18 Nisan 2016 Pazartesi

Seyrek Yağmur


















Patronun sekizinci kitabı bu. Beş sene kadar bekledi okuyucusu yeni kitabı için. Okurlarının hepsi keşke hep yazsa da biz de hep okusak beklentisinde olduğundan bu kadar boşluk biraz fazla gelmişti. Seyrek Yağmur çok konuşuldu, çok tartışıldı, genel olarak pek beğenilmedi ve yazarın bir önceki kitabı olan Sinek Isırıklarının Müellifi'nden bugüne kadar geçen sürede önemli gelişmeler oldu. Anlatalım hadi biraz;

Rıfat diye bir adam var kitapta, ondan bahsediyor sürekli Barış Bıçakçı. Kısa kısa bölümler şeklinde (bazı bölümler birkaç cümle kadar kısa) Rıfat'ın hayatı ve düşüncelerine dair detaylar sunuyor bize. Bir kitapçı Rıfat ve sıradan sayılabilecek bir hayatı var. Kitapla ilgili eleştirilere baktığınız zaman Seyrek Yağmur'un pek çok açıdan beklentileri karşılamadığı sonucuna varabilirsiniz. Bu duruma bağlı olarak okumak için ben de tereddüt ettim, erteleyip doğru zamanı bekledim. Son zamanlarda daha konsantre okuyorum, daha iyi hissediyorum kendimi. Eleştirileri biraz haksız buldum. Bu adamın yazacağı her kitabın Veciz Sözler veya Aramızdaki En Kısa Mesafe ayarında ve mükemmelliğinde olmasını beklemenin Barış Bıçakçı'ya büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Katıldığım eleştiriler de var elbette. Öncelikli olarak herkesin bahsettiği şu kapak tasarımı; gerçekten ne düşünülerek yapıldı bilemiyorum ama kötü olduğunu söylemem gerek. İkinci bir konu ise kitabın ismi olan "Seyrek Yağmur". Sinek Isırıklarının Müellifi, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi efsane güzellikteki kitap isimlerinden sonra Seyrek Yağmur biraz basit kaldı sanki. Ayrıca "Tuna Kiremitçi'nin yeni kitabı Seyrek Yağmur yakında sizlerle" gibi irite edici sloganlar getiriyor aklıma.

Kitap kötü değil, sadece farklı. Alıştığımızdan, daha doğrusu Barış Bıçakçı'nın bizi alıştırdığından farklı. Kendi adıma gördüğüm en önemli farklara gelince; öncelikle kucaklayacağınız ve içselleştireceğiniz bir ana karakter yok. Ne Sulhi'nin duygularına ortak olabiliyorsunuz, ne masum aşklarından ötürü Çetin ve Ender'e üzülebiliyorsunuz... Bir diğer önemli detay ise Ankara hiç yok. Barış Bıçakçı'yı biz çok severiz çünkü Ankara'yı severiz, o da Ankara'yı çok sever. Üstelik Eryaman'ıyla, toplu konutlarıyla, Ego otobüsleriyle sever Kuğulu Park'ı veya Çankaya'sı ile değil. Bu kez Ankara'ya uğramamış, uzaklarda bir yerlerdeymiş. Açık siyasi göndermeler mevcut kitapta bunu pek yaşamamıştık şimdiye kadar, gönderme yaptığı yazarlardan bu kadar sık ve açık bahsetmesini de yaşamadık. Hep derim, ismi "N" ile başlayan bir kadın var, aynı kadına aşık iki adam var bir yerlerde. Ankara'sı var bu adamın üstelik merkeze uzak yerleriyle, toplu konut aşklarıyla Ankara'sı var. O da bizim gibi apartman dairelerinde oturup, toplu taşıma kullanarak, mesai saatlerine bağlı işe gidip gelerek bu şehri sevenlerden. Bunları bize anlattığı için iyi yazarlığını ve efsane kitaplarını sevmekten bir adım öteye geçip ona hayran olduk, ondan bahsettik. Barış Bıçakçı'nın kendine özgü bir hayran kitlesi olduğunu artık söylememize gerek yok. Bu insanlar -yani biz- her kitabını okuduğumuz için belli bir alışkanlığın da sahibi olduk artık. Hayatta alışkanlıkları değiştirmek zorunda bırakan her detay gibi Seyrek Yağmur da okuyucuya biraz zor geldi. Bana da zor geldi, sadece durumu anlayabildiğimi düşünüyorum hepsi o.

