12 Ağustos 2016 Cuma

Suits













Cem Yılmaz'ın gösterilerinden birinde "Stajyer" başlıklı bir bölüm vardır. Bilmeyenler aratarak rahatlıkla ulaşabilir ya da burayı tıklayabilirler. Cem Yılmaz'ın efsane tespitleri arasında benim için ilk sıralarda yer alır bu konu ve orada tam olarak bahsettiği "Hollywood Effect" içindeki avukatlık durumunu bize gani gani izlettiren bir dizi yazmak için buradayım. Suits şu an için altıncı sezonu hazırda devam eden Amerikan işi bir yapım. Ben ise beşinci sezonu bitirdim. Yazının içeriğinde spoiler olabileceğini hatırlatayım ama çok kafanıza takmayın, konunun ilerleyişi açısından kritik şeylerden bahsetmeyeceğim.

Olayı daha iyi anlatabilmek için ana karakterlerden birkaç kelime ile bahsetmek faydalı olabilir;

- Harvey Specter: Esas Oğlan
- Mike Ross: Esas Oğlan Jr.
- Jessica Pearson: Patron, hükümet gibi kadın
- Donna Paulsen: Esas Oğlan'ın sekreteri. Hınzır, zeki, işinin en iyisi, çekici
- Louis Litt: Esas Oğlan'ı kıskanır, duygusal, hep bir adım geride
- Rachel Zane: Esas Oğlan Jr.'ın yavuklusu, kendisi paralegal
Pearson Hardman: Geleneksel olarak sadece Harvard mezunlarını işe alan ülkenin en önemli hukuk şirketlerinden bir tanesi

Harvey Specter New York'un en önemli iş bitiricisi olarak ün salmış, kariyerinde hiçbir davayı kaybetmemiş, elinden geldiği kadar mahkemeye gitmeden karşı tarafla bir anlaşma yaparak olayları sonuçlandıran Harvard mezunu bir avukattır. Harvey'nin son derece yakışıklı bir görüntüsü, karizması yürürken paçasından akan bir tarzı, şoförlü ve Lexus marka bir arabası, imrenilecek bir dairesi, pahalı takım elbiseleri, düzgün bacaklı dolgun kalçalı kadınları vardır. Tevazu dışında bir kadının bir erkekten isteyebileceği ve bir erkeğin başka bir erkeği kıskanabileceği belki de her şeye sahiptir. Pearson Hardman şirketinde çalışan Harvey için artık kıdemli ortak olma zamanı gelmiştir. Kıdemli ortak olmanın kurallarından bir tanesi de kendisine yardımcı bir avukatı işe alma zorunluluğudur. Pearson Hardman kuralları gereği şirkette çalışan her avukat gibi Harvey'nin yeni yardımcısı da Harvard mezunu olmak zorundadır ve sekreteri Donna ile birlikte mülakat için bir otele giderler.

Mike Ross geçmişinde çok zor günleri geride bırakmış yirmili yaşlarında genç bir adamdır. Anne ve babasını çok küçük yaşta bir trafik kazasında kaybeden Mike'ı büyükannesi büyütmüştür. En yakın arkadaşı başını çok fazla belaya sokan, Mike'ı da bir şekilde peşinden sürükleyen, pek güvenilmeyecek bir adamdır. En önemli özelliği fotografik hafızası olan Mike, koca bir kitabı tek okuyuşta ezberleyecek kadar üst düzey bir beyne sahiptir. Bu yeteneğini başka insanların yerine para karşılığı LSAT sınavına girmek gibi yasalara aykırı şeyler yapmak için kullanır. Gündelik işlerle geçimini sağlayıp, hayatı takılarak yaşayan Mike, günün birinde en yakın arkadaşı Trevor'ın isteğiyle bir çanta dolusu uyuşturucuyu alıcısına satmak için bir otele gider. Kendilerini kamufle eden polisleri son anda fark eder ve kaçmaya başlar.

Aşırı dozda zeka sahibi sekreter kızımız Donna, adayları birer birer Muhteşem Harvey Specter'ın odasına gönderirken daha ilk bakışta anlayıp Harvey'e olur veya olmaz şeklinde bir işaret yapmaktadır. Adaylar sırası ile girip çıkarken polisten kaçan Mike Ross tesadüfen Donna ile karşı karşıya gelir. Birkaç cümle ile kendini belli eder ve Harvey'nin yanına görüşmeye giderken Donna çoktan "adamımız bu" işaretini Harvey'e çakmıştır bile. Mike odaya girer girmez önce bir çanta dolusu uyuşturucusunu Harvey'nin önünde yanlışlıkla açık ederek başladığı görüşmede Harvard mezunu bir avukat olmadığını ama fotografik hafızası olduğunu daha da önemlisi özel ilgi alanı olan hukuk ile ilgili bütün kitapları yalayıp yuttuğunu Harvey'e kolaylıkla ispat eder. Harvey bundan oldukça etkilenir ama Harvard mezunu olmak bir yana herhangi bir hukuk fakültesi mezunu bile olmayan bir adamı yanına avukat diye alması ve ülkenin en itibarlı hukuk şirketlerinden birine yerleştirmesi olası değildir. Bu noktada ikisi birlikte hayatları boyunca peşlerini bırakmayacak ve belki de günün birinde her şeylerine bedel olacak bir kumar oynamaya karar verirler. Mike Ross'a sahte bir Harvard diploması ve bir hacker aracılığı ile yine Harvard'a ait bir transkript ayarlarlar. İşte bütün hikâye böyle başlar.

