10 Kasım 2014 Pazartesi

Unutursam Fısılda


















Neredeyse bir sene oldu Genç Adam 'a uğramayalı. Biraz askerdeydim, biraz iş arıyor(d)um, belki birazcık da soğumuştum buralardan. Açıkçası eskisi kadar ne film izliyorum ne de kitap okuyorum. Eski bir dost olan kağıt ve kaleme geri döndüm sayılır. Askerlik günlerinde bol bol yazdım. Döndükten sonra Yaramaz Çocuklar 'da yazdıklarımı paylaşmayı da düşünmüştüm ama sonra çok da gerekli bir hareket olmayacağını fark ettim. Beni buraya getiren sebebe gelince, birkaç gün önce eski yazılarımı okudum da öyle bir gaza gelip yazmak istedim. Neden Unutursam Fısılda olduğuna gelince de tamamen tesadüf. Eğer Interstellar 'a gitmiş olsaydım onu Serena 'yı izlemiş olsaydım onu yazacaktım. Hatta bu gaz geçen hafta gelseydi Kürk Mantolu Madonna 'yı bile yazabilirdim. Tombaladan şansımıza yeni filmiyle Çağan Irmak çıktı.

Unutursam Fısılda kadrosuyla baştan sona ilgi çekici bir film. Hatta görüntü yönetmeni olan Gökhan Tiryaki bile izlemek için harekete geçiren bir unsur gibi görünüyor. Ben Çağan Irmak 'ın birkaçı hariç dikkat çeken bütün projelerini izledim ve Dedemin İnsanları 'nı Genç Adam 'da yorumlamıştım. Aralarında kendini en belli edenin Mustafa Hakkında Her Şey olduğunu düşünmüşümdür hep. Hatta bence son dönem Türk Sineması 'nın hak ettiği değeri en bulamayan filmlerinden. Siz Amerikalılar sanırım buna underrated diyor. Unutursam Fısılda izlediklerim arasında en beğendiğim projelerinden biriydi. Beklentilerimi aştı diyebilirim. Yani senaryonun her ne kadar bir orjinalliği olmasa da oyuncu yönetimi, kostüm, görüntü yönetimi gibi detayları başarılı buldum. Toparlamak gerekirse Çağan Irmak yine kendisi yazdığı ve çektiği projesinde iyi iş çıkarmış. 

Filmin konusuna gelince Hatice ve Hanife muhafazakar(o dönemin şartlarını bilemiyorum ama aslında bu dönemin şartlarında pek muhafazakar sayılamayacak) bir kasabada büyümüş iki kız kardeştir. Hanife sağlık meslek lisesinden mezun, hayatının çizgisini çoktan belirlemiş, evin çilekeş ve kardeşinin yediği her haltı tampon etmesi gereken abla iken Hatice(Farah Zeynep Abdullah) ele avuca sığmaz, erkeklerle top oynayan, ileride şarkıcı olmak isteyen evin yaramaz çocuğudur. Yeni kaymakamın oğlu Tarık(Mehmet Günsur) kasabaya geldikten sonra iki kardeş için hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Hatice daha doğrusu Ayperi yıllar sonra eve geri döner ve bu iki kardeş arasında yıllar boyu kapanmayan yaralar tekrar kaşınır ve hesaplaşmalar başlar. Fakat eve döndüğünde artık yıllar Ayperi 'den çok şey götürmüş ve kendisi alzheimer hastalığına yakalanmıştır.

Çağan Irmak ve sinemasından birazcık bahsetmek istiyorum. Yönetmenler açısından benim ve pek çok sinemaseverin düşündüğü bir şey vardır. Kendi tarzını sinemasında belli etmesi bir yönetmeni özel yapan en önemli sebeplerden biridir. Filmlerindeki belli temalarla Çağan Irmak aslında bunu yapmayı başarmış yönetmenlerimizden birisidir. Dede, hayalleri ve idealleri için evden ayrılan çocuk, gizli bir oda, eve geri dönüş, kardeş ilişkileri, geçmişle hesaplaşma gibi temalara artık oldukça aşinayız. Aslında bunu hem yerli hem yabancı sinemada pek çok yönetmen yapıyor. Tarantino 'nun ayak fetişi, uzun masa başı diyaloglarını bildiğimiz gibi Nuri Bilge Ceylan 'ın sessizlikle geçen uzun sahnelerini de biliyoruz en azından biliyorduk. Kendisi Üç Maymun ile birlikte sinema tarzını biraz değiştirmiş durumda ve bence iyi de yaptı neyse o başka bir konu.