Asıl kilit konu ise; yeni kitabı beklediğimiz dönemde İzafi Dergisi'nin yaptığı bir hamle oldu. Daha önceki kitaplarını yorumlarken defalarca bahsettiğim ve hayranlarının bildiği üzere Barış Bıçakçı'nın yaşamı ve görüntüsü tam bir sırdı. Ne bir fotoğrafını ne de birkaç cümlelik geçmişinden fazla bir şey bilmiyorduk. Adamın nasıl bir şeye benzediğini, yüzünün görüntüsünü hep merak ettim ama görmenin mi yoksa bu sırla her şeyin devam etmesini mi istediğimi bile bilemedim yıllarca. Ama bu durumun olayı farklı bir boyuta taşıdığı gerçekti. Görünecekse bile bunun en azından kendi isteğiyle olduğunu sindirmemiz gerekirdi. Sonra bir gün bir şey duyduk: İzafi o dönemde çıkaracağı sayısında (zannediyorum ki bu sayı Mayıs-Haziran 2013 Sayısı) Barış Bıçakçı'nın fotoğrafını yayınlayacaktı. Heyecanlandık tabi, çok heyecanlandık. Ama bunu istediğimiz konusunda çok emin değildik. Yayınlandıktan sonra ses getirdi tabi ve tepki topladı. Hatta İzafi bununla ilgili web sitesinde bir açıklama yaptı ki söz konusu açıklama bence tatmin edici olmadığı gibi sinir bozucuydu da. Bu sadece bana ait bir fikir değil elbette. İlgili açıklamaya bu linki tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bu olaydan sonra fotoğrafın yayınlandığı kulaktan kulağa yayıldı elbette. Şu anda kaldırılmış olsa bile Barış Bıçakçı'nın wikipedia sayfasında bile kısa bir süre fotoğrafı vardı. Filmlerde, dizilerde olur ya tanımadığın birinden hediyeler, mektuplar gelir, kim olduğunu bilmediğin birine bu sebeplerden hayran olursun, sonra da gördüğün zaman her şey değişir... Bu durum tam olarak öyle değildi ama ona benzer bir şeydi. Uzunca süre rahmetli Seyfi Teoman'a ait fotoğraftaki kişi zannettmiştim kendisini. Çünkü google aramalarında görsellerde hep onun fotoğrafları çıkıyordu ve yazdıklarını okuduktan sonra kendisinde tam bir Barış Bıçakçı tipi olduğunu düşünmüştüm. Gerçeği öğrendikten sonra ise her şeyden öte bu gizlilikle baş etmeye çalıştım. Bu durumdan mutlu olup olmadığımızı bile konuştuk diğer arkadaşlarımla. Hatta geldiğimiz son noktada bu sır ile her şeyin devam etmesinin en iyisi olduğu kararına vardık.

Peki ne oldu bu fotoğraf yayınlandı da, büyü bozuldu mu? Evet bozuldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu demek değil ki eskisi gibi kitaplarını okumayacağım veya eskisinden daha az hayranlık besleyeceğim ya da yeni kitapları diğerleri gibi olmayacak ama şunu anladık: aslında görüntüsünün bir önemi yoktu. Dünyanın en çirkin adamı da olsa, en yakışıklısı da olsa, yazdıklarıyla kafamda oluşturduğum şablona birebir otursa da konu bu değildi. Bu görünmemezlik, bilinmemezlik çok güzeldi ve bunu idrak edeli biraz zaman geçmişti. Konuyu Seyrek Yağmur'a bağlamak istemiyorum ama şimdiye kadar ki büyüden şüphesiz ki uzaktı. Ben ve benim gibiler için çok önemli değil, ne yazarsa yazsın, ağır saçmalasa bile sırf meraktan biz Barış Bıçakçı'yı yine okuruz. Ama o bilinmemezlikle her şeyin daha güzel olduğunu artık biliyoruz.

17 Mart 2016 Perşembe

Angel-a


















Canınızın film izlemek isteyip de ne izlemek istediğinizi bir türlü karar veremediğiniz zamanlarda ilacınız olacak bir film paylaşacağım sizinle. Filmimizin adı Angel-a. Bu aralar bir süredir yaptığım gibi güncel filmleri izlemek yerine geçmişten gelen açıklarımı ve meraklarımı kapama yoluna gitmiş durumdayım. Bu açıklardan bir liste yapsam Angel-a'yı da üst sıralara koyardım. Uzun süreli bekleyişimin sonunda nihayet izleyebildim ve çerezlik diye tabir ettiğim, iyi vakit geçirmek için izlenebilecek filmler kategorisine koyuyorum kendisini. Yazının içeriği az dozda spoiler içerecektir, okumadan önce bilmeniz de fayda var ama söylemek isterim ki spoilerı çok da kafaya takmanız gereken bir film değil. 

Angel-a bir Luc Besson filmi. 2005 yılında yapılmış ve başrollerinde kendine hayran bırakan güzelliği ile Rie Rasmussen ve Fransız oyuncu Jamel Debbouze var. André, Paris'te uçan kuşa borcu olan bir adamdır. Belalı adamlara borcunu ödeyemeyince intihar etmek için bir köprüden atlamaya karar verir. Tam atlayacağı sırada yine intihar etmek için hemen yanında duran Angela'yı fark eder. Angela ince, uzun boylu, güzel, seksi ve her şeyiyle son derece çekici bir kadındır. Angela, André'den önce kendini köprüden atınca, André de kendi derdinden vazgeçip Angela'yı kurtarmak için suya atlar ve kahramanlarımız tanışır. André, Angela'nın çok farklı bir kadın olduğu çok geçmeden anlayacaktır. Angel-a ismindeki harf oyunundan anlaşılabileceği üzere Angela bir melektir ve aslında André'yi kurtarması için ona gönderilmiştir.

