18 Temmuz 2017 Salı

Nutuk


















Son bir yıldır Cumhuriyet Tarihi ve Atatürk'ü büyük bir ilgiyle okuyup araştırıyorum. Bu süreçte Nutuk'u es geçmek olmazdı. Pek çok farklı baskısı mevcut piyasada ve bir gün eve dönüş yolunda kendimi kitapçıda bulduğumdan araştırma yapma şansım olmadı. O yüzden idefix'te en çok satanlar listesinde gördüğüm, kapak resmini gördüğünüz İş Bankası Kültür Yayınları kopyasını edinerek okudum. ATASE başta olmak üzere bazı arşivlerden fotoğraflar mevcut kitapta ve dili de bugün kullanmakta olduğumuz kelimeler ile revize edilerek güzel bir baskı yapılmış. Anlaşılır olması açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Ülkenin eğitim sistemi malumunuz üzere perişan vaziyette ki kendi adıma bu ülkenin en büyük sorununun ülke tarihi boyunca bir türlü oturtulamamış, başarıya ulaşmamış ve bence en önemlisi istikrar sağlanamamış olan eğitim sistemi olduğunu düşünürüm. Hatta bununla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı diye bir devlet kurumumuz var. Üniversite yıllarında yarı zamanlı olarak turizm işiyle uğraştığım dönemde bu kurumun bir toplantısında çalışmıştım. Almanya, Belçika ve Hollanda'da toplumda söz sahibi olan Türklerin katıldığı bir sempozyumdu. Doktorlar, avukatlar, mühendisler... Otelden havaalanına transferi olan, Belçika'da yaşayan bir hanımefendi ile yarım saat kadar sohbet etme fırsatımız olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam doktordu. Kendisi de eşi de Belçika'da doğmuş ve yetişmiş birer Türk idi. Belçika'da son dönemde ırkçılık hareketlerinin hızlandığından ve artık eskisi kadar rahat olmadıklarından bahsetmişti. Türkiye'ye geri dönüş planlarını sorduğum zaman, bunu sürekli düşündüklerini fakat iki çocuğunun eğitiminden vazgeçemediğini, Türkiye'de eğitim sisteminin ne kadar sıkıntılı olduğundan bahsetmişti. En basit şekli ile bir örnek vermek gerekirse Türkiye'de üniversite mezunu bir insan 10-15 sene kadar İngilizce eğitimi görüyor. Ben ilköğretimin ilk senesinde başlayıp üniversiteden mezun olana kadar görenlerdenim. Ne kadar İngilizce bildiğimiz konusunda ise takdir sizindir.

Eğitim sisteminden Tarih dersi de nasibini aldı elbette. Atatürk, Samsun'a çıktı. Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongreleri, Ankara'ya geldi Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı, savaşta Yunan'ı denize döktük... Okuduğu okulların, annesinin ve babasının fotoğrafları her kitapta vardı zaten ki artık ezberimizdedir. İsmet İnönü, Kâzım Karabekir gibi isimlerle uzayıp giden silah arkadaşları listesini de biliriz ama çok detaylı değil. Meclisi açtı da elini kolunu sallayarak Ankara'ya gelerek "tamam, açtım bitti" deyince oldu mu bu iş? İşte bu ve bunun gibi daha pek çok detayı bilmek için okul eğitimi son derece yetersiz kalmıştı maalesef. En azından bizim zamanımızda öyleydi. Öğrenmek için birinci ağızdan bunları okumak gerekliydi ve Nutuk bu konuda sahip olunabilecek en önemli kaynak şüphesiz.

Nutuk, Atatürk'ün kaleminden yazılmış ve yine kendisi tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının ikinci kurultayında okunmuştur. 36,5 saat boyunca devam eden bu okuma 15 Ekim 1927 tarihinde başlamış, 20 Ekim 1927 tarihinde son bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılmış olan bu okuma yerli ve yabancı pek çok basın mensubu tarafından da takip edilmiştir. "1919 yılı Mayısı'nın 19. günü Samsun'a çıktım." diyerek başlıyor metnine ve hilafetin kaldırıldığı döneme kadar gelen süreci anlatarak, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile son buluyor. Güvenilir olmayan bir kaynaktan edindiğim bir bilgiye göre bu konuşma metni ilk olarak 1927 yılında biri asıl metin diğeri ise belgeler olmak üzere iki cilt olarak basılıyor. O dönemde Harf İnkılabı henüz yapılmadığı için Arapça harflerle baskı yapılıyor. Harf İnkılabı kabul edildikten okunması zorlaştığı için 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üç cilt olarak tekrar basılıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise çok farklı şekilleri ile bulmak mümkün. Dilinin sadeleştirilmiş olan baskılarından tutun, daha küçük yaştaki okuyucular için derlenmiş olanlarına kadar pek çok türde bulabilirsiniz. 

