolu bıraktığında "Kahramanlar gelip geçicidir fakat efsaneler sonsuza dek yaşar" diye bir söz okumuştum. Allen Iverson da bu oyunu oynamış en büyük efsanelerden biri olarak tarih sahnesinde hep olacaktır. Son olarak bu linke tıklayarak kariyerinin en iyi 10 hareketini izleyebilirsiniz.

17 Aralık 2017 Pazar

Malina


















"Senin bu kitabı okuman lazım, çünkü ruhu var." diyerek bana Malina'yı önerdiğinde şüphesiz ki ne Gizem ne de ben olayın bu noktaya gelebileceğini tahmin edemezdik. Bir kitabın ruhu olması sevmek için yeterliydi ama o kitabı bugüne kadar okuduğum en özel birkaç kitaptan biri yapması için bir ruhtan çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Favori romanlarım hep kendi seçtiklerim olmuştur. Başkasının önerdiği romanlar içerisinde ancak Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü zirvede yer alırdı. Ancak bugün size anlatmak için beni buraya getiren Malina sadece listelerimi değil beni de altüst etmiş durumda. Anlatmak istediğim çok şey var ve uzun zamandır bu kadar coşkuyla yazmamıştım.

Malina'yı ilk kez yaklaşık bir sene önce okudum. Tehlikeli Oyunlar dışında hiçbir kitabı iki kez okumamıştım bugüne kadar. Demek istediğim bir kitabı ikinci kez okumak için çok fazla sebebe ihtiyacım olmalı benim. Malina'yı ilk okuduğum zaman da yeteri kadar sevmiştim. Zaman zaman aklıma geliyor ve altını çizdiğim yerlerin tekrar üstünden geçiyordum ama geçenlerde bir şeyler yazarken "bir gün gelecek" diye bir giriş yaptım. Malina'nın sahip olduğu "bir gün gelecek" olayından yazının devamında bahsedeceğim. Birden kendi kendime "tekrar okumalıyım, okumak zorundayım" dedim. Bir hafta boyunca, aynı yerleri tekrar tekrar okuyarak yeniledim her şeyi. Bir zamanlar birisi bana kitaplarda cümlelerin altını çizmediğini, eğer çizerse yıllar sonraki kendini yönlendireceğini düşündüğünü söylemişti. Ben ise çizsem de çizmesem de yıllar sonraki beni tamamlamak için bazı şeyleri tekrar okumam gerektiği fark ettim. Malina'yı ikinci kez okuduktan sonra hissettiğim şey artık biraz daha tamam olduğum. Bir gün gelir de tekrar okumak için elime alırsam daha da tamamlanacağıma eminim. Daha önceden adını bile duymadığım Ingeborg Bachmann ve Malina için Gizem'e teşekkür ederim.

Malina'ya, kitabın çevirmeni olan Ahmet Cemal'in birkaç sayfalık önsözünü okumadan başlamayı denemeyin bile. Çok eksik kalacağınıza emin olabilirsiniz. Kitabın diğer adı Günlük Cinayetlerin Romanı. 1971'de yayınlanmış ilk kez ve Bachmann'ın Ölüm Türleri ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümü. Malina, aynı zamanda Bachmann'ın roman türündeki tek eseri olma özelliğini de taşıyor. Kitabı Türkçeye çeviren Ahmet Cemal, Malina'yı çevirebilmek için çok yoğun bir çalışma temposuyla çalışmış ve bu tempo sağlığının bozulmasına neden olmuş. Kitabın önsözünde; eğer hayatımda sevgi olmasaydı bu çeviri hiç bitmeyebilirdi diyor Ahmet Cemal. Şahane bir çalışma olmuş. Bunca eseri dilimize kazandıran Ahmet Cemal de umarım yattığı yerde rahat uyuyordur.