Luc Besson'dan biraz bahsetmek istiyorum. Luc Besson, Léon efsanesinin yaratıcısıdır. Filmin hem yönetmen hem senaristliğini yapan Fransız yönetmen, 1994 yılındaki Léon filmiyle sinema tarihinin en özel işlerinden birine imza atmıştır. Jean Reno, hayat verdiği karakter yani Léon ile hem sinema tarihinin bugüne kadar ki en iyi katilini oynamış (evet No Country for Old Men'in Javier Bardem'inden daha iyi olduğunu düşünüyorum) hem de genel anlamda akıllarımızda en çok yer etmiş oyunculuklardan birine imza atmıştır. O dönemde henüz on üç yaşındaki Natalie Portman, Mathilda rolü ile adeta devleşmiştir. Psikopat polis Stansfield'ı canlandıran Gary Oldman da döktürmüş, popülaritesi bugünlerde bile zirvede gezinen, sonraları yüksek bütçeli ses getirmiş yapımlarda yer alan bu üç oyuncu kariyerinin zirvesini belki de Léon ile yaşamıştır. Benim için Fight Club çok özeldir ve açık ara favori filmimdir. İkinci olarak ise düşünmeden Léon'un ismini söyleyebilirim. Karakterleri, konusu, oyunculukları, müzikleri, replikleri, kapanış sahnesi ve bunun gibi bir sürü sebep ile son derece özeldir ve sinema tarihinin en kült filmlerinden biridir.

Luc Besson'ın 1990 yılı Nikita filminde Jean Reno'nun yine aynı tarz ve görüntü ile bir kiralık katil rolünde yer almasından dolayı Léon çoğu zaman Nikita'nın devam filmi niteliğinde anılmıştır ama izleyenler bilir ki Jean Reno'nun Nikita'daki rolü son derece kısıtlıdır. İzleyeli uzunca zaman oldu ama yanlış hatırlamıyorsam bir ya da iki sahnede kendisini görebilmiştik. Konusunun önceki filmden tamamı ile bağımsız olduğu bir filmi devam filmi olarak anmayı çok doğru bulmuyorum. Bu mantıkla Pulp Fiction'da Uma Thurman'ın restoran sahnesinde iptal olan projesinde dünyanın en iyi bıçak kullanan kadınını oynayacağından bahsetmesi de Kill Bill'i Pulp Fiction'ın devam filmi yapar. Filmi izlemek ise Luc Besson'ın Léon'u filmi çekmeden uzun süre önce tasarlamaya başladığı ile ilgili izleyiciye fikir vermektedir. Filmin ana karakteri olan Nikita ise o dönem Luc Besson'ın evli olduğu Anne Parillaud tarafından canlandırılmıştır. Nikita, bir suçlu iken devlet tarafından yetiştirilmiş eli silahlı bir ajana dönüşmüştür.

Besson'ın izlediğim son filmi de Lucy idi. Filmi berbat bulmuş olsam da elbette bir yere gelmek için size bunlardan bahsettim. "Güçlü kadın" imajını beyaz perdeye en iyi yansıtan kuşkusuz ki Amerikan Sineması ve biz bunu pek çok farklı formda gördük bugüne kadar. The Lord of the Rings'in Galadriel'i, The Dark Knight Rises'ın Catwoman'ı, Wanted'ın Fox'u - ki eli silahlı kadın konusunda Angelina Jolie'nin çok özel bir yeri olduğunu düşünürüm, filmleri arasında favorim Wanted olduğu için onu örnek verdim -  gibi pek çok farklı formlarda ve kulvarlarda izleyiciye sunulmuştur. Luc Besson ise bugüne kadar izlediğim bu dört filmi itibarı ile bahsettiğim bu güçlü kadın olgusuna en çok kafayı takmış isimlerden biridir. Nikita'da aciz bir suçlunun eli silahlı kusursuz bir ajana, Lucy'de çıtkırıldım bir kadının kimyasal ilaçlar ile doğa üstü süper güçlere sahip bir varlığa dönüştüğünü görürüz. Mathilda'da sevgisizliği ve ailesiyle ilgili problemleri ile var olmaya çalışırken yaşadıklarıyla intikam peşine düşen yaşının ötesinde bir kadına dönüşür. Filmlerdeki bu kadın karakterleri dönüşümü ise Angel-a'da biraz daha farklıdır. Angela, filmin başından beri farkını hissettirmiş bir kadındır. Luc Besson'ın güçlü kadın olayından tüm film boyunca nasibini alan Angela, intihar sahnesinde André'nin hayatını kurtarmasıyla başlayan süreçte, kanatlanıp uçana kadar ağırlığını hissettirir. Film boyunca esas oğlana vermeye çalıştığı mesajla daha ilk andan itibaren bütün sorunlarını kusursuz dokunuşlarla çözen Angela'nın hayran olunacak bir melek olduğunu anlamak uzun sürmez.

Angel-a'nın siyah beyaz olduğunu ve filme mükemmel bir hava kattığını belirtmeden geçmeyelim. Ayrıca pek çok filmin başrolünde yer alan Paris'in büyüsünü Angel-a ile tekrar yaşamanız da keyif verici olabilir. Yazının başında belirttiğim gibi ne izleyeceğinize karar veremediğiniz bir boşlukta güzel zaman geçirmek için Angel-a iyi bir film.

28 Şubat 2016 Pazar

Tehlikeli Oyunlar


















Üniversite hayatımın kısa bir döneminde tam bir kitap kurduydum, Paul Auster'a kafayı takmıştım, yalayıp yutuyordum bütün kitaplarını. O dönem dışında, kitap kurdu olmasam bile elimde okuyacak bir şeyler mutlaka oldu. Kaba bir hesapla üç yüz civarı kitap okudum bugüne kadar. Babalar ve Oğullar, Ay Sarayı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Veciz SözlerTutunamayanlar bu yüzlercesi içinden en sevdiklerimdir. Her ne kadar Tutunamayanlar zaafımdan ötürü içim kan ağlasa da bugüne kadar okuduğum en güzel kitaptan size bahsetmek için buradayım. Oğuz Atay ile ilgili izlenimlerimi ve farklı detayları da harmanlayarak size aktaracağım uzunca bir yazı olacak. Daha önce hiçbir yazıya bu kadar emek vermemiş, bu kadar enine boyunu düşünmemiş, bu kadar uğraşmamıştım. Arkanıza yaslanıp, anlatacaklarımı sindirerek okumanızı diliyorum.

