17 Aralık 2017 Pazar

Malina


















"Senin bu kitabı okuman lazım, çünkü ruhu var." diyerek bana Malina'yı önerdiğinde şüphesiz ki ne Gizem ne de ben olayın bu noktaya gelebileceğini tahmin edemezdik. Bir kitabın ruhu olması sevmek için yeterliydi ama o kitabı bugüne kadar okuduğum en özel birkaç kitaptan biri yapması için bir ruhtan çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Favori romanlarım hep kendi seçtiklerim olmuştur. Başkasının önerdiği romanlar içerisinde ancak Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü zirvede yer alırdı. Ancak bugün size anlatmak için beni buraya getiren Malina sadece listelerimi değil beni de altüst etmiş durumda. Anlatmak istediğim çok şey var ve uzun zamandır bu kadar coşkuyla yazmamıştım.

Malina'yı ilk kez yaklaşık bir sene önce okudum. Tehlikeli Oyunlar dışında hiçbir kitabı iki kez okumamıştım bugüne kadar. Demek istediğim bir kitabı ikinci kez okumak için çok fazla sebebe ihtiyacım olmalı benim. Malina'yı ilk okuduğum zaman da yeteri kadar sevmiştim. Zaman zaman aklıma geliyor ve altını çizdiğim yerlerin tekrar üstünden geçiyordum ama geçenlerde bir şeyler yazarken "bir gün gelecek" diye bir giriş yaptım. Malina'nın sahip olduğu "bir gün gelecek" olayından yazının devamında bahsedeceğim. Birden kendi kendime "tekrar okumalıyım, okumak zorundayım" dedim. Bir hafta boyunca, aynı yerleri tekrar tekrar okuyarak yeniledim her şeyi. Bir zamanlar birisi bana kitaplarda cümlelerin altını çizmediğini, eğer çizerse yıllar sonraki kendini yönlendireceğini düşündüğü söylemişti. Ben ise çizsem de çizmesem de yıllar sonraki beni tamamlamak için bazı şeyleri tekrar okumam gerektiği fark ettim. Malina'yı ikinci kez okuduktan sonra hissettiğim şey artık biraz daha tamam olduğum. Bir gün gelir de tekrar okumak için elime alırsam daha da tamamlanacağıma eminim. Daha önceden adını bile duymadığım Ingeborg Bachmann ve Malina için Gizem'e teşekkür ederim.

Malina'ya, kitabın çevirmeni olan Ahmet Cemal'in birkaç sayfalık önsözünü okumadan başlamayı denemeyin bile. Çok eksik kalacağınıza emin olabilirsiniz. Kitabın diğer adı Günlük Cinayetlerin Romanı. 1971'de yayınlanmış ilk kez ve Bachmann'ın Ölüm Türleri ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümü. Malina, aynı zamanda Bachmann'ın roman türündeki tek eseri olma özelliğini de taşıyor. Kitabı Türkçeye çeviren Ahmet Cemal, Malina'yı çevirebilmek için çok yoğun bir çalışma temposuyla çalışmış ve bu tempo sağlığının bozulmasına neden olmuş. Kitabın önsözünde; eğer hayatımda sevgi olmasaydı bu çeviri hiç bitmeyebilirdi diyor Ahmet Cemal. Şahane bir çalışma olmuş. Bunca eseri dilimize kazandıran Ahmet Cemal de umarım yattığı yerde rahat uyuyordur.

Biraz yüzeysel olarak romandan bahsedip sonra detaya ineceğim. Yeni okuyacaklar için hemen belirtelim: Malina bir erkek. Kitabın sonuna geldiğinde bunu hâlâ fark etmemiş insanlarla karşılaştım. Malina isminin daha çok bir kadına uygun olduğu bir gerçek ve benim de bunu anlamam için yaklaşık yirmi sayfa kadar okumam gerekti. Anlatıcı kendini "Ben" olarak tanımlıyor ve hayatında iki adam var. Biri Ivan diğeri ise Malina. Ahmet Cemal, Malina için mutlak aşkın romanı demiş. Haksız da sayılmaz. Kadın erkek ilişkilerine dair herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği pek çok detay mevcut kitapta. İşin aslı kitabı ilk okuyuşumdan sonra birilerine Malina'yı anlatacak olsam ben de aşk ve ilişkiler ile ilgili bir şeyler söylerdim. Ama şimdi durum farklı. Belirli bir olay akışı yok, belirli karakterler üzerinden ilerlemiyor, mekân ağırlıklı olarak Viyana, zaman bugün olarak tanımlanmış ama bence bir yabancı için ne zaman ne de mekân ne de kişiler önemli. Öyle bir roman ki okuyan her farklı kişinin kendince başka çıkarımlar yapması mümkün. Ayrıca bir kişi on defa okusa on farklı çıkarım bile yapabilir. Gerçek bir deha, gerçek bir acı, fırtınası hiç dinmemiş bir yazar ve pek çoğu gibi o da kanıyla ödemiş. Ingeborg Bachmann, çok sayıda uyku hapı aldığı bir gece, sigarasından kaynaklı evinde çıkan yangın sonucu yaralanarak hayatını kaybediyor.