Ekşisözlük 'te bir şey okudum. Çağan Irmak yine bildiği sularda yüzüp farklı bir şey denememiş tadında bir şey. Sadece yönetmenlik için değil, yaptığı işi kitlelere sunan pek çok meslek dalı için zirveye giden yolda olmazsa olmaz bir şeydir değişiklik. Guardiola 'nın elinde her başarı ve sonsuz kredisi varken Barcelona 'dan başka bir takımı çalıştırmak için kulüpten ayrılması buna bir örnek olabilir. Bu büyük başarımın sebebi Barcelona 'nın kadrosu olabilir ama ben de büyük antrenörüm ve başka bir takımı da başarıya ulaştırarak bunu insanlara ispatlayacağım psikolojisi ve gerekliliğidir. Sinema adına da bunu pek çok kişi yapmıştır. Mesela Zeki Demirkubuz, Yeraltı filmiyle tarzından çok farklı bir şey denemiş, filmlerindeki diyalog gücü kendini iç ses ile birlikte psikolojik bir filme bırakmıştır. Nuri Bilge Ceylan, Üç Maymun ile başlayıp günümüze kadar olan süreçte(Kış Uykusu 'nu hâlâ izlemediği mi belirteyim) uzun sessiz sahnelerle geçen filmler yerine, senaryosu ve diyalogları güçlü olan filmler çekmeye başlamıştır. Beğenilir ya da beğenilmez o farklı bir konu ama farklı bir şeyler denemek bence rüştünü ispatlamak adına kitlelere hitap eden kişinin yapması gereken önemli hamlelerdendir. Çağan Irmak adına bu hamleyi hâlâ beklemekteyiz. 

Özlemişim buraları. Yazmamak için her türlü haklı sebebime rağmen burası hep keyifli bir çabaydı benim için ve umarım bundan sonra da kalmak için elle tutulur birkaç sebep bulabilirim. Bir sene önemli bir boşluk ve dönmek benim için gerçekten çok zor oldu. Umarım tutanabilirim tekrardan. Filme gelirsek, görmenizi tavsiye ederim. İyi seyirler hepinize.

24 Kasım 2013 Pazar

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört


















Yaklaşık üç buçuk aydır hiçbir şey yazmadım buraya. Aslında blog olayını artık bırakmaya da karar vermiştim ama boşluğunu hissetmedim desem yalan olur. Bırakmanın sebebi ise motivasyon eksikliği. Açıkçası okunmadığını ve bu yüzden bırakmaya karar verdiğimi söylemem doğru tanımlama olur. Sonuçta bu yazıları insanların okuması için yayınlıyoruz ve beklediğimizi alamayınca ister istemez hevesimiz kırılıyor. İlgiyle takip ettiğim pek çok blog aynı akıbete uğradı. Ara ara bazı filmler ve kitaplar için bu süreçte bir şeyler yazmayı düşündüm ama bu hamle için George Orwell 'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabını okumam gerekmiş onu anladım. Bir ay kadar önce İstanbul 'daydım ve kuzenimle kitaplardan konuşurken mutlaka oku dedi ve direk bir kitapçıya giderek edindik kitabı. Önerisi ve hediyesi için Umay Abla 'ma teşekkür ediyorum.

George Orwell 20.yy İngiliz Edebiyatı 'nın önemli isimlerinden bir tanesi ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ile Hayvan Çiftliği kendini biraz daha belli eden kitapları diyebiliriz. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört okuduğum ilk Orwell romanı oldu ve bugüne kadar okuduğum en iyi kitaplardandı. Umay Abla 'm da bahsederken favori kitabı olduğunu söylemişti ve bahsettiği kadar hatta çok daha fazlası varmış kitapta. 1903 - 1950 yılları arasında yaşayan Orwell hayatını veremden kaybetmiş ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört 'ü yaşamının son döneminde yazmış.


GEORGE ORWELL


Bin Dokuz Yüz Seksen Dört geçmişten geleceği görerek yazılmış bir roman. Orwell 'ın o yıllarda geleceği bu kadar iyi görebildiğini okumak hayret verici doğrusu. Baskıcı bir rejim söz konusu, tek partili bir yönetim, her yerde her hareketinizi izleyen tele-ekran ve mikrofonlar, rejimin başında bulunan ve her an gözü üzerinizde olan Büyük Birader(Big Brother), düşünce polisi... Bireysellik yok, özgürlük yok, aşk yok, düşünmek yok... Sadece kayıtsız şartsız mutlak itaat söz konusu. Hatta bu kadarı da yeterli olmadığı gibi Büyük Birader 'i itaat etmekten hariç sevmek zorundasınız.