Tutunamayanlar zaafımı bilirsiniz, en sevdiğim romandır, hatta buna başucu kitabı diyorlar. İlk paragrafta bulunan Tutunamayanlar linkine tıklayarak kitap ile ilgili yazımı da okuyabilirsiniz. Eğer ben o yazıyı bugün yazmış olsaydım emin olun çok daha farklı anlatırdım her şeyi. Günseli'den bahsederdim mesela, onun aslında Sevin Seydi olduğunu, Turgut'un karısıyla ilişkisinden bahsederken yaptığı tespitlerin aslında Oğuz Atay'ın mutsuz evliliklerinden yansımalar olduğunu söylerdim size. Bütün o yalnızlığının arkasında onu mutlu edebilecek imkansız bir aşkı varmış belki de derdim. İlk Oğuz Atay deneyimimdi ve ben gerçekten onu anlatmak için fazla çaylaktım yani çaylakmışım. Ondan bahsetmek için onu daha fazla okumak, daha fazla araştırmak, daha fazla anlamak gerektiğini şimdi o kadar iyi anlıyorum ki. Yaklaşık beş sene oldu okuyalı ve daha sonraları Korkuyu Beklerken ve Günlük'ü de okudum. O günden bugüne insanlara okumalarını tavsiye ettim hatta kimilerine ısrar da ettim ama bir arkadaşım dışında kitabı bitirmeyi başaranlardan kimse beğenmedi. Abartıldığını düşünenler oldu, "bu ne be" diyenler oldu, "sen ne anladın bu kadar kötü bir kitaptan" diyenler bile oldu. Neyse ki içlerinden birisi, en az benim kadar etkilendi, Günseli'den bahsettiği yerleri okurken ağlayacak kadar etkilendi üstelik. Bir daha kimseye önermek yok, bırakın zaten Oğuz Atay da bizimle kalsın, ne hâliniz varsa onu görün.

Oğuz Atay'ın babası milletvekili imiş. İTÜ İnşaat Fakültesi'nden mezun bir mühendis kendisi. Uzaktan bakıldığı zaman iyi bir hayatı var gibi görünüyor. Bunu hatırlatmamın sebebi ise iyi bir hayatı varmış gibi görünen bir adamın bize sunduğu Selim Işık, Turgut Özben, Hikmet Benol gibi karakterleri nasıl var ettiği ile ilgili merakım. Aklıma gelen şey ise kendi içselliğinde fırtınalar koptuğu ve dünyaya baktığı pencereden dünyayı her an fırtınalar içinde gördüğü. Aslında ben genç yaşta amansız bir hastalığa yakalanıp ölmesinin altında bile bu sebeplerin olduğunu düşünüyorum. Ne isterdim biliyor musunuz onu çok yakından tanıyan birisinin bana onu anlatmasını. Özge Atay mesela, kızı yani, babasının mektuplarını okumuştum günlükte. Yazım yanlışlarından bahsediyordu. Birden Oğuz Atay'ı okuttuğum bir arkadaşımın bu kitap yazım yanlışı dolu dediği geldi aklıma. Yazım yanlışı değil onlar. Onlar yazının ve Türkçe'nin bizden çok üstün olan tehlikeli oyunları sadece. Kelimeleri kullanan değil de onlarla dans eden bir adam düşünün. Ne olacaktı yani bağlaç olan ki ayrı yazılmış mı diye dikkat ederek mi okuyacaktık ya da virgülün doğru yerde kullanıp kullanılmadığına mı bakmalıydık... Özge Atay'ın anlatacak bir şeyleri mutlaka vardır ama belki de en iyi Sevin Seydi anlatırdı ya da Vüs'at Orhan Bener. Kısmet işte daha önceleri doğmalıydık belki de. 

Sosyal medya olgusunun hayatımıza girmeye başladığı dönemle birlikte Oğuz Atay'ın popülerliği arttı elbette. Dolayısıyla insanlar merak etti, okumak istedi, kimisi becerdi kimisi ise beceremedi. Benim Oğuz Atay ile tanışmam ise çok daha önceleri farklı bir hikâyeye dayanıyor ve bundan Tutunamayanlar'ı yazarken bahsetmiştim. İlk olarak Turgut Özben'in hayali arkadaşı Olric (acaba Olric diye mi yoksa Olrik diye mi okunuyor ben niyeyse Olric'i tercih ediyorum) paylaşımları ile başlayan şu popülerlik mevzusu daha sonraları Oğuz Atay'ın kitap cümlelerinin paylaşımı ile iyice arttı. Kitaplarında benim de altını çizdiğim bölümleri düşünürsek bu da gayet normal. Pek çok yazar kitaplarında selam edip saygı duruşunda bulundu kendisine ki  Barış Bıçakçı da bu yazarlardandır. Yazarın farklı tarzı, bizim kültürümüzün alışkın olmadığı boyuttaki toplum eleştirisi, kuşak çatışması, birey olma olgusu gibi konular herkesi etkilemiş durumda. Bunun iki boyutlu olduğunu düşünüyorum: anlattıkları bizim toplumumuza ait ama batılı hikâyeler. Kuşak çatışması, birey olma, kendi istekleriyle var olma durumları batıda çokça ele alınmıştır ve arabesk kültürün etkisiyle ülkemizde iyi örnekleri karşımıza pek çıkmaz. Oğuz Atay'ın yaptığı şey ise bana bu toplumda da birinin bunları çıkıp çatır çatır anlatabileceğini göstermesi.