24 Aralık 1971 tarihinde kendisiyle yapılan bir konuşmada Bachmann; "Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim tüm çocukluğumu yıktı. Hitler'in birliklerinin Klagenfurt'a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını daha sonra çekmediğim bir acıyla..." diyor. Yani II. Dünya Savaşı ile birlikte milyonlarca insan gibi Bachmann için de her şey çok farklılaşmış. Doğduğu şehre Hitler'in birliklerinin girdiği gün büyüdüğünü söylüyor. Birkaç yıllık süreç içerisinde yaptığı pek çok konuşmada materyalizmden, tüketim toplumundan, kapitalizmden bahsediyor, toplumu kanlı bir arena olarak tanımlıyor, insanların gerçek ölümlerinin birbirlerine yaptıklarından kaynaklandığını söylüyor... Kısacası hayat üzerine çok düşündüğü anlaşılabiliyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken konuşması şu oldu: "Kitabım İtalya'da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar... ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır..." Kitabın ikinci bölümünün sonunda da Malina ile bununla ilgili bir diyalogları var;
"Malina: Demek artık asla, savaş ve barış, demeyeceksin.
  Ben: Asla.
          Hep savaş var.
          Burada hep zorbalık var.
          Burada hep çarpışma var.
          Bu, sonrasız bir savaş."
Tüm bu insanların kendi içindeki ve birbiriyle olan savaşı, mücadelesi ister istemez Tyler'ın Dövüş Kulübü'ndeki efsane tiradını aklıma getirdi: "Büyük Savaş'ı görmedik. Büyük Buhran'ı görmedik. Bizim Büyük Savaşımız kendi ruhlarımızla. Büyük Buhranımız ise hayatlarımız." Bachmann'ın konuşmasında bahsettiği kitabın ikinci bölümünün adı Üçüncü Adam ve bu bölümde çok sert bir şekilde bir ensest durumundan bahsediliyor. Öyle cümlelerle anlatılmış ki uzunca bir süre boğazımda düğümlenen bir yumrukla, ağlamamak için kendimi zor tutarak okudum.

Malina'nın gerçek bir karakter mi yoksa Olric gibi bir hayal karakteri mi olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Anlayabileni de görmedim. İnceleme yazıları okudum, yazarlarına mail attım, sosyal medyadan ulaşıp sorduklarım oldu, kitabı okuyanlarla konuştum ama bir cevap bulamadım. Artık cevaplara ihtiyacım yok çünkü almam gerekeni aldım. Ne Malina gerçek ne de Ivan. Bence ikisi de metafor. Yazarın bahsettiği insanların yaşam boyunca devam eden savaşının simgesi Ivan. Acı veriyor, kötü davranıyor ama yine de onsuz olmuyor. Bachmann'ın "bir gün gelecek" diye başlayan pasajları da o hep bahsettiği umuda yönelik çabaları da Malina'nın ta kendisi. "Hep savaş var... Bu sonrasız bir savaş." diyen kadın bir konuşmasında ise umuttan şöyle bahsediyor: "Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğinde bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük yaşamın iğrençliği göz önünde tutulduğunda, bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam." Özlemini çektiği bütün bu gelecek Malina ile ete kemiğe bürünüyor. Onun da olmadığı, Malina'nın da yetemediği yerler oluyor ama o her seferinde sığınacak bir liman. Ivan'dan da, babasından da, bugünden de, bütün bu birey savaşlarından da... Malina şefkatli bir umut olarak kalmak zorunda. Çünkü o hepimizin umudu.

Ivan'la Mutluluk kitabın ilk bölümünün adı. Kitap sadece bu bölümden oluşmuş olsaydı o zaman ben de rahatlıkla mutlak aşkın romanı diyebilirdim. Gündelik hayatta, bir adama âşık bir kadın ve bunun farkında olup bütün kayıtsızlığı ile buna karşılık vermekten çok uzak bir adam görüyoruz. Bu ikili ilişkiye yönelik öyle pasajlar var ki kitapta bana daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptırdılar. Birkaç tanesini telefonuma ses kaydı olarak depoladım ve kitabın yanımda olmadığı bazı zamanlar açıp dinliyorum. Hemen herkesin yaşadığı buna benzer ilişkileri kelimelere dökme başarısı yazara hayranlık için başlı başına bir sebep. Şu kitap cümlelerinin altını çizme mevzusuna geri dönecek olursak, bugüne kadar sayfalarına en çok kalem izi bıraktığım roman da Malina oldu. Pek çoğunu paylaşmak istiyorum ama yeterince uzun bir yazı oldu ve benim de altı çizili pasajları ve cümleleri blogda paylaşmak pek huyum değil.  İkinci bölüm "Üçüncü Adam" olarak geçiyor ki yazarın bahsettiği faşizm, ağırlıklı olarak bu bölümde karşımıza çıkıyor. Bundan da öte ensest olayı ile çok rahatsız edici bir noktaya sürüklüyor okuyucusunu. Son bölümün adı ise "Son Şeyler Üzerine" ve anlatıcının Malina'dan en çok bahsettiği bölüm burası. Kitabın sonuna doğru yaklaşırken adım adım o günlük cinayete hazırlıyor bizi ve size tavsiyem Malina ile karşılıklı diyalogları özenle okumanız.

Tehlikeli Oyunlar'ı okurken acaba Tutunamayanlar'dan daha çok sever miyim diye korkarak okumuştum ve korktuğum başıma gelmişti. O günden beri benim için bir numara. Malina'yı da okurken bir ara o kadar yükseldim ki aynı şeyi tekrar yaşamaktan korktum. Neyse ki bu kez korktuğum başıma gelmedi. Ama eğer Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar varsa arkasından da Malina var benim için artık. Malina'yı okuyun ama hakkını verin. Kitapta da dediği gibi "...insan ya hiç okumamalı, ya da gerçek anlamda okuyabilmeli..."