Nutuk'ta benim öğrendiğim en önemli detay, silahlı savaş haricinde kalan mücadelenin en az silahlı mücadele kadar çetin geçtiği. İktidar savaşları, sert muhalif çıkışlar, ihanetler... Atatürk'ün meclis başkanı seçilmesini engellemek için aday olacak kişinin Anadolu'da doğması veya Anadolu'da bir şehirde en az beş sene geçirmiş olmasının önerilmesi, Çerkez Ethem'in yaptıkları, Cumhuriyet fikrinin en yakınlarında bile yarattığı rahatsızlık, Yunan'a taarruzdan bir gece önce kendini Ankara'da göstermek için bir davet düzenlemiş gibi yapan üstün zekası, Lozan Antlaşması için görüşmelere İsmet İnönü'nün gitmesini istemesi üzerine karşılaştıkları... Bunlar gibi uzayıp gidecek uzunca bir mücadele listesi anlatılıyor ve yazımın en başında söylediğim gibi olanları birinci ağızdan okuduğunuz için kusursuz bir kaynak konumunda.

Atatürk ile ilgili konularda tarafsız kalamıyorum. Çünkü hayranım ona fakat hayranlığım bu ülkenin kurucusu olması, hayatının bir adanmışlık ile cephelerde başarılarla geçmesi, başta hukuk ve ekonomi olmak üzere yaptığı devrimler, inanılmaz zekası gibi detaylardan çok öte. İhanetin kol gezdiği yerde ağzını bu kadar sıkı tutabilmiş olmasına hayranım, planlama yeteneğine hayranım, temsil etmeyi başarabildiği insan kitlesinin büyüklüğüne hayranım, Hintli bir diplomata Atatürk'ü tanıyıp tanımadığını sorduğumda "elbette tanıyorum bütün dünya tanıyor" diye aldığım cevaba hayranım, hayatı cephelerde geçmiş olmasına rağmen sadece kayıtlı olarak yaklaşık 4000 kitap okumuş olmasına hayranım ve en önemlisi önünde hiçbir engelin duramadığı, hayalperestlikten uzak, müthiş kararlılığına hayranım. Biraz daha okudukça, biraz daha araştırdıkça, daha derinlere indikçe bu hayranlığım katlanarak artıyor. Nutuk ile başlayarak onu daha çok okumak, daha çok araştırmak, daha çok bilmek gerekir diye düşünüyorum. Atatürk'ü sevmek, onun izinden gitmek hepimize yeter, herkese yeter. Nutuk'u mutlaka okuyun. En azından bugünlere kolay gelmedik lafının bir klişeden ibaret olmadığını öğrenmiş olursunuz.

30 Aralık 2016 Cuma

Dağ II













Yaklaşık bir sene önce Cinemaximum başta olmak üzere sinema salonlarına gidip film izlemek adına sosyal medyada bir boykot başlamıştı. Bilet fiyatları, yiyecek-içecek fiyatları, personelin tutumu ve en önemlisi reklam sürelerinden ötürü rahatsızlıklar yüksek sesle dile getirilmişti. Bu boykota sadık kalan isimlerden biriydim ki Cem Yılmaz'ın Ali Baba ve Yedi Cüceler filminden geçtiğimiz haftaya kadar sadece kardeşim çok istediği için arada Deadpool'a gitmiştim. Ali Baba ve Yedi Cüceler'de Cinemaximum'un reklamları bir saatten uzun sürünce salonda ayaklanma oldu ve çok sayıda insan filmi terk ederek bağırış çağırış içinde salonu terk etti. Rahatsızlığımı Twitter'dan da birkaç kez dile getirdim ve Cinemaximum yetkilileri tatmin edici olmayan uzun açıklamalardan başka bir geri dönüş yapmadı. Aylar sonra ilk sinema maceram Dağ II ile oldu ve anlatacak şeylerim var. Boykot konusuna gelince; neredeyse bir sene sonra en azından reklam süreleri makul sürelere indirgenmiş. Bir ritüel olarak yazının devamının ağır spoiler içerdiğini de belirtelim.