Harvey ve Mike mükemmel bir ikiliye dönüşürler. Zaten şehrin en önemli iş bitiricisi olan Harvey en az kendisi kadar kusursuz bir yardımcı bulmuştur. Fakat oynadıkları bu kumarın önünde çok fazla engel vardır. Şirketin yardımcı avukatlardan sorumlu ortağı Louis bunlardan biridir. Finans konularında uzman olan Louis, duygularıyla hareket eden ve duygularını belli etmekten kendini alıkoyamayan, Pearson Hardman'a mutlak sadakat ile bağlı fakat en önemlisi Harvey'i çok kıskanan bir adamdır. Dolayısıyla daha ilk günden itibaren yardımcısı Mike'ın üzerine oynamaya başlar. Şirketin sahibi Jessica pek çok ilki başarmış, dişiyle tırnağıyla kazıyarak bu şirketin sahibi olmuş, kararlı bir patrondur ve Mike'ın sırrını öğrendiği anda söz konusu Harvey bile olsa şüphesiz buna müsaade etmeyecektir. Şirkette paralegal olarak çalışan Rachel'a Mike'ın âşık olması, kıskanç kankası Trevor ve ağzına kadar Harvard mezunu avukat ile dolu bir şirkette çalışıyor olması Mike ile Harvey'nin bu sırrı saklamasının önündeki diğer zorluklardır.

Suits ile ilgili benim övgüyle özellikle bahsetmek istediğim iki konu var. Bunlardan ilki karakter ve oyuncular. Casting işini her kim yapmışsa dizideki ana ve yan karakterlerin hemen hepsi çok başarılı. Özellikle Louis Litt karakteri ve karakteri oynayan Rick Hoffman bugüne kadar izlediğim en mükemmel seçimlerden bir tanesi. Yürüyüşü, mimikleri, konuşması, komikliği kısacası her şeyi ayrı bir mükemmel. İkinci konu ise müzik seçimleri. Sahnelerin gediğine oturan çok başarılı şarkılar seçilmiş. Bunlardan birkaç tanesini paylaşmak isterim ki ilk sırada The Heavy - How You Like Me Now var bir ikincisi için de The Scientist - Tyler Ward feat. Lindsey Starling & Kina Grannis dinlenebilir. Bunlar şu an ilk etapta aklıma gelen ikisi ama diziyi izlerken hemen her bölüm Shazam açtığımı belirtmeliyim. New York taraflarında var olan büyük bir şirket, beyaz yakalılar, o şirketteki beyaz yakalıların ihtiras rüzgârları gibi detaylar da olayı çekici kılan pembe dizi boyutu için örnekler. Diziyle alakalı en olumsuz eleştirim ise Harvey Specter'ın kusursuzluğunun fazla stabil kalmasıydı. Sezonlar ilerledikçe Mike'ın yükselişe geçtiğini ve Harvey'nin birazcık geri plana çekildiğini gördük ama çok kısıtlı bir geri çekilmeydi. Ta ki beşinci sezona kadar. Beşinci sezonda Muhteşem Harvey Specter'ın da nihayetinde bir insan olduğunu görebildik ve şu ana kadar en beğendiğim sezon da beşinci sezondu.

İzlerken Cem Yılmaz'ın bahsettiği o "Hollywood Effect" gazına gelip avukat olma planları yapmak doğru olmayabilir tabi. Şüphesiz ki Amerikan'ın sahip olduğu hukuk sistemi bizimkinden çok farklı. Belki Amerika'da da avukatlık yapmak hiçbir zaman Suits'te göründüğü kadar görkemli olmayabilir. Hatta Türkiye'deki hukuk sistemiyle bağdaşmadığı için diziyi izlemekten bir süre sonra vazgeçmiş bir avukat arkadaşım bile var. Aslında diziyi izlerken akışa bırakıp keyif almak varken sisteme takılmak çok doğru değil. Sonuçta diziler, filmler ve kitaplar çoğunlukla insanı gerçeklerden koparan şeyler ve bu yüzden bu kadar çekici. 

Suits, bu topraklardan bakıldığı zaman biraz gaz verme dizisine dönüşebilir aslında. Ülkemizdeki 14-15 yaş grubu çocuklarına izlettirilir ise önemli bir kısmı Harvard Hukuk Fakültesi'ni kendisine hedef bile koyabilir. Bunun dışında da yaşanan hayatlar açısından oldukça parıltılı görünümü olan bir yapım. Aslında durumu tam ifade edebilmek adına bizim ülkeden bir örnek vermek istiyorum ama bir meslek dalı üzerinden beyaz yaka hayatı anlatan bir yerli dizi şu an aklıma gelmedi. Keyifli vakit geçireceğiniz, sürükleyici, kendini merak ettiren bir dizi Suits ve izlemeniz şiddetle tavsiyedir. İyi seyirler.