25 Kasım 2017 Cumartesi

Sıfır Bir


















Masum'u izlemek için BluTV üyeliği edinmiştim birkaç ay önce. Arkasından 7yüz, Planet Earth falan derken yolum Sıfır Bir'e kadar düştü. Malum dönem dijital dizi dönemi. Fi'nin geçen seneyi kasıp kavurmasıyla artık pek çoğumuz daha ilgiliyiz. Aslında dizi konusunda bizden çok iyi işler de çıkıyor. Senaryo zayıflığı, süreler, kronik sorun hâline gelen klişeler gibi sorunları aşıp, erken final yapan dizi yığınından kurtulduğumuz zaman her şey daha güzel olacak. Dijital dünyada ise süreler makul seviyelerde, sansür yok, blurlama yok... Normal olarak daha kaliteli işler çıkıyor ve seyirci sayısı konusunda da hatırı sayılır bir noktaya gelmiş durumda. İzlediklerim içerisinde ise Sıfır Bir'den bahsetmek istedim. 

Behzat Ç.'nin popüler kültüre etkisini konuşacak olursak şüphesiz ki Anadolu dizileri konusunda verdiği ilhamdan bahsederdik. Elbette Ağa temalı Güneydoğu dizilerinden bahsetmiyorum. Malum onlarda da ağanın şakır şakır İstanbul Türkçesi konuşması gibi klişelerimiz bolca mevcut. Bir Zamanlar Adana'da mottosundan da şehrin plaka kodu olan Sıfır Bir'in diziye isim olarak seçilmesinden de anlayacağımız üzere Adana'ya ait bir hikâye anlatılıyor. Yer Hürriyet Mahallesi, mekân sokaklar ve mahallelerini korumaya, birinin başına bir iş gelirse diğerlerinin intikamını almaya yemin ettiği abilerin olayını seyrediyoruz. Savaş Satış, Cihangir Ceyhan(namıdiğer Cio) ve Özgür Meriç'i merkez alan ve yavaş yavaş nüfuzu büyüyen bir çetenin hikâyesi bu.

Adanalı bir grup gencin sınırlı imkânlarla ortaya çıkardığı bir iş. Sıfır Bir'i izleyen pek çok kişi amatör olmasından kaynaklı olarak doğal olduğunu ve bu yüzden çok güzel olduğunu size anlatabilir. Doğal olduğu doğru ama amatörlük kısmı için ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bir amatörlükten söz edilecekse ancak ve ancak oyuncuların eğitimsiz veya tecrübesiz olmasından söz edilebilir. Dizinin oyuncu seçimleri, kostüm ve mekan tercihleri, çekim açıları, sahne geçişleri ve de en önemlisi müziklerinin arkasında uzun uzun övgülerle bahsedilecek müthiş bir mühendislik var. Hemen her detayı için ekibin çok çalıştığını görebiliyoruz. Müziklerini Esat Bargun yapıyor ki dinleyen herkesin bu isimden övgüyle bahsedeceğine eminim. Oyuncuların doğallığı, akışa dahil edilen yardımcı oyuncuların başarısı, sokak hikâyesini oyuncuların gerçekten sokaktan yansıtması ve ekrana yakıştırma çabasının olmayışı, şiveler ve övgüyle bahsedebileceğimiz detayların niceleri...

Dizinin ilk iki sezonu Youtube'da yayınlandı. Üçüncü sezonu ise BluTV'de hâlihazırda devam ediyor. İlk iki sezon başarısı dikkat çekince yapımcıların dikkatini çekmiş şüphesiz. Adamlar kısıtlı imkânlarıyla bir iş yapmışlar, başarılı olmuş ve tabiki o parıltılı dünyaya girip para kazanmak da hakları fakat bu değişikliğin diziden pek çok şey alıp götürdüğünü düşünüyorum. Sıfır Bir için bir yazı yazmayı düşündüğümde 3.Sezon için yayınlanan 3 bölümden de notlar çıkarıp olumsuzlukları uzun uzun yazmayı planlamıştım ama beğendiğim bir dizi ve önermek için yazmaya karar vermemle bir tezat oluşturmasını istemedim. Sadece ilk iki sezonundan sonra üçüncü sezonun beni üzdüğü belirteyim. Eminim ki bu konuda farklı düşünenler, prodüksiyonun diziye iyi geldiğini düşünenler de olacaktır.

Bu genç adamlar uğraşıp ortaya gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Oldukça keyif alarak takip ediyorum. Çok farklı bir iş ve bir o kadar da dikkat çekici. Vibio isimli bir Youtube kanalı var ve diziyle ilgili ayrıntılı bilgi verdikleri bir içerik oluşturmuşlar. İzlemeden önce görsel anlatımlı bir fikir edinmek için tavsiye ederim. Burayı tıklayarak ilgili videoyu izleyebilirsiniz. Son olarak unutmadan; Cio'nun hastasıyız. 