Oğuz Atay, resim ve edebiyat gibi yönelimleri olmasına rağmen babasının baskısıyla mühendis olmuştur. Aslında bu baskıdan ve kuşak çatışmasından nasibini yeterince almış olduğunu son günlerinde hasta yatağında iken Özge Atay'a yazdığı mektupta Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ını okumasını istemesinden anlayabiliriz. Benim de favori kitaplarımdan biridir ve kızına "bitirince konuşuruz" demesinden ne demek istediğini anlar gibiyim. Ömrü vefa etmemiş ve maalesef o konuşma hiç yapılamamıştır. Babasının baskısı, bulunduğu ortamlara yabancılaşma, toplumun ve çevrenin "erkek olma" fikirlerinden uzak olma durumlarını yaşamıştır. Başarılı bir öğrenci olarak önce lise, sonra üniversiteyi bitirmiş, askerliğini yapmış, işe girmiş (mühendis olarak) ve evlenmiştir. Yani her şey olması gerektiği gibi ilerlemiştir. Bütün bunlardan rahatsız olmuştur çünkü istediği bu değildir ve Tutunamayanlar'da Selim Işık bu durumdan şöyle bahseder: "Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler... Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım."

Selim Işık bir tutunamayandır ve Oğuz Atay daha sonraları evleneceği Pakize Kutlu'ya verdiği röportajda Selim'in tutunamayanların bir bileşkesi olduğunu, intihar eden arkadaşı Ural gibi, kendi gibi tutunamayanlardan alıntılar olduğunu söylemiştir. Toplumun istekleri doğrultusunda yaşamaya zorlanmış ama bunu doğru bulmamış, bunu hep sorgulamış, istemediği hâlde insanların olması gereken şeklinde kabul ettikleri bu düşüncelerini kabullenmek istememiştir. Korkuyu Beklerken'de ayak uyduramadığı düzenden bahsetmiştir. Hep biraz daha tutunamamıştır, her şey her seferinde biraz daha zordur. Babasına yazdığı gönderilmemiş mektubunda adeta dünden bugüne onunla hesaplaşır; "Beni rahat bırakmalıydın, senin sevdiğini sevmek zorunda değildim, senin istediğini yapmak zorunda değildim, seninle ben aynı değiliz, bunu kabullenmek bu kadar zor muydu?" der gibiydi sanki. Adam çok yorgun ölmüş; düşünmekten yorulmuş, anlatamamaktan yorulmuş, ayak uydurma çabasından yorulmuş, tutunamamaktan yorulmuş...

Gelelim Tehlikeli Oyunlar'a. Tutunamayanlar'ı bitirdiğim zaman Oğuz Atay'ın her romanını okumaya karar verdiğim zamandı. Geçen sene okumuştum Tehlikeli Oyunlar'ı aslında ama kitapların mevsimi vardır ve etkisini tam anlamıyla hissetmek için doğru zaman ve doğru ruh hâlini bulmak gerekir. Zamanlama yanlıştı nitekim ben de bir şey anlamamıştım. Birkaç hafta sonra Tehlikeli Oyunlar'ı tiyatroda izleyeceğim ve hemen önce kitabı tekrar okumaya karar verdim. Bitirmekten ödüm koptu Tutunamayanlar'dan daha çok seveceğim diye ve her ne kadar kendime itiraf etmek zor olsa da sanırım korktuğum başıma geldi. Bir sene önce beni kitabı okuma noktasına getiren en önemli sebeplerden biri ise şu an yayınlanmakta olan bir televizyon dizisi. Son dönemlerdeki Poyraz Karayel mevzusu malumunuzdur. Adil Topal karakteri diziye dahil olduğundan beri -yani son birkaç bölüm- ağır saçmaladıklarını ve dizinin neredeyse her anının mantık hatalarıyla dolduğunu bir yana bırakırsak fikrimce bu ülkede yapılmış en iyi dizilerden bir tanesi. Dizinin temasında ise Tehlikeli Oyunlar başrolde olmak üzere Oğuz Atay var. Dizinin henüz ikinci bölümünde Ayşegül'ün Tehlikeli Oyunlar'dan okuduğu ve Poyraz'ın ezberinden tamamladığı bir pasaj ile başlayıp halen devam eden bir süreç söz konusu ve son bölümde de Korkuyu Beklerken'e derin bir selam gönderdiler. Dizideki albay hayali, Ümran karakteri ve onun ödev için Poyraz'dan yardım isteyen oğlu, Poyraz'ın ödevlere yardım ederken "ülkemiz" şeklinde başlayan tiyatral yardımları, I.Poyraz-II.Poyraz muhabbeti gibi detaylar Tehlikeli Oyunlar temasına dayanıyor. Yazara ve kitaplarına da sık sık selam etmeyi hiç eksik etmiyorlar ve bence hakkını da veriyorlar. Bir ara dizinin kapanışında Özge Atay'ın ismini de görmüştük muhtemelen danışman olarak yardımcı oldu.