24 Haziran 2016 Cuma

Vikings


















Dizilerle pek aram yoktur. Finalini gördüğüm tek yabancı dizi Breaking Bad mesela. Diziye harcanan süre içerisinde okunabilecek kitapları, izlenebilecek filmleri düşündükçe daha da uzaklaşmışımdır hep ama son dönemde biraz farklı ilerliyorum. Çok sayıda dizi takip etmeye başladım ki bunlardan ilgimi en çok çeken Vikings'i yazmak istedim. Dizinin dördüncü sezonu henüz bitti ve artık beşinci sezonu büyük merakla bekliyoruz. Patronumun Sense8, Shameless, Da Vinci's Demons gibi dizilerle birlikte bana ısrarla önerdiği dizilerden Vikings. Bu konuda çok şanslıyım. Dizilerden, filmlerden, kitaplardan konuşabildiğim, tavsiye edebildiğim ve tavsiyesini dinleyebildiğim bir patronum var ki herkese nasip olmaz. Özellikle günde dokuz saatinizi birlikte geçirdiğinizi düşününce şansın boyutu çok daha anlaşılır oluyor. Yazıya başlamadan önce çok kritik olmasa da yüzeysel olarak spoiler içereceğini hatırlatmak isterim. 

Vikings, isminden tahmin edilmesi zor olmayacak şekilde tarih boyunca çok merak edilmiş, saygı duyulmuş, pek çok ülkede pek çok dalda konu olmuş, bugünkü İskandinav Ülkeleri'nde yaşayan insanların ataları olan Vikingler'den bahsediyor. Dizinin omurgasında Vikingler'in savaşçı kralı Ragnar Lothbrok var. Ragnar, IX. Yüzyıl döneminde İngiltere ve Fransa'ya yaptığı akınlarla Avrupa'ya korku salmış bir Viking kralı. Dizinin başında Ragnar bir çiftçi ve savaşçıdır. Vikingler, yılın belli döneminde gidebilecekleri noktalara seferler düzenliyorlar ki bu noktalar mesafe ve iklimsel koşullar açısından bugünkü tabirle daha garanti görülen yerlerdir. Ragnar açık denizlerde yön bulmanın bir yöntemini öğrenir. Bu şekilde İngiltere'ye sefer düzenleyebileceklerini ve daha fazla ganimetle dönebileceklerini düşünür fakat fikirleri Lord'un pek hoşuna gitmez. Ragnar, izinsiz olarak bir grup savaşçıyı da yanına alarak İngiltere'ye bir sefer düzenler ve korumasız bir kiliseyi yağmalayarak çok değerli ganimetlerle geri döner. Hikâye bu tema üzerinden yönünü bulur ve Ragnar ile birlikte yükselir. 

Söz konusu bir dönem dizisi olduğu zaman hikâyeye saygı duymak adına gerçeğe bağlılık oldukça önemlidir. Toplumsal yaşam, olayların ve karakterlerin tutarlılığı, aynı zamanda tarihsel dönem ile tutarlılığı, olayların gerçekliği gibi konulara dikkat edildiği ölçüde seyirci de saygı duyar. Elbette fantastik kurguları ayrı tutuyorum. Bu duruma ne kadar sadık kalındığını bilemiyorum ama internet üzerinden yaptığım üstünkörü araştırmalara göre hikâyeye sadakat önemli ölçüde sağlanmış Vikings'te. Bunların içinde benim ilgimi oldukça çeken kısımlar; dinsel ögeler, kadının o dönem Viking toplumundaki konumu, Vikingler'in dış görünüşü, anlayışları, yaşam tarzları gibi konular. Detaylandırmadan önce çekimlerin İrlanda'da gerçekleştiğini ve Kuzey'in soğuk, puslu, karlı ikliminin başarıyla ekrana yansıtıldığı da bir not olarak burada dursun. Bir dönem Kıvanç Tatlıtuğ'un da Vikings'te birkaç bölüm oynayacağı konuşulmuştu ama gerçekleşmedi en azından şimdilik. Fikrimce çok yakışır, umarım bir gün görme şansını elde ederiz.

Dizinin dinsel ögeleri oldukça ön plana çıkardığını söylemek mümkün. İlerleyen sezonlarda özellikle Floki ve Atheltsan karakterleri üzerinden bu yönde çok fazla işleyiş söz konusu. Vikingler, dizide "pagan" olarak yorumlanıyor. Paganizm ve pagan tam olarak ne ifade ediyor bilemiyorum anladığım bir konu değil ama ben anlatılan Viking insanlarını "çok tanrılı" olarak tanımlayabilirim. Dizinin hemen başındaki İngiltere'de yapılan kilise yağması sırasında, Ragnar kendi dillerini bildiğini fark ettiği Rahip Atheltsan'ı köle alarak ülkesine getirir. Zaman içinde aileden birine dönüşen Atheltsan bununla da kalmaz ve Viking savaşçıları ile birlikte baskın ve yağmalara da katılır. Bu dinsel tema konusunda olayın Hristiyanlık boyutundaki en önemli karakter Atheltsan. Ragnar ile birbirlerine çok iyi iki dost olurlar ve inançlarından etkilenirler ki bu etkilenme süreci iki taraf adına da oldukça belirgin olarak seyircisine aktarılıyor. Dizinin üçüncü sezonu ileri seviyede bir Hristiyanlık propagandası ile geçiyor. Vikingler'in Hristiyanlık'a geçişi ise dizide henüz karşılaştığımız bir şey değil ki tarihte de ne zaman geçiş yaptıklarını bilmiyorum. Vikingler'in din adamlarına, dinlerine, tanrılarına çok saygı duyduğunu dizide görüyoruz ki bu saygının seviyesine bağlı olarak senaryoda önemli kırılma anları da mevcut. Bunların dışında kâhinleri de var ve neredeyse her karakter geleceği ile ilgili bir şeyler öğrenmek adına kâhinden yardım istiyor. Fakat bu konuda olumsuz bir eleştirim var: bir süre sonra kâhinin her söylediğinin gerçek olduğunu fark etmek dizinin gelecek bölümlerini tahmin edilebilir kılıyor.