18 Temmuz 2017 Salı

Nutuk


















Son bir yıldır Cumhuriyet Tarihi ve Atatürk'ü büyük bir ilgiyle okuyup araştırıyorum. Bu süreçte Nutuk'u es geçmek olmazdı. Pek çok farklı baskısı mevcut piyasada ve bir gün eve dönüş yolunda kendimi kitapçıda bulduğumdan araştırma yapma şansım olmadı. O yüzden idefix'te en çok satanlar listesinde gördüğüm, kapak resmini gördüğünüz İş Bankası Kültür Yayınları kopyasını edinerek okudum. ATASE başta olmak üzere bazı arşivlerden fotoğraflar mevcut kitapta ve dili de bugün kullanmakta olduğumuz kelimeler ile revize edilerek güzel bir baskı yapılmış. Anlaşılır olması açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Ülkenin eğitim sistemi malumunuz üzere perişan vaziyette ki kendi adıma bu ülkenin en büyük sorununun ülke tarihi boyunca bir türlü oturtulamamış, başarıya ulaşmamış ve bence en önemlisi istikrar sağlanamamış olan eğitim sistemi olduğunu düşünürüm. Hatta bununla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı diye bir devlet kurumumuz var. Üniversite yıllarında yarı zamanlı olarak turizm işiyle uğraştığım dönemde bu kurumun bir toplantısında çalışmıştım. Almanya, Belçika ve Hollanda'da toplumda söz sahibi olan Türklerin katıldığı bir sempozyumdu. Doktorlar, avukatlar, mühendisler... Otelden havaalanına transferi olan, Belçika'da yaşayan bir hanımefendi ile yarım saat kadar sohbet etme fırsatımız olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam doktordu. Kendisi de eşi de Belçika'da doğmuş ve yetişmiş birer Türk idi. Belçika'da son dönemde ırkçılık hareketlerinin hızlandığından ve artık eskisi kadar rahat olmadıklarından bahsetmişti. Türkiye'ye geri dönüş planlarını sorduğum zaman, bunu sürekli düşündüklerini fakat iki çocuğunun eğitiminden vazgeçemediğini, Türkiye'de eğitim sisteminin ne kadar sıkıntılı olduğundan bahsetmişti. En basit şekli ile bir örnek vermek gerekirse Türkiye'de üniversite mezunu bir insan 10-15 sene kadar İngilizce eğitimi görüyor. Ben ilköğretimin ilk senesinde başlayıp üniversiteden mezun olana kadar görenlerdenim. Ne kadar İngilizce bildiğimiz konusunda ise takdir sizindir.

Eğitim sisteminden Tarih dersi de nasibini aldı elbette. Atatürk, Samsun'a çıktı. Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongreleri, Ankara'ya geldi Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı, savaşta Yunan'ı denize döktük... Okuduğu okulların, annesinin ve babasının fotoğrafları her kitapta vardı zaten ki artık ezberimizdedir. İsmet İnönü, Kâzım Karabekir gibi isimlerle uzayıp giden silah arkadaşları listesini de biliriz ama çok detaylı değil. Meclisi açtı da elini kolunu sallayarak Ankara'ya gelerek "tamam, açtım bitti" deyince oldu mu bu iş? İşte bu ve bunun gibi daha pek çok detayı bilmek için okul eğitimi son derece yetersiz kalmıştı maalesef. En azından bizim zamanımızda öyleydi. Öğrenmek için birinci ağızdan bunları okumak gerekliydi ve Nutuk bu konuda sahip olunabilecek en önemli kaynak şüphesiz.

Nutuk, Atatürk'ün kaleminden yazılmış ve yine kendisi tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının ikinci kurultayında okunmuştur. 36,5 saat boyunca devam eden bu okuma 15 Ekim 1927 tarihinde başlamış, 20 Ekim 1927 tarihinde son bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılmış olan bu okuma yerli ve yabancı pek çok basın mensubu tarafından da takip edilmiştir. "1919 yılı Mayısı'nın 19. günü Samsun'a çıktım." diyerek başlıyor metnine ve hilafetin kaldırıldığı döneme kadar gelen süreci anlatarak, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile son buluyor. Güvenilir olmayan bir kaynaktan edindiğim bir bilgiye göre bu konuşma metni ilk olarak 1927 yılında biri asıl metin diğeri ise belgeler olmak üzere iki cilt olarak basılıyor. O dönemde Harf İnkılabı henüz yapılmadığı için Arapça harflerle baskı yapılıyor. Harf İnkılabı kabul edildikten okunması zorlaştığı için 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üç cilt olarak tekrar basılıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise çok farklı şekilleri ile bulmak mümkün. Dilinin sadeleştirilmiş olan baskılarından tutun, daha küçük yaştaki okuyucular için derlenmiş olanlarına kadar pek çok türde bulabilirsiniz. 

Nutuk'ta benim öğrendiğim en önemli detay, silahlı savaş haricinde kalan mücadelenin en az silahlı mücadele kadar çetin geçtiği. İktidar savaşları, sert muhalif çıkışlar, ihanetler... Atatürk'ün meclis başkanı seçilmesini engellemek için aday olacak kişinin Anadolu'da doğması veya Anadolu'da bir şehirde en az beş sene geçirmiş olmasının önerilmesi, Çerkez Ethem'in yaptıkları, Cumhuriyet fikrinin en yakınlarında bile yarattığı rahatsızlık, Yunan'a taarruzdan bir gece önce kendini Ankara'da göstermek için bir davet düzenlemiş gibi yapan üstün zekası, Lozan Antlaşması için görüşmelere İsmet İnönü'nün gitmesini istemesi üzerine karşılaştıkları... Bunlar gibi uzayıp gidecek uzunca bir mücadele listesi anlatılıyor ve yazımın en başında söylediğim gibi olanları birinci ağızdan okuduğunuz için kusursuz bir kaynak konumunda.