Biraz yüzeysel olarak romandan bahsedip sonra detaya ineceğim. Yeni okuyacaklar için hemen belirtelim: Malina bir erkek. Kitabın sonuna geldiğinde bunu hâlâ fark etmemiş insanlarla karşılaştım. Malina isminin daha çok bir kadına uygun olduğu bir gerçek ve benim de bunu anlamam için yaklaşık yirmi sayfa kadar okumam gerekti. Anlatıcı kendini "Ben" olarak tanımlıyor ve hayatında iki adam var. Biri Ivan diğeri ise Malina. Ahmet Cemal, Malina için mutlak aşkın romanı demiş. Haksız da sayılmaz. Kadın erkek ilişkilerine dair herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği pek çok detay mevcut kitapta. İşin aslı kitabı ilk okuyuşumdan sonra birilerine Malina'yı anlatacak olsam ben de aşk ve ilişkiler ile ilgili bir şeyler söylerdim. Ama şimdi durum farklı. Belirli bir olay akışı yok, belirli karakterler üzerinden ilerlemiyor, mekân ağırlıklı olarak Viyana, zaman bugün olarak tanımlanmış ama bence bir yabancı için ne zaman ne mekân ne de kişiler önemli. Öyle bir roman ki okuyan her farklı kişinin kendince başka çıkarımlar yapması mümkün. Ayrıca bir kişi on defa okusa on farklı çıkarım bile yapabilir. Gerçek bir deha, gerçek bir acı, fırtınası hiç dinmemiş bir yazar ve pek çoğu gibi o da kanıyla ödemiş. Ingeborg Bachmann, çok sayıda uyku hapı aldığı bir gece, sigarasından kaynaklı evinde çıkan yangın sonucu yaralanarak hayatını kaybediyor.

24 Aralık 1971 tarihinde kendisiyle yapılan bir konuşmada Bachmann; "Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim tüm çocukluğumu yıktı. Hitler'in birliklerinin Klagenfurt'a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını daha sonra çekmediğim bir acıyla..." diyor. Yani II. Dünya Savaşı ile birlikte milyonlarca insan gibi Bachmann için de her şey çok farklılaşmış. Doğduğu şehre Hitler'in birliklerinin girdiği gün büyüdüğünü söylüyor. Birkaç yıllık süreç içerisinde yaptığı pek çok konuşmada materyalizmden, tüketim toplumundan, kapitalizmden bahsediyor, toplumu kanlı bir arena olarak tanımlıyor, insanların gerçek ölümlerinin birbirlerine yaptıklarından kaynaklandığını söylüyor... Kısacası hayat üzerine çok düşündüğü anlaşılabiliyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken konuşması şu oldu: "Kitabım İtalya'da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar... ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır..." Kitabın ikinci bölümünün sonunda da Malina ile bununla ilgili bir diyalogları var;
"Malina: Demek artık asla, savaş ve barış, demeyeceksin.
  Ben: Asla.
          Hep savaş var.
          Burada hep zorbalık var.
          Burada hep çarpışma var.
          Bu, sonrasız bir savaş."
Tüm bu insanların kendi içindeki ve birbiriyle olan savaşı, mücadelesi ister istemez Tyler'ın Dövüş Kulübü'ndeki efsane tiradını aklıma getirdi: "Büyük Savaş'ı görmedik. Büyük Buhran'ı görmedik. Bizim Büyük Savaşımız kendi ruhlarımızla. Büyük Buhranımız ise hayatlarımız." Bachmann'ın konuşmasında bahsettiği kitabın ikinci bölümünün adı Üçüncü Adam ve bu bölümde çok sert bir şekilde bir ensest durumundan bahsediliyor. Öyle cümlelerle anlatılmış ki uzunca bir süre boğazımda düğümlenen bir yumrukla, ağlamamak için kendimi zor tutarak okudum.