Kadının toplumdaki yerine gelirsek bu kısım bende çok net değil. Fazla detaycı düşünmeyen biri konuya benim kadar takılmayabilir. Bunun en önemli sebebi de dizinin Ragnar'la birlikte ana karakteri olan Lagertha'nın bir savaşçı olması ve bunun da ötesinde savaşçılığının ve güzelliğinin de etkisiyle mükemmel bir dizi karakteri olarak karşımıza çıkması. Katheryn Winnick hayran olunacak, âşık olunacak kadar güzel bir kadın ki dizide hayat verdiği Lagertha karakteri ile bambaşka bir boyutta olduğunu söylemek mümkün. Kadınlar eşlerini seçebiliyor, Kraliçe'nin hakları Kral ile neredeyse eşit seviyede, lord olabiliyorlar, savaş ve yağmalara katılıyorlar, hatta kocalarını terk ettiklerini bile gördük. Bunlara karşılık, çok eşlilik pek göze çarpmasa da olabileceğini görebiliyoruz dizide. Erkeğin sözüyle kadın geri planda kalabiliyor vs. Dediğim gibi bu geri planda kalma, başka bir kadınla evlenebilme gibi konular biraz detay olarak kalsa bile dikkatlerden kaçmıyor. Ama gerçekten merak uyandırıcı, eminim izleyen pek çok kişi kadınlarla ilgili detayları ilgi çekici bulacaktır.

Günlük yaşamlarında savaşçı ve göçebe bir ırk. Bu açıdan bize de benziyorlar aslında ki altyazıda barbar kelimesini de bol bol görüyoruz. Anlaşılan Avrupa'nın "üstün" ırkları bizim gibi Vikingler'i de uzunca bir süre yaftalamışlar ki haksız sayıldıklarını söylemek zor. Yazılı eser yok, daha doğrusu yazı olmadığı için herhangi bir eser yok. Dizide bu konudan bahsedildiği gibi gerçekte de bu sebepten ötürü Vikingler'in o dönemini araştırmak oldukça zormuş. Vikingler isimli bir çizgi film vardır ve benim yaş grubum çocukluğundan hatırlayacaktır. Özellikle o çizgi filmin etkisiyle hep çift boynuzlu miğfer taktıklarını düşünmüşüzdür ama böyle bir miğfer kullanmak bir yana neredeyse hiç miğfer kullanmamışlar ki dizide de pek miğfer görmedik. Başlıca savaş silahları balta, denizcilikte ve gemi yapımında çok iyiler. Avrupa'ya düzenledikleri baskınlarda bu gemiler çok önemli rol oynuyor. Bugün olduğu gibi o dönemde de uzun boylu, atletik, iri yapılı bir ırk görünümündeler.

Vikings'i oldukça ilgiyle takip ediyorum ve insanlara da şiddetle tavsiye ediyorum. Savaşçı bir ırk, dönem dizisi, Vikingler gibi tarihin en önemli toplumlarından birini anlatıyor olması vb. sebepler yeterince ilgi oluşturuyor zaten. Babamın dizinin ismini gördükten sonra "Vikingler'i mi anlatıyor bu dizi öyleyse ben de izleyeyim" dedikten sonra akşamdan sabaha ilk sezonu bitirene kadar uyumadığını ve ertesi gün işe geç gittiğini de bir not olarak aktarayım. Sanırım dizinin ne kadar sürükleyici, keyifli ve seyir zevki yüksek olduğunu buradan anlayabiliriz. Ayrıca kendisi Lagertha'ya âşık olmuş olup düşüncelerini insanlarla paylaşmaktadır. Kıyaslamak ne kadar doğru emin değilim ama Game of Thrones'un ortalığı kasıp kavurduğu şu günlerde Vikings'i defalarca kez tercih ederim. Eğer bir yerden başlayabilirseniz Lagertha'yı gören erkeklerin ve Ragnar'ı gören kadınların diziden kopması çok kolay olmayacaktır. 

8 Haziran 2016 Çarşamba

The Life of David Gale


















Alan Parker, 2003 yılından bu yana yeni bir film çekmedi. Son filmi de bugün size yazacağım The Life of David Gale. Yazmak ile ilgili seçiciliğimin en üst düzeyde olduğu bu dönemde filmi ne kadar beğendiğimi tahmin edeceksinizdir. Alan Parker, benim ilgi radarıma girmiş yönetmenlerden biri değil. Hatta bundan önce izlediğim tek filmi de Birdy idi ve onu da henüz birkaç ay önce izledim. İki filmi de ne kadar beğendiğimi göz önünde bulundurunca filmografisine ince bir giriş lazım aslında. Bir sonraki hedefim Midnight Express ve onunla da en kısa sürede ilgileneceğim ama şimdilik The Life of David Gale'den bahsedelim konuyu dağıtmadan. Yazının içeriği ağır spoiler içerecektir, bilginize...