Atatürk ile ilgili konularda tarafsız kalamıyorum. Çünkü hayranım ona fakat hayranlığım bu ülkenin kurucusu olması, hayatının bir adanmışlık ile cephelerde başarılarla geçmesi, başta hukuk ve ekonomi olmak üzere yaptığı devrimler, inanılmaz zekası gibi detaylardan çok öte. İhanetin kol gezdiği yerde ağzını bu kadar sıkı tutabilmiş olmasına hayranım, planlama yeteneğine hayranım, temsil etmeyi başarabildiği insan kitlesinin büyüklüğüne hayranım, Hintli bir diplomata Atatürk'ü tanıyıp tanımadığını sorduğumda "elbette tanıyorum bütün dünya tanıyor" diye aldığım cevaba hayranım, hayatı cephelerde geçmiş olmasına rağmen sadece kayıtlı olarak yaklaşık 4000 kitap okumuş olmasına hayranım ve en önemlisi önünde hiçbir engelin duramadığı, hayalperestlikten uzak, müthiş kararlılığına hayranım. Biraz daha okudukça, biraz daha araştırdıkça, daha derinlere indikçe bu hayranlığım katlanarak artıyor. Nutuk ile başlayarak onu daha çok okumak, daha çok araştırmak, daha çok bilmek gerekir diye düşünüyorum. Atatürk'ü sevmek, onun izinden gitmek hepimize yeter, herkese yeter. Nutuk'u mutlaka okuyun. En azından bugünlere kolay gelmedik lafının bir klişeden ibaret olmadığını öğrenmiş olursunuz.

30 Aralık 2016 Cuma

Dağ II













Yaklaşık bir sene önce Cinemaximum başta olmak üzere sinema salonlarına gidip film izlemek adına sosyal medyada bir boykot başlamıştı. Bilet fiyatları, yiyecek-içecek fiyatları, personelin tutumu ve en önemlisi reklam sürelerinden ötürü rahatsızlıklar yüksek sesle dile getirilmişti. Bu boykota sadık kalan isimlerden biriydim ki Cem Yılmaz'ın Ali Baba ve Yedi Cüceler filminden geçtiğimiz haftaya kadar sadece kardeşim çok istediği için arada Deadpool'a gitmiştim. Ali Baba ve Yedi Cüceler'de Cinemaximum'un reklamları bir saatten uzun sürünce salonda ayaklanma oldu ve çok sayıda insan filmi terk ederek bağırış çağırış içinde salonu terk etti. Rahatsızlığımı Twitter'dan da birkaç kez dile getirdim ve Cinemaximum yetkilileri tatmin edici olmayan uzun açıklamalardan başka bir geri dönüş yapmadı. Aylar sonra ilk sinema maceram Dağ II ile oldu ve anlatacak şeylerim var. Boykot konusuna gelince; neredeyse bir sene sonra en azından reklam süreleri makul sürelere indirgenmiş. Bir ritüel olarak yazının devamının ağır spoiler içerdiğini de belirtelim.

Vatansever adamım ben, ülkemi çok seviyorum, ülkeye katkı sağlamak için yapılabilecek daha farklı çok şey olduğunu bildiğim hâlde asker olmayı da vaktiyle çok istemiştim. Bu yaşıma geldim ve içimde hâlâ ukdedir asker olamamış olmak. Son birkaç yılda ülkede meydana gelen olaylardan sonra insanların kaçıp gitmeyi düşündüğü bu yerde ben inadına kalıp inadına mücadele etmeyi düşünenlerdenim. Hâl böyle olunca bu tarz filmleri de kaçırmamak farz oluyor. Dağ I'i de sinemada izlemiştim, çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Baştan sona kadar yapılabilecek çok fazla eleştirim de var ama bazı konularda biraz acımasız oluyoruz. Görsel ve ses efektleri konusunda Türk Sineması daha emekleme safhasını geçmiş değil. Büyük prodüksiyonlar, iyi tanıtımlar, pahalı kadrolar ve ekipmanlar her zaman görebildiğimiz şeyler değil. Bir sonraki aşamada daha iyilerini görebilmek için bazı şeylerin hakkını da vermek lazım. Bu noktada Dağ I'e de Alper Çağlar'ın çıraklık eseri diye bakmak sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Dağ I'de iki askerin hayatta kalma mücadelesini izlemiştik. Bunlardan Oğuz (Çağlar Ertuğrul), İstanbul'un kaymak tabakasında yetişmiş, pahalı giysileri, güzel kız arkadaşları, hareketli gençlik ortamları görmüş kısa dönem bir askerdir. Askerliği bedelli olarak yapma şansı varken ailesini karşısına alıp günlerini kışlada geçirmeyi tercih etmiş, kız arkadaşından ayrılmış, hatta ölüm riskini bile göz önünde bulundurmuştur. Bekir(Ufuk Bayraktar) ise Ankara'da yaşamış, hayatta pek gün yüzü görmemiş, Ankaralı Turgut hayranı, arıza bir heriftir ve uzun dönem askerdir. Oğuz'la birbirlerinden çok haz etmezler ama kader ikisini komutanlarıyla birlikte bir çatışmanın ortasında bırakır. Komutanları ölmüş, ikisi de ölüm pahasına birbirlerinin hayatını kurtarmayı göze almıştır. Bu olay ikisini yakınlaştırır fakat Bekir'in bacağından Oğuz'un da kulağından aldığı silah yaraları kalıcı olabilecek bedensel engellere yol açmıştır. Dağ II'de ise bu iki arkadaş bedensel engellerine rağmen Özel Kuvvetler'e girmek isterler ve başarırlar. Türkiye'nin resmi olarak içinde olmadığı bir operasyonla Irak'ta esir bulunan gazeteci Ceyda Balaban(Ahu Türkpençe)'ı kurtarma operasyonundadırlar. Film Ceyda Balaban'ın infaz edilmek üzereyken kurtarıldığı sahneyle başlayan ve yedi kişilik timin ülke topraklarına dönme çabasını konu alan birkaç günlük süreyi anlatıyor. İlk filmde olan flashbackler bu filmde de var ve eş zamanlı olarak askerlerin geçmişe yönelik hikâyelerini de takip edebiliyoruz. 