Bundan birkaç sene öncesine kadar okumuş olsaydım kuşkusuz kitabın çarpıcılığı bu derece olmazdı. Gezi Parkı Süreci 'ni yaşadığımız ve özgürlüklerle ilgili bu kadar çok tartışmanın ve gündemin olduğu son 5-6 aylık dönemde tek partinin hakim olduğu siyasi iktidar, kameralar, telefonların dinlenildiği ve sosyal medya hesaplarının takip edildiği düşüncesi, bireyselliğe müdahale, ötekileştirme ve bunun gibi konularla uzayıp gidebilecek bir listenin derinden ve her an tartışıldığı şu süreçte okunabilecek daha iyi bir kitap olabilir miydi bilmiyorum. 

Kitabın muhakkak ki günümüze etkisi de var. Örneğin yıllar öncesinde ülkemizde "Biri Bizi Gözetliyor" çılgınlığı vardı. Bugüne kadar ki yapılmış reality show formatındaki programlardan en çok ilgi görmüş olanlarındandır. O dönem orjinal formatın adının "Big Brother" yani "Büyük Birader" olduğunu duyduğum zaman verdiğim tepki "ne alaka ya?" olmuştu. Orwell 'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabında yarattığı ve "Big Brother is watching you" sözü ile hafızalarda yer etmiş karakterden uyarlanma olduğunu kitabı okuyunca idrak ettim elbette.

Anlatacak daha pek çok şey var ama ben ciddi anlamda paslanmışım. O yüzden çok uzatmadan bağlayacağım yazının sonunu. Ben 12 Eylül sonrası bu ülkede yetişen şu meşhur apolitik neslin en önemli neferlerinden biriyim. Hatta dünyada uğraşacak bu kadar güzel şey varken insanların neden aktif siyasetle uğraştıklarına da çoğu zaman anlam verememişimdir. Bu hayatı yaşamak adına en önemli şeyin özgürlük ve eşitlik olduğunu düşünüyorum. Bunu sağlamayan herhangi bir siyasi rejimin kalıcı olması pek olası değil ki nüfusun neredeyse yarısının devlete muhbirlik yaptığı Sovyet Rusya 'nın bile yakın tarihte dağıldığını düşünürsek sanırım bu tezim yanlış sayılmaz. Bunlar siyaset, bunlar konuşulur, bunları konuşmak zevklidir de ama ben en çok "Big Brother" kavramında ve kitabın rahatsız edici sonunda kaldım. Şu an duvarınızda asılı olan bir tablodan izlendiğinizi düşünsenize. Bir Big Brother 'ımız olsaydı sizce de korkunç olmaz mıydı? 

6 Ağustos 2013 Salı

Sex, Lies, and Videotape


















Sex, Lies, and Videotape 'in hakkında hiçbir şey bilmediğiniz durumda en çekici kısmı ismi olsa gerek. Sex, yalanlar ve videokaset! Hani böyle şey gibi "iyi çocuklar, kötü çocuklar ve duygusal temalı diziler" gibi sanki. Bu cümle nereden aklıma geldi bilmiyorum ama sanırım ağır saçmalıyorum. O yüzden hemen vazgeçeyim yol yakınken ve konumuza dönelim. Sex, Lies, and Videotape 'i seyrettim de ben üzerinize afiyet dedim geleyim şuralara birkaç satır bir şey karalayayım. Filmin değişik bir havası var. Vasatın üstünde kalitede ve bir merak içinde filmde kalıyorsunuz sonuna kadar.

Bir Steven Soderbergh filmi Sex, Lies, and Videotape ve aynı zamanda Soderbegh 'in ilk uzun metrajlı filmi. 1991 yılı yapımı ve o sene Cannes Film Festivali 'nde Steven Soderbergh 'e Altın Palmiye 'yi getirmiş. Başrollerinde Andie MacDowell, James Spader, Peter Gallagher ve Laura San Giacomo oynuyor. Sex, Lies, and Videotape oldukça düşük bir bütçe ile çekilmiş ve 90 'lı yılların en önemli bağımsız sinema yapımlarından biri olarak kabul edilmiş durumda. James Spader da o sene düzenlenen Cannes Film Festivali 'nden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü 'yle dönmüş olduğu notunu da aktaralım.