Kevin Spacey'in oynadığı David Gale, Texas eyaletinde yaşayan saygıdeğer bir üniversite hocası ve idam cezasına karşı olan DeathWatch örgütünün en ön safında yer alan bir aktivisttir. Arkadaşı Constance ile birlikte hayatlarını idam cezasını engelleme çabasına adamışlardır. Filmin başladığı noktada David Gale, Constance'ı öldürmek ve öğrencisi Berlin'e tecavüz etmek suçundan idamını bekleyen bir mahkumdur. Genç ve başarılı gazeteci Bitsey yani Kate Winslet, Gale'in infazından bir, iki ve üç gün önce ikişer saatlik sürelerle Gale ile üç gün röportaj yapacaktır. Gale hikâyesini Bitsey'e anlatmaya başlar ve bir anda kendinizi olayın içinde bulursunuz. Aslında hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir ve Bitsey kendini beklediğinden çok farklı bir aksiyonun içinde bulur. 

Kevin Spacey'den bahsetmek istiyorum. Yer aldığı Se7en, The Usual Suspects gibi efsane filmler vardır ki bu iki film benimde favorilerimdendir. Bunların dışında Pay it Forward, American Beauty, L.A. Confidential ve daha birçok mükemmel filmde de yer almıştır. Son dönemde de House of Cards dizisinde Robin Wright ile birlikte ortalığı kasıp kavuruyorlar. The Life of David Gale de birkaç farklı açıdan benim için özel oldu. Benim, sonunda dumura uğradığım üç adet proje oldu bugüne kadar: Se7en, The Usual Suspects ve Behzat Ç.'nin 1.Sezon Finali. Behzat Ç.'yi hiç karıştırmadan hemen bir kenara koyuyor ve Se7en ile The Usual Suspects'in ortak noktası olan Kevin Spacey'e dikkat çekmek istiyorum. The Life of David Gale'in sonu belki bu boyutta değildi ama her ne kadar tahmin edilebilir olsa da özellikle "off the record" olayına bağlantısı ile etkileyiciydi. Kısacası Spacey yine sonuyla akılda kalıcı bir filmde bulunmuş. Kendisini takip edenler sonuyla izleyicisini tatmin etmekten öteye geçen filmlerin bu üçüyle sınırlı olmadığını da elbette bilirler. Hem oyunculuğu hem de yer aldığı yapımların kalitesi ile yeryüzünün en başarılı oyuncularından biri tartışmasız.

Biraz önce bahsettiğim gibi Se7en ve The Usual Suspects benim favori yapımlarından ikisi ve ben bu iki filmi izlediğim zaman girilebilecek bir twitter hesabım olsaydı veya blogger olduğum günler başlamış olsaydı filmler ile ilgili methiyeler düzer, uzun uzadıya Kevin Spacey'den bahsederdim. The Life of David Gale'i izlerken bir şey oldu ve ilk bir saatlik kısmı bittiği zaman Kevin Spacey'nin en iyi performansını izlediğimi düşündüm. Hatta filmin bitmesini bekleyemeden konuyla ilgili twit attım. Sarhoş sahnesi ayrı efsaneydi ama Constance'ın hastanede olduğu bölümde doktorun gelip Gale'i uyandırdığı an o uyanma sekansı nasıl bir oyunculuktu inanamadım. Anlık olarak bir sahnedeki oyunculuktan bu boyutta etkilendiğim çok fazla sahne gelmiyor aklıma. Mesela şu an ilk aklıma gelen Donnie Brasco'da Al Pacino'nun filmin sonunda evden çıkmadan önce attığı bakış ve Sean Penn'in Dead Man Walking'de infaz sahnesi oldu. Ama filmin sonuna doğru ilerledikçe o sahnelerin etkisinde biraz fazla kaldığımı fark ettim, geneli düşününce önceleri daha başarılı Spacey performansları izlemiştim ama hiç unutamayacağım iki sahne olarak aklıma çoktan kazındılar.

The Life of David Gale'in henüz başında dikkatimi çeken bir şey daha oldu tabi. Parmaklıklar arkasında bir adam ve onu dinleyen bir kadın teması. Silence of the Lambs, Dead Man Walking(En sevdiğim ikinci filmdir) bu temayla ilgili aklıma ilk etapta gelen iki iyi film ve Hollywood gerçekten bu temayı seviyor. Bu şekilde çok fazla iyi film üretildi. Bahsettiğim bu iki filmde Rahibe Helen ve Clarice Starling gibi iki efsane performans izlemiştik ve hem Susan Sarandon hem de Jodie Foster söz konusu rolleriyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü'ne uzanmıştı. Kate Winslet, Jamie Foxx ile birlikte bir türlü ön yargılarımı yıkamadığım iki oyuncudan biri. Ağızlarıyla kuş da tutsalar bir türlü ısınamıyorum. Buna karşılık ilk defa Kate Winslet'ı bir role bu kadar yakıştırdım. Daha iyi iş çıkardığı çok sayıda film var elbet ama bu sefer ilk defa tamam rolünü bulmuş diyebildim. Umarım Kate Winslet ile ilgili fikirlerim için The Life of David Gale bir kırılma noktası olur.

El Secreto De Sus Ojos(The Secret in Their Eyes), belirli bir konu ile ilgili düşüncelerimi değiştirmiş en önemli filmdir. İzledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulmama izin vermemiş, beynimi kurcalayıp durmuş, delmiş geçmiş ve tecavüz suçlularının cezası ile ilgili düşündüklerimi değiştirmiştir. The Life of David Gale de tahminimce bu tarz bir amaç için çekilmiş bir film ve kesinlikle vermek istediği mesajı son derece akıcı ve etkileyici biçimde vererek sonuca ulaşıyor. Ölüm cezası ile ilgili kimilerinin fikirleri nettir ki bu konu genellikle tecavüz üzerinden tartışılır. The Life of David Gale'i de gördükten sonra eminim pek çok insan ölüm cezası ile ilgili farklı düşünmeye başlayacaktır. Dediğim gibi varmak istediği nokta ve vermek istediği mesajı göz önünde bulundurunca film gerçekten çok başarılı ve izleyenler bunun çok daha bilincinde olacaklardır.