Vatansever adamım ben, ülkemi çok seviyorum, ülkeye katkı sağlamak için yapılabilecek daha farklı çok şey olduğunu bildiğim hâlde asker olmayı da vaktiyle çok istemiştim. Bu yaşıma geldim ve içimde hâlâ ukdedir asker olamamış olmak. Son birkaç yılda ülkede meydana gelen olaylardan sonra insanların kaçıp gitmeyi düşündüğü bu yerde ben inadına kalıp inadına mücadele etmeyi düşünenlerdenim. Hâl böyle olunca bu tarz filmleri de kaçırmamak farz oluyor. Dağ I'i de sinemada izlemiştim, çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Baştan sona kadar yapılabilecek çok fazla eleştirim de var ama bazı konularda biraz acımasız oluyoruz. Görsel ve ses efektleri konusunda Türk Sineması daha emekleme safhasını geçmiş değil. Büyük prodüksiyonlar, iyi tanıtımlar, pahalı kadrolar ve ekipmanlar her zaman görebildiğimiz şeyler değil. Bir sonraki aşamada daha iyilerini görebilmek için bazı şeylerin hakkını da vermek lazım. Bu noktada Dağ I'e de Alper Çağlar'ın çıraklık eseri diye bakmak sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Dağ I'de iki askerin hayatta kalma mücadelesini izlemiştik. Bunlardan Oğuz (Çağlar Ertuğrul), İstanbul'un kaymak tabakasında yetişmiş, pahalı giysileri, güzel kız arkadaşları, hareketli gençlik ortamları görmüş kısa dönem bir askerdir. Askerliği bedelli olarak yapma şansı varken ailesini karşısına alıp günlerini kışlada geçirmeyi tercih etmiş, kız arkadaşından ayrılmış, hatta ölüm riskini bile göz önünde bulundurmuştur. Bekir(Ufuk Bayraktar) ise Ankara'da yaşamış, hayatta pek gün yüzü görmemiş, Ankaralı Turgut hayranı, arıza bir heriftir ve uzun dönem askerdir. Oğuz'la birbirlerinden çok haz etmezler ama kader ikisini komutanlarıyla birlikte bir çatışmanın ortasında bırakır. Komutanları ölmüş, ikisi de ölüm pahasına birbirlerinin hayatını kurtarmayı göze almıştır. Bu olay ikisini yakınlaştırır fakat Bekir'in bacağından Oğuz'un da kulağından aldığı silah yaraları kalıcı olabilecek bedensel engellere yol açmıştır. Dağ II'de ise bu iki arkadaş bedensel engellerine rağmen Özel Kuvvetler'e girmek isterler ve başarırlar. Türkiye'nin resmi olarak içinde olmadığı bir operasyonla Irak'ta esir bulunan gazeteci Ceyda Balaban(Ahu Türkpençe)'ı kurtarma operasyonundadırlar. Film Ceyda Balaban'ın infaz edilmek üzereyken kurtarıldığı sahneyle başlayan ve yedi kişilik timin ülke topraklarına dönme çabasını konu alan birkaç günlük süreyi anlatıyor. İlk filmde olan flashbackler bu filmde de var ve eş zamanlı olarak askerlerin geçmişe yönelik hikâyelerini de takip edebiliyoruz. 