STEVEN SODERBERGH
     

Ann(Andie MacDowell) evliliğinde hem duygusal hem cinsel anlamda doyuma ulaşamamış bir kadındır. Bununla alakalı olarak terapi bile görmektedir. Ann 'in kocası olan John(Peter Gallagher) 'un ise Ann 'in kız kardeşi Cynthia(Laura San Giacomo) ile ilişkisi vardır. Cynthia ile Ann birbirine zıt karakterde iki kardeştir. Ann kocası ile birlikte daha durağan bir yaşama sahip, güzelliğine rağmen erkekler konusunda pek başarılı olamayan, hayatı kendine göre daha olması gerektiği gibi yaşayan bir kadındır. Cynthia ise bir kadının çekiciliğini sonuna kadar kullanmayı bilen, erkeklerle arası iyi ve hayatı daha günlük yaşayan bir karakterdir. 

Günün birinde John 'un çok eski bir arkadaşı çıkagelir. Graham(James Spader) yalnız yaşayan, enteresan bir adamdır. Onun gelişi ile birlikte bu dört karakterin hayatı yavaş yavaş değişmeye başlar. Graham, kadınların cinsellik maceralarını anlattığı kasetler doldurmaktadır ve ufak çapta bir koleksiyonu bile vardır. Bu durum ilk başta Ann 'i korkutmuşken, Cynthia 'ya heyecanlı gelmiştir. Bu hanımların kendilerine engel olamadıkları Graham ile zaman geçirme istekleri var olan düzenlerini yavaş yavaş değiştirmektedir ve John bu durumdan tahmin edeceğiniz gibi rahatsız olmaya başlar.






Filmde çok ön plana çıkan bir oyunculuk olduğunu düşünmüyorum. James Spader biraz daha kendini belli ediyor olsa da genel olarak oyuncuların hepsi belli bir çizgiyi yakalamış. Filmin ilgi çekici ikili diyalogları var. İlişkiler ve insan karakteri üzerine güzel şeyler izlemeniz mümkün. Çok başarılı bir film olduğunu söylemek zor ama değişik ve ilgi çekici olduğunu söylemek zor değil. Cinselliğe dair farklı bir bakış açısı da bulabilirsiniz. Graham karakterinin videokaset doldurma olayı ise filme daha farklı bir şeyler katmış kuşkusuz. Steven Soderbergh, Ocean 's Serisi, Traffic gibi önemli filmlerle kendine yer edinmeyi başarmış bir yönetmen ve Sex, Lies, and Videotape onun ilk uzun metraj denemesi. İlk film denemesi açısından oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. Bir ara mutlaka izleyin, enteresan bir deneme olmuş.

12 Temmuz 2013 Cuma

Django Unchained


















Yazmayı bu sefer unutmuştum neredeyse ve bu işin bir alışkanlık olduğunun farkına varmam çok uzun zaman almadı. Ne kadar çok süreklilik sağlarsam bir sonraki için bir o kadar hevesli oluyorum. Django Unchained geçen seneye damgasını vurmuş önemli bir filmdi ve elimin altından kaçırdıklarım içinde sanırım en önemlisiydi. İzlemeyi bu kadar ertelemek adına çok haklı sebeplerim olduğunu düşünüyorum ve yazının ilerleyen kısımlarında bu sebepleri okuduktan sonra bana inceden hak vereceksiniz. Ülkemizde vizyona "Zincirsiz" adı ile girdiğini hatırlatıp detayları anlatmaya başlayalım diyorum. 

Filmin senaristi ve yönetmeni Quentin Tarantino. Başrol kadrosuna gelince Jamie Foxx, Christoph Waltz, Leonardo DiCaprio isimlerini görüyoruz. Bu liste Kerry Washington, Samuel L. Jackson gibi isimlerle uzuyor. Bu size yazdığım ilk Tarantino filmi ve biraz kendisinden bahsedelim. Quentin Tarantino sinemanın gördüğü en farklı kişiliklerden biri kuşkusuz. 90 'lı yılların başında başladığı sinema yolculuğunda Hollywood ve Dünya Sineması 'na yeni bir soluk getirdiği söylenebilir. 1992 yılında ilk uzun metrajlı filmi olan Reservoir Dogs ile beğeni kazanan Tarantino, 1994 yılında tüm zamanların en kült filmlerinden biri olan Pulp Fiction ile görücüye çıkmıştı. O saatten sonra sinemanın en sıradışı adamlarından biri olacağını kanıtlamakla kalmamış, tarihin en beğenilen filmlerinden bir tanesini de seyircisiyle buluşturmuştu.