Son bir haftada oldukça iyi filmler izledim ve bunlardan en iyisi The Life of David Gale idi. Bazen öyle olur; insan birkaç iyi filmi arka arkaya izler ve aşka gelir. İşte bu parıldama dönemlerinde kendimi burada bulduğum anlardan biriydi bugün. İzlemeniz şiddetle tavsiyedir, iyi seyirler.

18 Nisan 2016 Pazartesi

Seyrek Yağmur


















Patronun sekizinci kitabı bu. Beş sene kadar bekledi okuyucusu yeni kitabı için. Okurlarının hepsi keşke hep yazsa da biz de hep okusak beklentisinde olduğundan bu kadar boşluk biraz fazla gelmişti. Seyrek Yağmur çok konuşuldu, çok tartışıldı, genel olarak pek beğenilmedi ve yazarın bir önceki kitabı olan Sinek Isırıklarının Müellifi'nden bugüne kadar geçen sürede önemli gelişmeler oldu. Anlatalım hadi biraz;

Rıfat diye bir adam var kitapta, ondan bahsediyor sürekli Barış Bıçakçı. Kısa kısa bölümler şeklinde (bazı bölümler birkaç cümle kadar kısa) Rıfat'ın hayatı ve düşüncelerine dair detaylar sunuyor bize. Bir kitapçı Rıfat ve sıradan sayılabilecek bir hayatı var. Kitapla ilgili eleştirilere baktığınız zaman Seyrek Yağmur'un pek çok açıdan beklentileri karşılamadığı sonucuna varabilirsiniz. Bu duruma bağlı olarak okumak için ben de tereddüt ettim, erteleyip doğru zamanı bekledim. Son zamanlarda daha konsantre okuyorum, daha iyi hissediyorum kendimi. Eleştirileri biraz haksız buldum. Bu adamın yazacağı her kitabın Veciz Sözler veya Aramızdaki En Kısa Mesafe ayarında ve mükemmelliğinde olmasını beklemenin Barış Bıçakçı'ya büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Katıldığım eleştiriler de var elbette. Öncelikli olarak herkesin bahsettiği şu kapak tasarımı; gerçekten ne düşünülerek yapıldı bilemiyorum ama kötü olduğunu söylemem gerek. İkinci bir konu ise kitabın ismi olan "Seyrek Yağmur". Sinek Isırıklarının Müellifi, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi efsane güzellikteki kitap isimlerinden sonra Seyrek Yağmur biraz basit kaldı sanki. Ayrıca "Tuna Kiremitçi'nin yeni kitabı Seyrek Yağmur yakında sizlerle" gibi irite edici sloganlar getiriyor aklıma.

Kitap kötü değil, sadece farklı. Alıştığımızdan, daha doğrusu Barış Bıçakçı'nın bizi alıştırdığından farklı. Kendi adıma gördüğüm en önemli farklara gelince; öncelikle kucaklayacağınız ve içselleştireceğiniz bir ana karakter yok. Ne Sulhi'nin duygularına ortak olabiliyorsunuz, ne masum aşklarından ötürü Çetin ve Ender'e üzülebiliyorsunuz... Bir diğer önemli detay ise Ankara hiç yok. Barış Bıçakçı'yı biz çok severiz çünkü Ankara'yı severiz, o da Ankara'yı çok sever. Üstelik Eryaman'ıyla, toplu konutlarıyla, Ego otobüsleriyle sever Kuğulu Park'ı veya Çankaya'sı ile değil. Bu kez Ankara'ya uğramamış, uzaklarda bir yerlerdeymiş. Açık siyasi göndermeler mevcut kitapta bunu pek yaşamamıştık şimdiye kadar, gönderme yaptığı yazarlardan bu kadar sık ve açık bahsetmesini de yaşamadık. Hep derim, ismi "N" ile başlayan bir kadın var, aynı kadına aşık iki adam var bir yerlerde. Ankara'sı var bu adamın üstelik merkeze uzak yerleriyle, toplu konut aşklarıyla Ankara'sı var. O da bizim gibi apartman dairelerinde oturup, toplu taşıma kullanarak, mesai saatlerine bağlı işe gidip gelerek bu şehri sevenlerden. Bunları bize anlattığı için iyi yazarlığını ve efsane kitaplarını sevmekten bir adım öteye geçip ona hayran olduk, ondan bahsettik. Barış Bıçakçı'nın kendine özgü bir hayran kitlesi olduğunu artık söylememize gerek yok. Bu insanlar -yani biz- her kitabını okuduğumuz için belli bir alışkanlığın da sahibi olduk artık. Hayatta alışkanlıkları değiştirmek zorunda bırakan her detay gibi Seyrek Yağmur da okuyucuya biraz zor geldi. Bana da zor geldi, sadece durumu anlayabildiğimi düşünüyorum hepsi o.