Türkler, devlet olma geleneğinin en somut gözlemlendiği toplumlardan bir tanesidir ki mevcut dünya düzeninin kurulduğu son yüzyıla kadar tarihi hep savaşlarla doludur. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları da askerdir örneğin. Bu ve bu gibi sebeplerle nüfusun önemli çoğunluğunda asker olma isteği, asker hayranlığı, askere saygı ve güven gibi duygular yoğunlukla gözlenir. Her ne kadar 15 Temmuz'un izlerini henüz üzerimizden atamamış olsak da bu kolay kolay değişmeyecek bir gerçektir. Modern Türk Ordusu'nun yapılanmasında da Bordo Bereliler diye adlandırılan Özel Kuvvetler biraz daha farklıdır. Bizim çocukluğumuzda adını yanlış hatırlamıyorsam Türk Yıldızları diye bir program vardı. Yüzleri blurlanmış şekilde Bordo Bereliler'in eğitimleri gösterilirdi. Keyifle izlerdik çoğumuz. Özel Kuvvetler ile ilgili Özel Kuvvetler Eski Komutanı Engin Alan da Oda Tv'ye yıllar önce verdiği bir röportajda "Bugün dünyanın en iyi özel kuvvetleri, SAR ve SAD komandoları Türklerdir. O çok çok büyük ülkelerin özel kuvvetlerini de biliyorum." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Komutanı olduğunu düşününce bu açıklama objektif değilmiş gibi gelebilir ama farklı bir soruya verdiği çok net bir cevap olduğu için doğru olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Burada anlattıklarım ile pek bağlantısı yok ama merak edenler röportajın tamamına bu linkten ulaşabilirler. Hâl böyleyken Özel Kuvvetler'e dair bir şeyler anlatılan bir filmde oldukça dikkat çekici olacaktı tabi. Bordo Bereliler'e dair bir senaryodan bahseden bir film zannediyorum ki Türk Sineması'nda bu kadar somut hiç yer almamıştı. Şüphesiz vizyon tarihi itibarı ile de 15 Temmuz'un hemen ardından gelmesi ve sürekli terör saldırılarına uyandığımız bu günlerde izlenme talebini arttırdı ve 2016 yılının da ülkede en çok izlenen filmi oldu. Açılım sürecinin gündemi meşgul ettiği dönemde de Nefes:Vatan Sağolsun oldukça ilgi görmüştü. 

Filmle ilgili beni rahatsız eden birkaç detay var fakat bunları anlatmak istemiyorum. Çok hoşuma giden noktalar var ve onları anlatacağım. Öncelikle sinemamızın bir türlü aşmayı başaramadığı silah sesi efektini çok iyi derecede çözmüşler. Kulağımı ırgalayan hiçbir silah sesi duymadım. İlk sahnede olaya direk aksiyonla başlamak filmi çok iyi bir noktaya getirmiş ki giriş sahnesinde başarılı bir aksiyonla başlayan filmlerin sonuna kadar seyircisini kendine kitlediği bir gerçek. Standartlarımızın çok üzerinde birkaç çekim açısı başarısı da var. En çok hoşuma giden Ceyda Balaban'ın kurtarıldığı sahnede militanlar yanında ölü yatarken kuş bakışı çekilen sahnesi idi. Hollywood aksiyonlarında çokça gördüğümüz soluksuz bırakan kesintisiz ve uzun süren aksiyon sahnelerine de çok başarılı örnekler var. Filmin sonundaki 20-25 dakikalık kısım tahmin ediyorum izleyen herkesin favorisidir. Flashback geçişleri de -özellikle ilk filme kıyasla- oldukça başarılıydı. Keskin nişancı olan Arif(Murat Arkın)'in atıştan önce okuduğu dizeler Hüseyin Nihâl Atsız'ın Kahramanların Ölümü adlı şiirinin dizeleriydi ki filmin ince detaylarına bariz bir derinlik kattığını söyleyebilirim. Puzzle birleşince ortaya çıkan tabloda Alper Çağlar'ın Milliyetçi olduğu sonucu çıkıyor ki Atsız'a gönderdiği derin selam oldukça hoşuma gitti. Filmin benim açımdan en vurucu ayrıntısı ise sonunda verdiği mesajdı: "Eleştir ama sev"

2016'da ülkece ve milletçe çok acı çektik, çok insan öldü, çok kan aktı, çok çocuk yetim ve öksüz kaldı, perişan olduk. Filmin bu döneme denk gelmesi de gişe başarısını etkiledi şüphesiz. Dağ II gaza getiren yapıda bir film. Rambo'yu izleyerek büyümüş bir jenerasyon gibi Dağ da devam edecek bir film serisi olursa muhtemelen bu ülkeye ait bir jenerasyon da asker olmak isteyecektir. Kısa vadede ise Top Gun'ın vaktiyle Amerikan Hava Kuvvetleri başvurularına sağladığı patlama gibi Özel Kuvvetler ve Özel Harekat'a da başvuru sayısı artacaktır diye düşünüyorum. Artmasa bile aday adaylarının fikirlerini güçlendirir en azından. Filmi mutlaka izleyin, hatta mümkünse vizyondan kalkmadan sinemada izleyin. Son olarak filmi izleyen arkadaşlar için Müslüm Baba'dan Affet geliyor.