Malina'nın gerçek bir karakter mi yoksa Olric gibi bir hayal karakteri mi olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Anlayabileni de görmedim. İnceleme yazıları okudum, yazarlarına mail attım, sosyal medyadan ulaşıp sorduklarım oldu, kitabı okuyanlarla konuştum ama bir cevap bulamadım. Artık cevaplara ihtiyacım yok çünkü almam gerekeni aldım. Ne Malina gerçek ne de Ivan. Bence ikisi de metafor. Yazarın bahsettiği insanların yaşam boyunca devam eden savaşının simgesi Ivan. Acı veriyor, kötü davranıyor ama yine de onsuz olmuyor. Bachmann'ın "bir gün gelecek" diye başlayan pasajları da o hep bahsettiği umuda yönelik çabaları da Malina'nın ta kendisi. "Hep savaş var... Bu sonrasız bir savaş." diyen kadın bir konuşmasında ise umuttan şöyle bahsediyor: "Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğinde bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük yaşamın iğrençliği göz önünde tutulduğunda, bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam." Özlemini çektiği bütün bu gelecek Malina ile ete kemiğe bürünüyor. Onun da olmadığı, Malina'nın da yetemediği yerler oluyor ama o her seferinde sığınacak bir liman. Ivan'dan da, babasından da, bugünden de, bütün bu birey savaşlarından da... Malina şefkatli bir umut olarak kalmak zorunda. Çünkü o hepimizin umudu.

Ivan'la Mutluluk kitabın ilk bölümünün adı. Kitap sadece bu bölümden oluşmuş olsaydı o zaman ben de rahatlıkla mutlak aşkın romanı diyebilirdim. Gündelik hayatta, bir adama âşık bir kadın ve bunun farkında olup bütün kayıtsızlığı ile buna karşılık vermekten çok uzak bir adam görüyoruz. Bu ikili ilişkiye yönelik öyle pasajlar var ki kitapta bana daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptırdılar. Birkaç tanesini telefonuma ses kaydı olarak depoladım ve kitabın yanımda olmadığı bazı zamanlar açıp dinliyorum. Hemen herkesin yaşadığı buna benzer ilişkileri kelimelere dökme başarısı yazara hayranlık için başlı başına bir sebep. Şu kitap cümlelerinin altını çizme mevzusuna geri dönecek olursak, bugüne kadar sayfalarına en çok kalem izi bıraktığım roman da Malina oldu. Pek çoğunu paylaşmak istiyorum ama yeterince uzun bir yazı oldu ve benim de altı çizili pasajları ve cümleleri blogda paylaşmak pek huyum değil.  İkinci bölüm "Üçüncü Adam" olarak geçiyor ki yazarın bahsettiği faşizm, ağırlıklı olarak bu bölümde karşımıza çıkıyor. Bundan da öte ensest olayı ile çok rahatsız edici bir noktaya sürüklüyor okuyucusunu. Son bölümün adı ise "Son Şeyler Üzerine" ve anlatıcının Malina'dan en çok bahsettiği bölüm burası. Kitabın sonuna doğru yaklaşırken adım adım o günlük cinayete hazırlıyor bizi ve size tavsiyem Malina ile karşılıklı diyalogları özenle okumanız.

Tehlikeli Oyunlar'ı okurken acaba Tutunamayanlar'dan daha çok sever miyim diye korkarak okumuştum ve korktuğum başıma gelmişti. O günden beri benim için bir numara. Malina'yı da okurken bir ara o kadar yükseldim ki aynı şeyi tekrar yaşamaktan korktum. Neyse ki bu kez korktuğum başıma gelmedi. Ama eğer Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar varsa arkasından da Malina var benim için artık. Malina'yı okuyun ama hakkını verin. Kitapta da dediği gibi "...insan ya hiç okumamalı, ya da gerçek anlamda okuyabilmeli..."

25 Kasım 2017 Cumartesi

Sıfır Bir


















Masum'u izlemek için BluTV üyeliği edinmiştim birkaç ay önce. Arkasından 7yüz, Planet Earth falan derken yolum Sıfır Bir'e kadar düştü. Malum dönem dijital dizi dönemi. Fi'nin geçen seneyi kasıp kavurmasıyla artık pek çoğumuz daha ilgiliyiz. Aslında dizi konusunda bizden çok iyi işler de çıkıyor. Senaryo zayıflığı, süreler, kronik sorun hâline gelen klişeler gibi sorunları aşıp, erken final yapan dizi yığınından kurtulduğumuz zaman her şey daha güzel olacak. Dijital dünyada ise süreler makul seviyelerde, sansür yok, blurlama yok... Normal olarak daha kaliteli işler çıkıyor ve seyirci sayısı konusunda da hatırı sayılır bir noktaya gelmiş durumda. İzlediklerim içerisinde ise Sıfır Bir'den bahsetmek istedim. 