Asıl kilit konu ise; yeni kitabı beklediğimiz dönemde İzafi Dergisi'nin yaptığı bir hamle oldu. Daha önceki kitaplarını yorumlarken defalarca bahsettiğim ve hayranlarının bildiği üzere Barış Bıçakçı'nın yaşamı ve görüntüsü tam bir sırdı. Ne bir fotoğrafını ne de birkaç cümlelik geçmişinden fazla bir şey bilmiyorduk. Adamın nasıl bir şeye benzediğini, yüzünün görüntüsünü hep merak ettim ama görmenin mi yoksa bu sırla her şeyin devam etmesini mi istediğimi bile bilemedim yıllarca. Ama bu durumun olayı farklı bir boyuta taşıdığı gerçekti. Görünecekse bile bunun en azından kendi isteğiyle olduğunu sindirmemiz gerekirdi. Sonra bir gün bir şey duyduk: İzafi o dönemde çıkaracağı sayısında (zannediyorum ki bu sayı Mayıs-Haziran 2013 Sayısı) Barış Bıçakçı'nın fotoğrafını yayınlayacaktı. Heyecanlandık tabi, çok heyecanlandık. Ama bunu istediğimiz konusunda çok emin değildik. Yayınlandıktan sonra ses getirdi tabi ve tepki topladı. Hatta İzafi bununla ilgili web sitesinde bir açıklama yaptı ki söz konusu açıklama bence tatmin edici olmadığı gibi sinir bozucuydu da. Bu sadece bana ait bir fikir değil elbette. İlgili açıklamaya bu linki tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bu olaydan sonra fotoğrafın yayınlandığı kulaktan kulağa yayıldı elbette. Şu anda kaldırılmış olsa bile Barış Bıçakçı'nın wikipedia sayfasında bile kısa bir süre fotoğrafı vardı. Filmlerde, dizilerde olur ya tanımadığın birinden hediyeler, mektuplar gelir, kim olduğunu bilmediğin birine bu sebeplerden hayran olursun, sonra da gördüğün zaman her şey değişir... Bu durum tam olarak öyle değildi ama ona benzer bir şeydi. Uzunca süre rahmetli Seyfi Teoman'a ait fotoğraftaki kişi zannettmiştim kendisini. Çünkü google aramalarında görsellerde hep onun fotoğrafları çıkıyordu ve yazdıklarını okuduktan sonra kendisinde tam bir Barış Bıçakçı tipi olduğunu düşünmüştüm. Gerçeği öğrendikten sonra ise her şeyden öte bu gizlilikle baş etmeye çalıştım. Bu durumdan mutlu olup olmadığımızı bile konuştuk diğer arkadaşlarımla. Hatta geldiğimiz son noktada bu sır ile her şeyin devam etmesinin en iyisi olduğu kararına vardık.

Peki ne oldu bu fotoğraf yayınlandı da, büyü bozuldu mu? Evet bozuldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu demek değil ki eskisi gibi kitaplarını okumayacağım veya eskisinden daha az hayranlık besleyeceğim ya da yeni kitapları diğerleri gibi olmayacak ama şunu anladık: aslında görüntüsünün bir önemi yoktu. Dünyanın en çirkin adamı da olsa, en yakışıklısı da olsa, yazdıklarıyla kafamda oluşturduğum şablona birebir otursa da konu bu değildi. Bu görünmemezlik, bilinmemezlik çok güzeldi ve bunu idrak edeli biraz zaman geçmişti. Konuyu Seyrek Yağmur'a bağlamak istemiyorum ama şimdiye kadar ki büyüden şüphesiz ki uzaktı. Ben ve benim gibiler için çok önemli değil, ne yazarsa yazsın, ağır saçmalasa bile sırf meraktan biz Barış Bıçakçı'yı yine okuruz. Ama o bilinmemezlikle her şeyin daha güzel olduğunu artık biliyoruz.

17 Mart 2016 Perşembe

Angel-a


















Canınızın film izlemek isteyip de ne izlemek istediğinizi bir türlü karar veremediğiniz zamanlarda ilacınız olacak bir film paylaşacağım sizinle. Filmimizin adı Angel-a. Bu aralar bir süredir yaptığım gibi güncel filmleri izlemek yerine geçmişten gelen açıklarımı ve meraklarımı kapama yoluna gitmiş durumdayım. Bu açıklardan bir liste yapsam Angel-a'yı da üst sıralara koyardım. Uzun süreli bekleyişimin sonunda nihayet izleyebildim ve çerezlik diye tabir ettiğim, iyi vakit geçirmek için izlenebilecek filmler kategorisine koyuyorum kendisini. Yazının içeriği az dozda spoiler içerecektir, okumadan önce bilmeniz de fayda var ama söylemek isterim ki spoilerı çok da kafaya takmanız gereken bir film değil. 

Angel-a bir Luc Besson filmi. 2005 yılında yapılmış ve başrollerinde kendine hayran bırakan güzelliği ile Rie Rasmussen ve Fransız oyuncu Jamel Debbouze var. André, Paris'te uçan kuşa borcu olan bir adamdır. Belalı adamlara borcunu ödeyemeyince intihar etmek için bir köprüden atlamaya karar verir. Tam atlayacağı sırada yine intihar etmek için hemen yanında duran Angela'yı fark eder. Angela ince, uzun boylu, güzel, seksi ve her şeyiyle son derece çekici bir kadındır. Angela, André'den önce kendini köprüden atınca, André de kendi derdinden vazgeçip Angela'yı kurtarmak için suya atlar ve kahramanlarımız tanışır. André, Angela'nın çok farklı bir kadın olduğu çok geçmeden anlayacaktır. Angel-a ismindeki harf oyunundan anlaşılabileceği üzere Angela bir melektir ve aslında André'yi kurtarması için ona gönderilmiştir.