Dosteyevski, Kafka ve Shakespeare kitabın yazarı Oğuz Atay'ın etkilendiği isimlerden birkaçı. Dostoyevski ve Kafka'dan etkilenmemiş kaç tane yazar var o da ayrı bir konu, çok büyük adamlarmış, çok büyük iş yapmışlar. Tehlikeli Oyunlar ile ilgili olarak Oğuz Atay'ın Nobakov'un Solgun Ateş'i ve Shakespeare'in eserlerinden etkilendiği söylenir. Anlatımın tiyatral boyutu Shakespeare ile ilgili ipucu veriyor zaten. Hatta kitabın on beşinci bölümü olan "En Büyük Hazinemiz Aklımızdır" kısmında yazar Gogol, Kant ile birlikte Shakespeare'e de selam gönderiyor. Shakespeare'in altı eserini askerdeyken okumuştum, enteresandır Solgun Ateş'i de yine askerdeyken okumuştum. Shakespeare'i tam anlamıyla anlayabilmek için okumaktan çok daha fazlasına sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Dilini, dönemini, kültürünü çok iyi bilmeli ve kendi dilinden okunmalı izlenimi yaratmıştı bende. Aynı şeyi sanatın başka bir dalı olan sinemada da Tarkovsky için düşünüyorum. Bu aralar Tarkovsky izliyorum, hatta Stalker'ı henüz izledim ve çok beğendim. Fakat Tarkovsky'nin de ne anlattığını tam olarak anlayabilmek için aynı şekilde o kültüre, o döneme, o dile hakimiyet gerekli. Aslında Oğuz Atay da böyle bir adam. Bu ülkede yetişmemiş, bu ülkede yoğrulmamış, hatta onun yaşadığı sosyal çevrenin paralelliğinden uzak bir yerlerde bulunmuş birinin Atay'ı tam olarak sindirebilmesi çok olası değil. Muhakkak ki okurken duygularına ortak oluyoruz ama dediğim gibi kişisel adamlar ve okuyucuya çok daha fazlası lazım. Solgun Ateş'e gelirsek, askerlik dönemi o kitabı okumak için doğru zamanlama kesinlikle değildi. Kitabı daha önceleri bana önermiş olan arkadaşımın da dediği gibi Solgun Ateş'i okurken bir not defteri, bir kalem, steril bir ortam ve dağılmaya müsait olmayan bir kafa yapısı lazım. Kitaplığımda duruyor en kısa sürede tekrar okuyacağım elbette.

Tehlikeli Oyunlar'ını "Sevin'e" diye anlatmaya başlar Oğuz Atay. Tutunamayanlar'da Günseli olarak düşündüğümüz kadın profilinde Sevin Seydi'den esintiler vardır fakat Sevin Seydi, Tehlikeli Oyunlar'da bahsedilen Bilge karakteri ile daha fazla can bulmuştur. Arkadaşının karısına âşık bir adam, toplum değerleri, iç hesaplaşmalar, olamamışlıklar!!! Hikâyenin aslını bildiğimizden ötürü biz rahatlıklaanlayabilengillerdeniz kimden bahsedildiğini. Arkadaşımın bahsettiği yazım yanlışlarından olan rahatlıklaanlayabilengillerdeniz kelimesi ve buna benzer şeyler bol bol vardır Oğuz Atay'ın kitaplarında. Karısı Sevgi'ye bir şeyleri anlatabilme çabası, albayıyla yazdığı oyunda "Seni eskisi gibi seviyorum" diyebilme ve onu geri kazanabilme çabası... Oğuz Demiralp'in dediği gibi Hikmet "Sevgi'yle yaşarken sevgisiz, Bilge'yle bilgisiz." Yine anlatamadın be adam, kaldı işte öylece içinde, yine tutunamadın sen bu mevzulara. Zaten ne zaman becerebilmiştin ki şu tutunabilme sanatını? Yıllarca içinde kaldı ve birike birike hasta etti seni, genç yaşında aldı götürdü buralardan, çok mu önemliydi sanki, bu kadar düşünmek zorunda değildin, daha anlatacakların vardı bu kadar insana. Söyleyebilseydin eğer, "bunları düşünmeden bu kadar şeyi bu kadar mükemmel nasıl anlatırdım" der miydin bana peki. "Beni buna mecbur ettiler genç adam, ben olmama izin vermediler" de der miydin? Hem yaşadığın dönemdeki gibi değil artık hiçbir şey, artık düşündüğünün aksine insanlar anlıyor seni, çok iyi anlıyor hem de, bence senin bile beklediğinden ve tahmin ettiğinden çok daha iyi.

Hikmet Benol, yani hikâyenin esas oğlanı da Oğuz Atay'dır. Sağlıklı bir Oğuz Atay bazen Selim Işık bazen de Hikmet Benol olabilme yeteneğine sahiptir. Ama burada Hikmet'tir. Hikmet üç katlı ahşap bir gecekonduda yaşar. Alt katında dul bir kadın yaşamaktadır ki o da Nurhayat Hanım'dır. Bir oğlu vardır askerde, ona mektup yazarlar birlikte ve ondan gelen mektupları okurlar. Diğer oğluna da ödevlerinde yardımcı olur. Mesela Hikmet bir ödev için ülkemizden bahsederken aslında üç tarafının denizlerle çevrili olmadığı, Akdeniz; güney sınırının sadece yarısını oluşturduğu için iki buçuk tarafının denizlerle çevrili olduğu konusunda ısrarcıdır. Hikmet'e göre ödevi gören öğretmen bu bilgiye kızamaz çünkü gerçek olan budur. Aslında yaptıklarına bir anlam bulmak için, yaşadıklarını bir kalıba koyabilmek için bütün gerçekliği içselleştirerek bunu bir oyuna dönüştürüyor Hikmet. Bu yoldaki en büyük yardımcısı da Emekli Albay Hüsamettin Tanbay oluyor. Eğer romanlara Oscar verilseydi 1974 yılında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı'nı zorlanmadan alırdı Hüsamettin Albay. Beraber oyunlar yazdılar, tehlikeli oyunlar oynadılar, Hikmet bazen çok kızdırdı Hüsamettin Albay'ı ve telaşlandırdı, yanında olmasını o kadar çok istedi ve ona o kadar çok şey anlattı, o kadar çok şey paylaştı ki hayali ile gerçeği birbirine karıştı bazen. İyi ki varsın albayım, Olric de iyi ki var.