12 Ağustos 2016 Cuma

Suits













Cem Yılmaz'ın gösterilerinden birinde "Stajyer" başlıklı bir bölüm vardır. Bilmeyenler aratarak rahatlıkla ulaşabilir ya da burayı tıklayabilirler. Cem Yılmaz'ın efsane tespitleri arasında benim için ilk sıralarda yer alır bu konu ve orada tam olarak bahsettiği "Hollywood Effect" içindeki avukatlık durumunu bize gani gani izlettiren bir dizi yazmak için buradayım. Suits şu an için altıncı sezonu hazırda devam eden Amerikan işi bir yapım. Ben ise beşinci sezonu bitirdim. Yazının içeriğinde spoiler olabileceğini hatırlatayım ama çok kafanıza takmayın, konunun ilerleyişi açısından kritik şeylerden bahsetmeyeceğim.

Olayı daha iyi anlatabilmek için ana karakterlerden birkaç kelime ile bahsetmek faydalı olabilir;

- Harvey Specter: Esas Oğlan
- Mike Ross: Esas Oğlan Jr.
- Jessica Pearson: Patron, hükümet gibi kadın
- Donna Paulsen: Esas Oğlan'ın sekreteri. Hınzır, zeki, işinin en iyisi, çekici
- Louis Litt: Esas Oğlan'ı kıskanır, duygusal, hep bir adım geride
- Rachel Zane: Esas Oğlan Jr.'ın yavuklusu, kendisi paralegal
Pearson Hardman: Geleneksel olarak sadece Harvard mezunlarını işe alan ülkenin en önemli hukuk şirketlerinden bir tanesi

Harvey Specter New York'un en önemli iş bitiricisi olarak ün salmış, kariyerinde hiçbir davayı kaybetmemiş, elinden geldiği kadar mahkemeye gitmeden karşı tarafla bir anlaşma yaparak olayları sonuçlandıran Harvard mezunu bir avukattır. Harvey'nin son derece yakışıklı bir görüntüsü, karizması yürürken paçasından akan bir tarzı, şoförlü ve Lexus marka bir arabası, imrenilecek bir dairesi, pahalı takım elbiseleri, düzgün bacaklı dolgun kalçalı kadınları vardır. Tevazu dışında bir kadının bir erkekten isteyebileceği ve bir erkeğin başka bir erkeği kıskanabileceği belki de her şeye sahiptir. Pearson Hardman şirketinde çalışan Harvey için artık kıdemli ortak olma zamanı gelmiştir. Kıdemli ortak olmanın kurallarından bir tanesi de kendisine yardımcı bir avukatı işe alma zorunluluğudur. Pearson Hardman kuralları gereği şirkette çalışan her avukat gibi Harvey'nin yeni yardımcısı da Harvard mezunu olmak zorundadır ve sekreteri Donna ile birlikte mülakat için bir otele giderler.

Mike Ross geçmişinde çok zor günleri geride bırakmış yirmili yaşlarında genç bir adamdır. Anne ve babasını çok küçük yaşta bir trafik kazasında kaybeden Mike'ı büyükannesi büyütmüştür. En yakın arkadaşı başını çok fazla belaya sokan, Mike'ı da bir şekilde peşinden sürükleyen, pek güvenilmeyecek bir adamdır. En önemli özelliği fotografik hafızası olan Mike, koca bir kitabı tek okuyuşta ezberleyecek kadar üst düzey bir beyne sahiptir. Bu yeteneğini başka insanların yerine para karşılığı LSAT sınavına girmek gibi yasalara aykırı şeyler yapmak için kullanır. Gündelik işlerle geçimini sağlayıp, hayatı takılarak yaşayan Mike, günün birinde en yakın arkadaşı Trevor'ın isteğiyle bir çanta dolusu uyuşturucuyu alıcısına satmak için bir otele gider. Kendilerini kamufle eden polisleri son anda fark eder ve kaçmaya başlar.