QUENTIN TARANTINO
  

Günümüzde ise artık her filmi aylar öncesinden merakla beklenen bir isim Quentin Tarantino ve bu büyülü dünyanın tartışmasız en popüler yüzlerinden bir tanesi. Ayak fetişi, abartı şiddet sahneleri(patlayan kafalar, her yere saçılan oluk oluk kanlar vs.), masa başında veya bir odada sonu geldiği zaman başını hatırlamakta zorlanacağınız uzun diyaloglar, karikatürlerden fırlamış karakterler, hemen her filminde görünmeyi pek ihmal etmemesi gibi ayrıntılarla kendi tarzını yaratmayı belki de en çok başarmış yönetmendir. Size anlattığım bütün bu enteresan detaylara ve başarısına rağmen ise nedense hep abartıldığını düşünmüşümdür kendisinin. Filmleri dikkat çekici, tarzı farklı, yeni bir soluk getirdiği bir gerçek ama bunlarla birlikte en iyilerden biri olduğunu hiç düşünmedim.

Filme gelirsek Django(Jamie Foxx) zenci bir köledir ve günün birinde mükâfat avcısı Dr.Schultz(Christoph Waltz) ile karşılaşır. Öldürüp para kazanacağı birkaç adam için Django 'nun yardımını alan Dr.Schultz onunla iyi bir ilişki kurar ve karısını bulmak için ona yardım edeceğini söyler. Django 'nun karısını bulmak için önlerinde bulunan engel ise Calvin Candie(Leonardo DiCaprio) 'dir. Django 'nun zenci olmasına karşılık özgür bir adam olması, at üstünde seyahat etmesi gibi ayrıntılar ise bu yolculuğu biraz zor ve enteresan bir hâle sokmaktadır.

Film, tarzıyla önceki Tarantino filmlerinden çok farklı değil. Uzun diyaloglar, abartının abartısı bir şiddet ve kan var ki filmde bir Western filmi olduğunu ve Quentin Tarantino 'nun elinden çıktığını düşününce buna çok şaşırmamak gerek, karikatürden çıkmış karakterler... İzlemeden önce herhangi bir blogdan filmle ilgili hiçbir şey okumadım. Duyduklarıma gelince "en az Pulp Fiction kadar iyi" diyeni de duydum "ben neden zerre kadar beğenmedim" diyeni de. Benim düşüncelerim ise standart bir Tarantino filmi şeklinde. Ne daha iyi ne daha kötü. Oyunculuklardan bahsedecek olursak, çok ciddi bir mücadeleden En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu heykelciğini alarak galip çıkan Christoph Waltz dışında çok göze batan bir performans izlemedim. Waltz 'ın bu ikinci Oscar 'ı oldu ve ilkini de bir önceki Quentin Tarantino filmi Inglourious Basterds 'ta gösterdiği performans ile aldığını hatırlatalım.








Django Unchained 'i ben neden bu kadar erteledim peki? Sinema da benim çok ciddi anlamda ön yargılı olduğum iki tane aktör vardır. Yaptıkları her iyi işe, yer aldıkları her başarılı filme rağmen bir türlü ısınmayı başaramadığım iki aktör. Bunlar Jamie Foxx ve Leonardo DiCaprio. Geçmişinde yer alan projelere ve yaşına baktığımız zaman DiCaprio bir efsane olma yolunda oldukça emin adımlarla ilerliyor ama buna rağmen çok yumuşayabildiğim söylenemez. Unforgiven 'ı ayrı bir yere koyarsak Western ile de pek barışık olmadığımı düşününce aslında filmi izlemiş olmam bile enteresan karşılanabilir. Her şeye rağmen pek çok sinema takipçisi gibi ben de Quentin Tarantino 'dan yine ne çıkacağını her seferinde merakla beklediğim için elbette pas geçmedim Django Unchained 'i. 