Oğuz Atay yaşıyor olsaydı biz Gözde'yle onu bulurduk, bence o da bizi severdi. Muhtemelen o da anlardı "Gözde'yle yaşanılacağını benimle konuşulacağını". Gözde'yi de yanıma alıp Londra'ya gidip Sevin Seydi'yi bulup konuşmayı, her şeyi anlatmasını istiyorum, üstelik en başından bütün hikâyeyi... Gözde uzaktan bakalım sadece görüp döneriz dedi, ben konuşmak isteyelim dedim ama Gözde onun kabul etmeyeceğini düşünüyor. Haklı olabilir hatta haklıdır kesin o yüzden belki de uzaktan görüp dönmesi en iyidir. Fakat eğer konuşmazsak Oğuz Atay'ın tamamlayamadan hayatını kaybettiği büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nda bize neler anlatacağını öğrenemeyiz ki. Muhtemelen "ülkemiz büyük bir oyun yeridir" cümlesi ile başlardı ya bilemiyorum artık. Erken öldün albayım erken, daha yazılacak çok fazla satırın, okunacak çok kitabın vardı.

4 Şubat 2016 Perşembe

Heba

















Barış Bıçakçı 'nın yeni romanı çıktı: Seyrek Yağmur. Bu aralar içimde onun heyecanı var. Yeni çıkan kitaplarla ilgili derin heyecanlar yaşayan adamlardan değilim ama bu Barış Bıçakçı, bu farklı. Heyecanın bende yaptığı etkiden bahsedecek olursak son bir senedir yaptığım gibi elimdeki kitapları gevelemekten vazgeçip, sıra Seyrek Yağmur 'a gelsin diye yiyip bitirmeye başladım. Hasan Ali Toptaş henüz tanıştığım bir yazar. Patronumun önerisi ile okudum, hatta kendisi madem askerliği bu kadar seviyorsun bunu oku bakalım diye elime tutuşturuvermişti. İyi de yapmış aslında görünen o ki okunması gereken yazarlar listemde bir yeni isim var artık. Bu güzel kitap için kendisine teşekkürlerimi ileteyim.

Heba tam olarak nasıl ifade edilebilir emin değilim ama genel olarak ana karakter Ziya 'nın ve hayatına girmiş yan rollerin ki ağırlıklı olarak bu da Kenan 'dır heba olup gitmiş gençliğinden ve ömründen bahsediyor. Kitap yedi ana başlık altında bölümlere ayrılarak anlatılmış. Her başlık kendi arasında yükselme ve düşme gösterse de kendi içinde vurucu tespitleri, düşündüren pasajları ve uzun uzun kalem tutturacak detaylara sahip. "Sınır" başlığı altında ise Ziya 'nın acemiliğiyle başlayıp terhisine kadar olan dönemdeki askerlik hikâyelerini okuduk ve eminim herkes bu bölümde yazarın, duyguların, anlatımın ve depreşen anıların en çok yükseldiği nokta olduğuna hemfikir olacaktır.

Askerlik anılarını çok severiz, özellikle benim gibi keyifle geride bırakılmış anılar ise daha çok severiz. Çok zor günlerimiz de oldu elbet ama benim gibi anılarına önem veren biri için birkaç ömürlük malzeme vardı diyebilirim. Heba 'da ise bu durum farklı. Yani okuduğumuz sayfalarda kahramanlık senaryoları, eğlenceli anılar, komik askerler ve enteresan komutanlar yok. Sandığınız gibi terörle mücadele ve kelle koltukta geçen günlerden de bahsetmiyor yazar. Kaçakçılarla mücadele edilen bir sınır bölgesinde. Asıl detay şu ki içeride çalışan sistemin, ortamın, insanların nasıl yansıdığına dair pek çok şey var ve okuduğumdan beri aklımdaki en önemli soru Hasan Ali Toptaş 'ın askerliğini nerede yaptığı.

Bu okuduğum ilk romanı, yorum yapmak ne kadar doğru emin değilim ama en azından kitabın özelinde biraz dilinden bahsedecek olursak yazarın çok sağlam bir kalem olduğu aşikâr. Kitapta derin derin gözlemlenebilecek bir ters köşe durumu da mevcut ki bu çabanın belli bölümlere heyecan getirdiğini söylemeliyim. Hasan Ali Toptaş da hayatın dram kısmından belli ki nasibini almış. Birkaç kitabını okuduktan sonra bununla ilgili detaylıca yorumda bulunabilirim. Heba kesinlikle tavsiyedir, mükemmelden bahsedemem ama en azından askerlik yapmış pek çok kişinin "Sınır" bölümünü soluksuz okuyacağına eminim.