Aşırı dozda zeka sahibi sekreter kızımız Donna, adayları birer birer Muhteşem Harvey Specter'ın odasına gönderirken daha ilk bakışta anlayıp Harvey'e olur veya olmaz şeklinde bir işaret yapmaktadır. Adaylar sırası ile girip çıkarken polisten kaçan Mike Ross tesadüfen Donna ile karşı karşıya gelir. Birkaç cümle ile kendini belli eder ve Harvey'nin yanına görüşmeye giderken Donna çoktan "adamımız bu" işaretini Harvey'e çakmıştır bile. Mike odaya girer girmez önce bir çanta dolusu uyuşturucusunu Harvey'nin önünde yanlışlıkla açık ederek başladığı görüşmede Harvard mezunu bir avukat olmadığını ama fotografik hafızası olduğunu daha da önemlisi özel ilgi alanı olan hukuk ile ilgili bütün kitapları yalayıp yuttuğunu Harvey'e kolaylıkla ispat eder. Harvey bundan oldukça etkilenir ama Harvard mezunu olmak bir yana herhangi bir hukuk fakültesi mezunu bile olmayan bir adamı yanına avukat diye alması ve ülkenin en itibarlı hukuk şirketlerinden birine yerleştirmesi olası değildir. Bu noktada ikisi birlikte hayatları boyunca peşlerini bırakmayacak ve belki de günün birinde her şeylerine bedel olacak bir kumar oynamaya karar verirler. Mike Ross'a sahte bir Harvard diploması ve bir hacker aracılığı ile yine Harvard'a ait bir transkript ayarlarlar. İşte bütün hikâye böyle başlar.

Harvey ve Mike mükemmel bir ikiliye dönüşürler. Zaten şehrin en önemli iş bitiricisi olan Harvey en az kendisi kadar kusursuz bir yardımcı bulmuştur. Fakat oynadıkları bu kumarın önünde çok fazla engel vardır. Şirketin yardımcı avukatlardan sorumlu ortağı Louis bunlardan biridir. Finans konularında uzman olan Louis, duygularıyla hareket eden ve duygularını belli etmekten kendini alıkoyamayan, Pearson Hardman'a mutlak sadakat ile bağlı fakat en önemlisi Harvey'i çok kıskanan bir adamdır. Dolayısıyla daha ilk günden itibaren yardımcısı Mike'ın üzerine oynamaya başlar. Şirketin sahibi Jessica pek çok ilki başarmış, dişiyle tırnağıyla kazıyarak bu şirketin sahibi olmuş, kararlı bir patrondur ve Mike'ın sırrını öğrendiği anda söz konusu Harvey bile olsa şüphesiz buna müsaade etmeyecektir. Şirkette paralegal olarak çalışan Rachel'a Mike'ın âşık olması, kıskanç kankası Trevor ve ağzına kadar Harvard mezunu avukat ile dolu bir şirkette çalışıyor olması Mike ile Harvey'nin bu sırrı saklamasının önündeki diğer zorluklardır.