Luc Besson'dan biraz bahsetmek istiyorum. Luc Besson, Léon efsanesinin yaratıcısıdır. Filmin hem yönetmen hem senaristliğini yapan Fransız yönetmen, 1994 yılındaki Léon filmiyle sinema tarihinin en özel işlerinden birine imza atmıştır. Jean Reno, hayat verdiği karakter yani Léon ile hem sinema tarihinin bugüne kadar ki en iyi katilini oynamış (evet No Country for Old Men'in Javier Bardem'inden daha iyi olduğunu düşünüyorum) hem de genel anlamda akıllarımızda en çok yer etmiş oyunculuklardan birine imza atmıştır. O dönemde henüz on üç yaşındaki Natalie Portman, Mathilda rolü ile adeta devleşmiştir. Psikopat polis Stansfield'ı canlandıran Gary Oldman da döktürmüş, popülaritesi bugünlerde bile zirvede gezinen, sonraları yüksek bütçeli ses getirmiş yapımlarda yer alan bu üç oyuncu kariyerinin zirvesini belki de Léon ile yaşamıştır. Benim için Fight Club çok özeldir ve açık ara favori filmimdir. İkinci olarak ise düşünmeden Léon'un ismini söyleyebilirim. Karakterleri, konusu, oyunculukları, müzikleri, replikleri, kapanış sahnesi ve bunun gibi bir sürü sebep ile son derece özeldir ve sinema tarihinin en kült filmlerinden biridir.

Luc Besson'ın 1990 yılı Nikita filminde Jean Reno'nun yine aynı tarz ve görüntü ile bir kiralık katil rolünde yer almasından dolayı Léon çoğu zaman Nikita'nın devam filmi niteliğinde anılmıştır ama izleyenler bilir ki Jean Reno'nun Nikita'daki rolü son derece kısıtlıdır. İzleyeli uzunca zaman oldu ama yanlış hatırlamıyorsam bir ya da iki sahnede kendisini görebilmiştik. Konusunun önceki filmden tamamı ile bağımsız olduğu bir filmi devam filmi olarak anmayı çok doğru bulmuyorum. Bu mantıkla Pulp Fiction'da Uma Thurman'ın restoran sahnesinde iptal olan projesinde dünyanın en iyi bıçak kullanan kadınını oynayacağından bahsetmesi de Kill Bill'i Pulp Fiction'ın devam filmi yapar. Filmi izlemek ise Luc Besson'ın Léon'u filmi çekmeden uzun süre önce tasarlamaya başladığı ile ilgili izleyiciye fikir vermektedir. Filmin ana karakteri olan Nikita ise o dönem Luc Besson'ın evli olduğu Anne Parillaud tarafından canlandırılmıştır. Nikita, bir suçlu iken devlet tarafından yetiştirilmiş eli silahlı bir ajana dönüşmüştür.

Besson'ın izlediğim son filmi de Lucy idi. Filmi berbat bulmuş olsam da elbette bir yere gelmek için size bunlardan bahsettim. "Güçlü kadın" imajını beyaz perdeye en iyi yansıtan kuşkusuz ki Amerikan Sineması ve biz bunu pek çok farklı formda gördük bugüne kadar. The Lord of the Rings'in Galadriel'i, The Dark Knight Rises'ın Catwoman'ı, Wanted'ın Fox'u - ki eli silahlı kadın konusunda Angelina Jolie'nin çok özel bir yeri olduğunu düşünürüm, filmleri arasında favorim Wanted olduğu için onu örnek verdim -  gibi pek çok farklı formlarda ve kulvarlarda izleyiciye sunulmuştur. Luc Besson ise bugüne kadar izlediğim bu dört filmi itibarı ile bahsettiğim bu güçlü kadın olgusuna en çok kafayı takmış isimlerden biridir. Nikita'da aciz bir suçlunun eli silahlı kusursuz bir ajana, Lucy'de çıtkırıldım bir kadının kimyasal ilaçlar ile doğa üstü süper güçlere sahip bir varlığa dönüştüğünü görürüz. Mathilda'da sevgisizliği ve ailesiyle ilgili problemleri ile var olmaya çalışırken yaşadıklarıyla intikam peşine düşen yaşının ötesinde bir kadına dönüşür. Filmlerdeki bu kadın karakterleri dönüşümü ise Angel-a'da biraz daha farklıdır. Angela, filmin başından beri farkını hissettirmiş bir kadındır. Luc Besson'ın güçlü kadın olayından tüm film boyunca nasibini alan Angela, intihar sahnesinde André'nin hayatını kurtarmasıyla başlayan süreçte, kanatlanıp uçana kadar ağırlığını hissettirir. Film boyunca esas oğlana vermeye çalıştığı mesajla daha ilk andan itibaren bütün sorunlarını kusursuz dokunuşlarla çözen Angela'nın hayran olunacak bir melek olduğunu anlamak uzun sürmez.

Angel-a'nın siyah beyaz olduğunu ve filme mükemmel bir hava kattığını belirtmeden geçmeyelim. Ayrıca pek çok filmin başrolünde yer alan Paris'in büyüsünü Angel-a ile tekrar yaşamanız da keyif verici olabilir. Yazının başında belirttiğim gibi ne izleyeceğinize karar veremediğiniz bir boşlukta güzel zaman geçirmek için Angel-a iyi bir film.