Türkler, devlet olma geleneğinin en somut gözlemlendiği toplumlardan bir tanesidir ki mevcut dünya düzeninin kurulduğu son yüzyıla kadar tarihi hep savaşlarla doludur. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları da askerdir örneğin. Bu ve bu gibi sebeplerle nüfusun önemli çoğunluğunda asker olma isteği, asker hayranlığı, askere saygı ve güven gibi duygular yoğunlukla gözlenir. Her ne kadar 15 Temmuz'un izlerini henüz üzerimizden atamamış olsak da bu kolay kolay değişmeyecek bir gerçektir. Modern Türk Ordusu'nun yapılanmasında da Bordo Bereliler diye adlandırılan Özel Kuvvetler biraz daha farklıdır. Bizim çocukluğumuzda adını yanlış hatırlamıyorsam Türk Yıldızları diye bir program vardı. Yüzleri blurlanmış şekilde Bordo Bereliler'in eğitimleri gösterilirdi. Keyifle izlerdik çoğumuz. Özel Kuvvetler ile ilgili Özel Kuvvetler Eski Komutanı Engin Alan da Oda Tv'ye yıllar önce verdiği bir röportajda "Bugün dünyanın en iyi özel kuvvetleri, SAR ve SAD komandoları Türklerdir. O çok çok büyük ülkelerin özel kuvvetlerini de biliyorum." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Komutanı olduğunu düşününce bu açıklama objektif değilmiş gibi gelebilir ama farklı bir soruya verdiği çok net bir cevap olduğu için doğru olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Burada anlattıklarım ile pek bağlantısı yok ama merak edenler röportajın tamamına bu linkten ulaşabilirler. Hâl böyleyken Özel Kuvvetler'e dair bir şeyler anlatılan bir filmde oldukça dikkat çekici olacaktı tabi. Bordo Bereliler'e dair bir senaryodan bahseden bir film zannediyorum ki Türk Sineması'nda bu kadar somut hiç yer almamıştı. Şüphesiz vizyon tarihi itibarı ile de 15 Temmuz'un hemen ardından gelmesi ve sürekli terör saldırılarına uyandığımız bu günlerde izlenme talebini arttırdı ve 2016 yılının da ülkede en çok izlenen filmi oldu. Açılım sürecinin gündemi meşgul ettiği dönemde de Nefes:Vatan Sağolsun oldukça ilgi görmüştü. 

Filmle ilgili beni rahatsız eden birkaç detay var fakat bunları anlatmak istemiyorum. Çok hoşuma giden noktalar var ve onları anlatacağım. Öncelikle sinemamızın bir türlü aşmayı başaramadığı silah sesi efektini çok iyi derecede çözmüşler. Kulağımı ırgalayan hiçbir silah sesi duymadım. İlk sahnede olaya direk aksiyonla başlamak filmi çok iyi bir noktaya getirmiş ki giriş sahnesinde başarılı bir aksiyonla başlayan filmlerin sonuna kadar seyircisini kendine kitlediği bir gerçek. Standartlarımızın çok üzerinde birkaç çekim açısı başarısı da var. En çok hoşuma giden Ceyda Balaban'ın kurtarıldığı sahnede militanlar yanında ölü yatarken kuş bakışı çekilen sahnesi idi. Hollywood aksiyonlarında çokça gördüğümüz soluksuz bırakan kesintisiz ve uzun süren aksiyon sahnelerine de çok başarılı örnekler var. Filmin sonundaki 20-25 dakikalık kısım tahmin ediyorum izleyen herkesin favorisidir. Flashback geçişleri de -özellikle ilk filme kıyasla- oldukça başarılıydı. Keskin nişancı olan Arif(Murat Arkın)'in atıştan önce okuduğu dizeler Hüseyin Nihâl Atsız'ın Kahramanların Ölümü adlı şiirinin dizeleriydi ki filmin ince detaylarına bariz bir derinlik kattığını söyleyebilirim. Puzzle birleşince ortaya çıkan tabloda Alper Çağlar'ın Milliyetçi olduğu sonucu çıkıyor ki Atsız'a gönderdiği derin selam oldukça hoşuma gitti. Filmin benim açımdan en vurucu ayrıntısı ise sonunda verdiği mesajdı: "Eleştir ama sev"

2016'da ülkece ve milletçe çok acı çektik, çok insan öldü, çok kan aktı, çok çocuk yetim ve öksüz kaldı, perişan olduk. Filmin bu döneme denk gelmesi de gişe başarısını etkiledi şüphesiz. Dağ II gaza getiren yapıda bir film. Rambo'yu izleyerek büyümüş bir jenerasyon gibi Dağ da devam edecek bir film serisi olursa muhtemelen bu ülkeye ait bir jenerasyon da asker olmak isteyecektir. Kısa vadede ise Top Gun'ın vaktiyle Amerikan Hava Kuvvetleri başvurularına sağladığı patlama gibi Özel Kuvvetler ve Özel Harekat'a da başvuru sayısı artacaktır diye düşünüyorum. Artmasa bile aday adaylarının fikirlerini güçlendirir en azından. Filmi mutlaka izleyin, hatta mümkünse vizyondan kalkmadan sinemada izleyin. Son olarak filmi izleyen arkadaşlar için Müslüm Baba'dan Affet geliyor.