19 Ocak 2016 Salı

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

















Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku henüz vizyondayken kaçırmamam gereken bir filmdi. Erdal Beşikçioğlu, Sezin Akbaşoğulları ve Behzat Ç. sevgim pek çoğunuzun malumudur. Çağatay'a izledikten sonra nasıl diye sorduğumda "pek parlak değil ama senin kaçırmaman lazım" diyerek durumu özetlemişti. Pek parlak sayılmaz -ki sebeplerinden yazının içeriğinde bahsedeceğim- ama elbette benim kaçırmamam, bu kadar ertelememem lazımdı. Neyse ki geç oldu ama güç olmadı. Filmden bahsetmeye başlamadan önce spoiler içerebileceği uyarısını yapalım da sonra laf söz oluyor hoş değil bunlar.

Filmin yönetmeni Çiğdem Vitrinel. Başrollerde Erdal Beşikçioğlu, Sezin Akbaşoğulları var ve her ne kadar yan karakterlerin filmdeki yeri kan ağlıyor olsa da yan rollerde de Ege Aydan, Derya Alabora, Harun Tekin, Hare Sürel gibi isimleri görebileceğinizi söylemeden geçmeyelim. 2014 yapımı olan film aynı isimli İlhami Algör romanından uyarlama. Kitabı okumadığımı ve hayatımın geri kalan kısmında da okumayı düşünmediğimi belirteyim. Az da olsa kitaba dair yorumlar da okudum ve beğenildiği izlenimi uyandırmadı bende.

Karakterlerden bahsetmeden önce Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları ikilisinden biraz bahsedelim. Behzat Ç.'nin üçüncü sezonunda karşılıklı oynamışlardı. Senaryo gereği bir çift olduklarını söylemek pek mümkün değil izleyenler bilir. Senaryoda Behzat Ç.'nin partneri ağırlıklı olarak hep Savcı Esra'ydı ve aklımızda da diziden o ikili çift olarak kaldı. Dolayısıyla çift olarak tekrar bir arada görmek şeklinde başlayan cümleler kuramayacağım. Buna karşılık filmin oyuncu seçiminde yakın zamanda birlikte rol almaları etkili olmuştur diye düşünüyorum.

Beşikçioğlu filmde Arif isimli yazar olmaya çalışan, evi olmayıp otelde kalan, hayatı derbeder yaşama alışkanlığını çoktan kazanmış bir karakter. Bir Delinin Hatıra Defteri'nde canlı performansını izlemiş ve Behzat Ç.'yi senelerce soluksuz takip etmiş biri olarak oyunculuğunu tartışma kısmını çoktan geride bıraktım zaten. Filmde hayat verdiği Arif karakteri ise bambaşka bir karakter ve yine başarıyla canlandırılmış. Sezin Akbaşoğulları'na gelince kendisi Müzeyyen karakterini oynuyor. Benim gözleri büyük kadınlara büyük hayranlık duyduğumu yakın çevrem bilir ve bu ülkenin en güzel gözlerine kendisinin sahip olduğunu düşünüyorum. Daha önce canlı kanlı haliyle karşımda da görmüşlüğüm olduğundan bu söylediklerim tecrübeyle sabittir. Müzeyyen ise özgür ruhlu, günümüz kadınlarından gerek davranış gerekse beklenti olarak oldukça farklı, adımlarını kendinden emin ve net atan bir kadındır. Bu ikili bir gün karşılaşır ve hikâye başlar.

Filmin olumlu yönlerine gelirsek başrolde bulunan ikili hayat verdikleri karakterlerin hakkını vermişler. Oldukça akılda kalıcı replikleri olan film, kadın-erkek ilişkileri açısından da önemli detaylarla keyif verici. İlişkiler konusunda kendinden emin bir adam beklentileri ne kadar net olursa olsun, ne kadar kıskançlıktan uzak olursa olsun, bir gün karşısına bir kadın çıkabilir, ona bağlanabilir ve ağzının ortasına yumruğu yediğinde aklı başına gelir mesajını ziyadesiyle aldık. Filmin mekân seçimlerini başarılı buldum. Kitapta nasıl anlatıldığını elbette bilmiyorum ama karakterler bence mekânsal anlamda da karşılıkları bulmuş. İlgi çekici diyaloglar barındırdığını da söylemeden geçmeyelim.

Konular arası geçişlerin çok hızlı olduğu, yan karakterlerin kibrit alevi kadar zayıf kaldığı, duygusal iniş çıkışların karakterler üzerinden senaryoya yansıtılma konusunda belirli bir seviyeden ileri gidilemediği fikri eminim izleyen hemen herkes tarafından fark edilmiştir. Mısraların ekrana yansıtılma düşüncesi filmi düşününce başarılı olabilirdi ama bu detay seyirciye iyi aktarılamamış. Gördükçe keşke daha akılda kalıcı olabilseydi hissi uyandırıyor. Ekşisözlük'te bir yorum okudum ki henüz yazar olmaya çalışan biri için Erdal Beşikçioğlu'nun biraz yaşlı kaldığı yazılmış. Katılmadan geçemeyeceğim ama bu konuda kitaba ne kadar bağlı kalındığını bilmek lazım.

Her türlü olumsuzluğuna rağmen izlenilesi, güzel, çerezlik bir film olmuş Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku. Beni diğer izleyicilerden farklı olarak etkisi altına almış birkaç detay da mevcut. Zaten filme dair olumlu hiçbir şey olmasa bile Amirim var, Behzat Ç.'ye vefa borcumuz var, Sezin Akbaşoğulları'nın güzelliği var. Daha ne olsun nankör köpek derler adama.