Suits ile ilgili benim övgüyle özellikle bahsetmek istediğim iki konu var. Bunlardan ilki karakter ve oyuncular. Casting işini her kim yapmışsa dizideki ana ve yan karakterlerin hemen hepsi çok başarılı. Özellikle Louis Litt karakteri ve karakteri oynayan Rick Hoffman bugüne kadar izlediğim en mükemmel seçimlerden bir tanesi. Yürüyüşü, mimikleri, konuşması, komikliği kısacası her şeyi ayrı bir mükemmel. İkinci konu ise müzik seçimleri. Sahnelerin gediğine oturan çok başarılı şarkılar seçilmiş. Bunlardan birkaç tanesini paylaşmak isterim ki ilk sırada The Heavy - How You Like Me Now var bir ikincisi için de The Scientist - Tyler Ward feat. Lindsey Starling & Kina Grannis dinlenebilir. Bunlar şu an ilk etapta aklıma gelen ikisi ama diziyi izlerken hemen her bölüm Shazam açtığımı belirtmeliyim. New York taraflarında var olan büyük bir şirket, beyaz yakalılar, o şirketteki beyaz yakalıların ihtiras rüzgârları gibi detaylar da olayı çekici kılan pembe dizi boyutu için örnekler. Diziyle alakalı en olumsuz eleştirim ise Harvey Specter'ın kusursuzluğunun fazla stabil kalmasıydı. Sezonlar ilerledikçe Mike'ın yükselişe geçtiğini ve Harvey'nin birazcık geri plana çekildiğini gördük ama çok kısıtlı bir geri çekilmeydi. Ta ki beşinci sezona kadar. Beşinci sezonda Muhteşem Harvey Specter'ın da nihayetinde bir insan olduğunu görebildik ve şu ana kadar en beğendiğim sezon da beşinci sezondu.

İzlerken Cem Yılmaz'ın bahsettiği o "Hollywood Effect" gazına gelip avukat olma planları yapmak doğru olmayabilir tabi. Şüphesiz ki Amerikan'ın sahip olduğu hukuk sistemi bizimkinden çok farklı. Belki Amerika'da da avukatlık yapmak hiçbir zaman Suits'te göründüğü kadar görkemli olmayabilir. Hatta Türkiye'deki hukuk sistemiyle bağdaşmadığı için diziyi izlemekten bir süre sonra vazgeçmiş bir avukat arkadaşım bile var. Aslında diziyi izlerken akışa bırakıp keyif almak varken sisteme takılmak çok doğru değil. Sonuçta diziler, filmler ve kitaplar çoğunlukla insanı gerçeklerden koparan şeyler ve bu yüzden bu kadar çekici. 

Suits, bu topraklardan bakıldığı zaman biraz gaz verme dizisine dönüşebilir aslında. Ülkemizdeki 14-15 yaş grubu çocuklarına izlettirilir ise önemli bir kısmı Harvard Hukuk Fakültesi'ni kendisine hedef bile koyabilir. Bunun dışında da yaşanan hayatlar açısından oldukça parıltılı görünümü olan bir yapım. Aslında durumu tam ifade edebilmek adına bizim ülkeden bir örnek vermek istiyorum ama bir meslek dalı üzerinden beyaz yaka hayatı anlatan bir yerli dizi şu an aklıma gelmedi. Keyifli vakit geçireceğiniz, sürükleyici, kendini merak ettiren bir dizi Suits ve izlemeniz şiddetle tavsiyedir. İyi seyirler.

24 Haziran 2016 Cuma

Vikings


















Dizilerle pek aram yoktur. Finalini gördüğüm tek yabancı dizi Breaking Bad mesela. Diziye harcanan süre içerisinde okunabilecek kitapları, izlenebilecek filmleri düşündükçe daha da uzaklaşmışımdır hep ama son dönemde biraz farklı ilerliyorum. Çok sayıda dizi takip etmeye başladım ki bunlardan ilgimi en çok çeken Vikings'i yazmak istedim. Dizinin dördüncü sezonu henüz bitti ve artık beşinci sezonu büyük merakla bekliyoruz. Patronumun Sense8, Shameless, Da Vinci's Demons gibi dizilerle birlikte bana ısrarla önerdiği dizilerden Vikings. Bu konuda çok şanslıyım. Dizilerden, filmlerden, kitaplardan konuşabildiğim, tavsiye edebildiğim ve tavsiyesini dinleyebildiğim bir patronum var ki herkese nasip olmaz. Özellikle günde dokuz saatinizi birlikte geçirdiğinizi düşününce şansın boyutu çok daha anlaşılır oluyor. Yazıya başlamadan önce çok kritik olmasa da yüzeysel olarak spoiler içereceğini hatırlatmak isterim. 