12 Ağustos 2016 Cuma

Suits













Cem Yılmaz'ın gösterilerinden birinde "Stajyer" başlıklı bir bölüm vardır. Bilmeyenler aratarak rahatlıkla ulaşabilir ya da burayı tıklayabilirler. Cem Yılmaz'ın efsane tespitleri arasında benim için ilk sıralarda yer alır bu konu ve orada tam olarak bahsettiği "Hollywood Effect" içindeki avukatlık durumunu bize gani gani izlettiren bir dizi yazmak için buradayım. Suits şu an için altıncı sezonu hazırda devam eden Amerikan işi bir yapım. Ben ise beşinci sezonu bitirdim. Yazının içeriğinde spoiler olabileceğini hatırlatayım ama çok kafanıza takmayın, konunun ilerleyişi açısından kritik şeylerden bahsetmeyeceğim.

Olayı daha iyi anlatabilmek için ana karakterlerden birkaç kelime ile bahsetmek faydalı olabilir;

- Harvey Specter: Esas Oğlan
- Mike Ross: Esas Oğlan Jr.
- Jessica Pearson: Patron, hükümet gibi kadın
- Donna Paulsen: Esas Oğlan'ın sekreteri. Hınzır, zeki, işinin en iyisi, çekici
- Louis Litt: Esas Oğlan'ı kıskanır, duygusal, hep bir adım geride
- Rachel Zane: Esas Oğlan Jr.'ın yavuklusu, kendisi paralegal
Pearson Hardman: Geleneksel olarak sadece Harvard mezunlarını işe alan ülkenin en önemli hukuk şirketlerinden bir tanesi

Harvey Specter New York'un en önemli iş bitiricisi olarak ün salmış, kariyerinde hiçbir davayı kaybetmemiş, elinden geldiği kadar mahkemeye gitmeden karşı tarafla bir anlaşma yaparak olayları sonuçlandıran Harvard mezunu bir avukattır. Harvey'nin son derece yakışıklı bir görüntüsü, karizması yürürken paçasından akan bir tarzı, şoförlü ve Lexus marka bir arabası, imrenilecek bir dairesi, pahalı takım elbiseleri, düzgün bacaklı dolgun kalçalı kadınları vardır. Tevazu dışında bir kadının bir erkekten isteyebileceği ve bir erkeğin başka bir erkeği kıskanabileceği belki de her şeye sahiptir. Pearson Hardman şirketinde çalışan Harvey için artık kıdemli ortak olma zamanı gelmiştir. Kıdemli ortak olmanın kurallarından bir tanesi de kendisine yardımcı bir avukatı işe alma zorunluluğudur. Pearson Hardman kuralları gereği şirkette çalışan her avukat gibi Harvey'nin yeni yardımcısı da Harvard mezunu olmak zorundadır ve sekreteri Donna ile birlikte mülakat için bir otele giderler.

Mike Ross geçmişinde çok zor günleri geride bırakmış yirmili yaşlarında genç bir adamdır. Anne ve babasını çok küçük yaşta bir trafik kazasında kaybeden Mike'ı büyükannesi büyütmüştür. En yakın arkadaşı başını çok fazla belaya sokan, Mike'ı da bir şekilde peşinden sürükleyen, pek güvenilmeyecek bir adamdır. En önemli özelliği fotografik hafızası olan Mike, koca bir kitabı tek okuyuşta ezberleyecek kadar üst düzey bir beyne sahiptir. Bu yeteneğini başka insanların yerine para karşılığı LSAT sınavına girmek gibi yasalara aykırı şeyler yapmak için kullanır. Gündelik işlerle geçimini sağlayıp, hayatı takılarak yaşayan Mike, günün birinde en yakın arkadaşı Trevor'ın isteğiyle bir çanta dolusu uyuşturucuyu alıcısına satmak için bir otele gider. Kendilerini kamufle eden polisleri son anda fark eder ve kaçmaya başlar.

Aşırı dozda zeka sahibi sekreter kızımız Donna, adayları birer birer Muhteşem Harvey Specter'ın odasına gönderirken daha ilk bakışta anlayıp Harvey'e olur veya olmaz şeklinde bir işaret yapmaktadır. Adaylar sırası ile girip çıkarken polisten kaçan Mike Ross tesadüfen Donna ile karşı karşıya gelir. Birkaç cümle ile kendini belli eder ve Harvey'nin yanına görüşmeye giderken Donna çoktan "adamımız bu" işaretini Harvey'e çakmıştır bile. Mike odaya girer girmez önce bir çanta dolusu uyuşturucusunu Harvey'nin önünde yanlışlıkla açık ederek başladığı görüşmede Harvard mezunu bir avukat olmadığını ama fotografik hafızası olduğunu daha da önemlisi özel ilgi alanı olan hukuk ile ilgili bütün kitapları yalayıp yuttuğunu Harvey'e kolaylıkla ispat eder. Harvey bundan oldukça etkilenir ama Harvard mezunu olmak bir yana herhangi bir hukuk fakültesi mezunu bile olmayan bir adamı yanına avukat diye alması ve ülkenin en itibarlı hukuk şirketlerinden birine yerleştirmesi olası değildir. Bu noktada ikisi birlikte hayatları boyunca peşlerini bırakmayacak ve belki de günün birinde her şeylerine bedel olacak bir kumar oynamaya karar verirler. Mike Ross'a sahte bir Harvard diploması ve bir hacker aracılığı ile yine Harvard'a ait bir transkript ayarlarlar. İşte bütün hikâye böyle başlar.