Her ne olursa olsun iyisiyle ve kötüsüyle bir Quentin Tarantino filmi Django Unchained ve izlemek gerek elbette. Bunun için benim kadar geciken çok fazla yok aranızda biliyorum ama eğer halen izlemediyseniz bunun için zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Acele edin, mutlaka izleyin gibi yorumlar için çok uygun olmasa da seyir zevki yüksek, güzel bir film olmuş Django Unchained. İyi seyirler. 

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Stand Up Guys


















Eskisi kadar sık film izlemiyorum artık. Bu durum Genç Adam 'a da aynı şekilde yansıyor tabi. Bu aralar tiyatro yazıları yazdım daha ziyade. Eski yoğunluğunda olmasa bile film izlemeye de devam ediyorum elbet ama bu aralar iyi filmlere denk geldiğimi söylemek çok kolay değil. Stand Up Guys 'ı seyrettim bugün ve bloga bugüne kadar hiç Al Pacino filmi göndermediğimi fark ettim. Bir arkadaşımın Serpico yazısını yayınlamıştım ama dediğim gibi benim ilk Pacino yazım olacak Stand Up Guys. Al Pacino favori aktörümdür ve yazının içeriğinde kendisinden de birazcık bahsedeceğim.

Film 2012 yapımı ve yönetmenliğini Fisher Stevens yapıyor. İzlediğim ilk Stevens filmi oldu Stand Up Guys. Lakin filmi enteresan ve dikkat çekici yapan sebep oyuncu kadrosu. Al Pacino, Christopher Walken ve Alan Arkin dersem ne demek istediğimi yeterince anlatabilirim sanırım. Aslında benim için sadece Al Pacino ismi bile yeter de artar bile ama Christopher Walken 'ın yanı sıra Alan Arkin 'in de karoda olması önemli elbet. 

Konuya gelince Val(Al Pacino), hapisten yeni çıkmış bir hükümlüdür. Onu hapishane çıkışında eski dostu Doc(Christopher Walken) karşılar. Bu yaşlı kurtlar eskiden kabadayıcılık oynayan abilerdir ve yılların heyecanlarından pek bir şey kaybettirdiği söylenemez. Geçmişlerinde üç kişi takılmaktadırlar ve Val 'ın hapishaneden henüz çıktığı gece Hirsch(Alan Arkin) 'i de yanlarına alarak geceye devam ederler. Abiler ilerleyen yaşlarına rağmen heyecanlarını kaybetmemiş olup birbirlerini de bulunca film tadından yenmez bir hal alır.






Biraz Al Pacino 'dan bahsetmek istiyorum fırsatını bulmuşken. Al Pacino benim favori aktörümdür. 1940 doğumlu asıl adı Alfredo James Pacino olan efsane aktör gerek karizması, gerek oyunculuğu, gerek filmleriyle benim için en özel yerdedir. Kariyeri açısından 70 'li ve 90 'lı yıllar oldukça kendini belli etmektedir dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız sanırım. The Godfather, The Godfather: Part 2, Serpico, Dog Day Afternoon gibi filmleri kariyerinin ilk yılları olan 70 'li yıllara tekabül eder. 90 'lı yıllara gelinceye kadar çok fazla filmde boy göstermez. Bunların içinde 1983 yapımı Scarface kendine hem Pacino hem gangster filmleri hem de sinema tarihi açısından ayrıksı bir yer açmıştır. 90 'lı yıllarda ise yeniden kendini bulur ve Scent of a Woman, Carlito 's Way, The Devil 's Advocate, Heat, Donnie Brasco gibi önemli filmlerde boy gösterir. Scent of a Woman ile kariyerinde ilk ve son kez Oscar 'a uzanır. Belki de çok daha fazla kez hak etmiştir ama sadece Scent of a Woman ile heykelciğe uzanabilmiştir. Donnie Brasco 'nun sonunda evden çıkarken dönüp eve bakış attığı o sahne benim unutulmazlarım arasındadır. 2000 'li yıllarda ise kariyerinin bir düşüş yaşadığı üzücü bir gerçektir.  

Al Pacino 'nun son dönemde yer aldığı filmleri düşününce Stand Up Guys onun için oldukça iyi olmuş diyebilirim. Pacino 'nun ebedi partneri Robert De Niro 'dur bilindiği üzere ama Christopher Walken ile çok iyi görünüyorlardı. Baştan sona kadar oldukça eğlenceli bir film olmuş ve bir ara bu konuyla ilgilenebilirsiniz. En azından kadronun hatrına izlenmeyi hak ettiği bir gerçek. İyi seyirler.