Behzat Ç.'nin popüler kültüre etkisini konuşacak olursak şüphesiz ki Anadolu dizileri konusunda verdiği ilhamdan bahsederdik. Elbette Ağa temalı Güneydoğu dizilerinden bahsetmiyorum. Malum onlarda da ağanın şakır şakır İstanbul Türkçesi konuşması gibi klişelerimiz bolca mevcut. Bir Zamanlar Adana'da mottosundan da şehrin plaka kodu olan Sıfır Bir'in diziye isim olarak seçilmesinden de anlayacağımız üzere Adana'ya ait bir hikâye anlatılıyor. Yer Hürriyet Mahallesi, mekân sokaklar ve mahallelerini korumaya, birinin başına bir iş gelirse diğerlerinin intikamını almaya yemin ettiği abilerin olayını seyrediyoruz. Savaş Satış, Cihangir Ceyhan(namıdiğer Cio) ve Özgür Meriç'i merkez alan ve yavaş yavaş nüfuzu büyüyen bir çetenin hikâyesi bu.

Adanalı bir grup gencin sınırlı imkânlarla ortaya çıkardığı bir iş. Sıfır Bir'i izleyen pek çok kişi amatör olmasından kaynaklı olarak doğal olduğunu ve bu yüzden çok güzel olduğunu size anlatabilir. Doğal olduğu doğru ama amatörlük kısmı için ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bir amatörlükten söz edilecekse ancak ve ancak oyuncuların eğitimsiz veya tecrübesiz olmasından söz edilebilir. Dizinin oyuncu seçimleri, kostüm ve mekan tercihleri, çekim açıları, sahne geçişleri ve de en önemlisi müziklerinin arkasında uzun uzun övgülerle bahsedilecek müthiş bir mühendislik var. Hemen her detayı için ekibin çok çalıştığını görebiliyoruz. Müziklerini Esat Bargun yapıyor ki dinleyen herkesin bu isimden övgüyle bahsedeceğine eminim. Oyuncuların doğallığı, akışa dahil edilen yardımcı oyuncuların başarısı, sokak hikâyesini oyuncuların gerçekten sokaktan yansıtması ve ekrana yakıştırma çabasının olmayışı, şiveler ve övgüyle bahsedebileceğimiz detayların niceleri...

Dizinin ilk iki sezonu Youtube'da yayınlandı. Üçüncü sezonu ise BluTV'de hâlihazırda devam ediyor. İlk iki sezon başarısı dikkat çekince yapımcıların dikkatini çekmiş şüphesiz. Adamlar kısıtlı imkânlarıyla bir iş yapmışlar, başarılı olmuş ve tabiki o parıltılı dünyaya girip para kazanmak da hakları fakat bu değişikliğin diziden pek çok şey alıp götürdüğünü düşünüyorum. Sıfır Bir için bir yazı yazmayı düşündüğümde 3.Sezon için yayınlanan 3 bölümden de notlar çıkarıp olumsuzlukları uzun uzun yazmayı planlamıştım ama beğendiğim bir dizi ve önermek için yazmaya karar vermemle bir tezat oluşturmasını istemedim. Sadece ilk iki sezonundan sonra üçüncü sezonun beni üzdüğü belirteyim. Eminim ki bu konuda farklı düşünenler, prodüksiyonun diziye iyi geldiğini düşünenler de olacaktır.

Bu genç adamlar uğraşıp ortaya gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Oldukça keyif alarak takip ediyorum. Çok farklı bir iş ve bir o kadar da dikkat çekici. Vibio isimli bir Youtube kanalı var ve diziyle ilgili ayrıntılı bilgi verdikleri bir içerik oluşturmuşlar. İzlemeden önce görsel anlatımlı bir fikir edinmek için tavsiye ederim. Burayı tıklayarak ilgili videoyu izleyebilirsiniz. Son olarak unutmadan; Cio'nun hastasıyız.