Harvey ve Mike mükemmel bir ikiliye dönüşürler. Zaten şehrin en önemli iş bitiricisi olan Harvey en az kendisi kadar kusursuz bir yardımcı bulmuştur. Fakat oynadıkları bu kumarın önünde çok fazla engel vardır. Şirketin yardımcı avukatlardan sorumlu ortağı Louis bunlardan biridir. Finans konularında uzman olan Louis, duygularıyla hareket eden ve duygularını belli etmekten kendini alıkoyamayan, Pearson Hardman'a mutlak sadakat ile bağlı fakat en önemlisi Harvey'i çok kıskanan bir adamdır. Dolayısıyla daha ilk günden itibaren yardımcısı Mike'ın üzerine oynamaya başlar. Şirketin sahibi Jessica pek çok ilki başarmış, dişiyle tırnağıyla kazıyarak bu şirketin sahibi olmuş, kararlı bir patrondur ve Mike'ın sırrını öğrendiği anda söz konusu Harvey bile olsa şüphesiz buna müsaade etmeyecektir. Şirkette paralegal olarak çalışan Rachel'a Mike'ın âşık olması, kıskanç kankası Trevor ve ağzına kadar Harvard mezunu avukat ile dolu bir şirkette çalışıyor olması Mike ile Harvey'nin bu sırrı saklamasının önündeki diğer zorluklardır.

Suits ile ilgili benim övgüyle özellikle bahsetmek istediğim iki konu var. Bunlardan ilki karakter ve oyuncular. Casting işini her kim yapmışsa dizideki ana ve yan karakterlerin hemen hepsi çok başarılı. Özellikle Louis Litt karakteri ve karakteri oynayan Rick Hoffman bugüne kadar izlediğim en mükemmel seçimlerden bir tanesi. Yürüyüşü, mimikleri, konuşması, komikliği kısacası her şeyi ayrı bir mükemmel. İkinci konu ise müzik seçimleri. Sahnelerin gediğine oturan çok başarılı şarkılar seçilmiş. Bunlardan birkaç tanesini paylaşmak isterim ki ilk sırada The Heavy - How You Like Me Now var bir ikincisi için de The Scientist - Tyler Ward feat. Lindsey Starling & Kina Grannis dinlenebilir. Bunlar şu an ilk etapta aklıma gelen ikisi ama diziyi izlerken hemen her bölüm Shazam açtığımı belirtmeliyim. New York taraflarında var olan büyük bir şirket, beyaz yakalılar, o şirketteki beyaz yakalıların ihtiras rüzgârları gibi detaylar da olayı çekici kılan pembe dizi boyutu için örnekler. Diziyle alakalı en olumsuz eleştirim ise Harvey Specter'ın kusursuzluğunun fazla stabil kalmasıydı. Sezonlar ilerledikçe Mike'ın yükselişe geçtiğini ve Harvey'nin birazcık geri plana çekildiğini gördük ama çok kısıtlı bir geri çekilmeydi. Ta ki beşinci sezona kadar. Beşinci sezonda Muhteşem Harvey Specter'ın da nihayetinde bir insan olduğunu görebildik ve şu ana kadar en beğendiğim sezon da beşinci sezondu.

İzlerken Cem Yılmaz'ın bahsettiği o "Hollywood Effect" gazına gelip avukat olma planları yapmak doğru olmayabilir tabi. Şüphesiz ki Amerikan'ın sahip olduğu hukuk sistemi bizimkinden çok farklı. Belki Amerika'da da avukatlık yapmak hiçbir zaman Suits'te göründüğü kadar görkemli olmayabilir. Hatta Türkiye'deki hukuk sistemiyle bağdaşmadığı için diziyi izlemekten bir süre sonra vazgeçmiş bir avukat arkadaşım bile var. Aslında diziyi izlerken akışa bırakıp keyif almak varken sisteme takılmak çok doğru değil. Sonuçta diziler, filmler ve kitaplar çoğunlukla insanı gerçeklerden koparan şeyler ve bu yüzden bu kadar çekici. 

Suits, bu topraklardan bakıldığı zaman biraz gaz verme dizisine dönüşebilir aslında. Ülkemizdeki 14-15 yaş grubu çocuklarına izlettirilir ise önemli bir kısmı Harvard Hukuk Fakültesi'ni kendisine hedef bile koyabilir. Bunun dışında da yaşanan hayatlar açısından oldukça parıltılı görünümü olan bir yapım. Aslında durumu tam ifade edebilmek adına bizim ülkeden bir örnek vermek istiyorum ama bir meslek dalı üzerinden beyaz yaka hayatı anlatan bir yerli dizi şu an aklıma gelmedi. Keyifli vakit geçireceğiniz, sürükleyici, kendini merak ettiren bir dizi Suits ve izlemeniz şiddetle tavsiyedir. İyi seyirler.