Vikings, isminden tahmin edilmesi zor olmayacak şekilde tarih boyunca çok merak edilmiş, saygı duyulmuş, pek çok ülkede pek çok dalda konu olmuş, bugünkü İskandinav Ülkeleri'nde yaşayan insanların ataları olan Vikingler'den bahsediyor. Dizinin omurgasında Vikingler'in savaşçı kralı Ragnar Lothbrok var. Ragnar, IX. Yüzyıl döneminde İngiltere ve Fransa'ya yaptığı akınlarla Avrupa'ya korku salmış bir Viking kralı. Dizinin başında Ragnar bir çiftçi ve savaşçıdır. Vikingler, yılın belli döneminde gidebilecekleri noktalara seferler düzenliyorlar ki bu noktalar mesafe ve iklimsel koşullar açısından bugünkü tabirle daha garanti görülen yerlerdir. Ragnar açık denizlerde yön bulmanın bir yöntemini öğrenir. Bu şekilde İngiltere'ye sefer düzenleyebileceklerini ve daha fazla ganimetle dönebileceklerini düşünür fakat fikirleri Lord'un pek hoşuna gitmez. Ragnar, izinsiz olarak bir grup savaşçıyı da yanına alarak İngiltere'ye bir sefer düzenler ve korumasız bir kiliseyi yağmalayarak çok değerli ganimetlerle geri döner. Hikâye bu tema üzerinden yönünü bulur ve Ragnar ile birlikte yükselir. 

Söz konusu bir dönem dizisi olduğu zaman hikâyeye saygı duymak adına gerçeğe bağlılık oldukça önemlidir. Toplumsal yaşam, olayların ve karakterlerin tutarlılığı, aynı zamanda tarihsel dönem ile tutarlılığı, olayların gerçekliği gibi konulara dikkat edildiği ölçüde seyirci de saygı duyar. Elbette fantastik kurguları ayrı tutuyorum. Bu duruma ne kadar sadık kalındığını bilemiyorum ama internet üzerinden yaptığım üstünkörü araştırmalara göre hikâyeye sadakat önemli ölçüde sağlanmış Vikings'te. Bunların içinde benim ilgimi oldukça çeken kısımlar; dinsel ögeler, kadının o dönem Viking toplumundaki konumu, Vikingler'in dış görünüşü, anlayışları, yaşam tarzları gibi konular. Detaylandırmadan önce çekimlerin İrlanda'da gerçekleştiğini ve Kuzey'in soğuk, puslu, karlı ikliminin başarıyla ekrana yansıtıldığı da bir not olarak burada dursun. Bir dönem Kıvanç Tatlıtuğ'un da Vikings'te birkaç bölüm oynayacağı konuşulmuştu ama gerçekleşmedi en azından şimdilik. Fikrimce çok yakışır, umarım bir gün görme şansını elde ederiz.

Dizinin dinsel ögeleri oldukça ön plana çıkardığını söylemek mümkün. İlerleyen sezonlarda özellikle Floki ve Atheltsan karakterleri üzerinden bu yönde çok fazla işleyiş söz konusu. Vikingler, dizide "pagan" olarak yorumlanıyor. Paganizm ve pagan tam olarak ne ifade ediyor bilemiyorum anladığım bir konu değil ama ben anlatılan Viking insanlarını "çok tanrılı" olarak tanımlayabilirim. Dizinin hemen başındaki İngiltere'de yapılan kilise yağması sırasında, Ragnar kendi dillerini bildiğini fark ettiği Rahip Atheltsan'ı köle alarak ülkesine getirir. Zaman içinde aileden birine dönüşen Atheltsan bununla da kalmaz ve Viking savaşçıları ile birlikte baskın ve yağmalara da katılır. Bu dinsel tema konusunda olayın Hristiyanlık boyutundaki en önemli karakter Atheltsan. Ragnar ile birbirlerine çok iyi iki dost olurlar ve inançlarından etkilenirler ki bu etkilenme süreci iki taraf adına da oldukça belirgin olarak seyircisine aktarılıyor. Dizinin üçüncü sezonu ileri seviyede bir Hristiyanlık propagandası ile geçiyor. Vikingler'in Hristiyanlık'a geçişi ise dizide henüz karşılaştığımız bir şey değil ki tarihte de ne zaman geçiş yaptıklarını bilmiyorum. Vikingler'in din adamlarına, dinlerine, tanrılarına çok saygı duyduğunu dizide görüyoruz ki bu saygının seviyesine bağlı olarak senaryoda önemli kırılma anları da mevcut. Bunların dışında kâhinleri de var ve neredeyse her karakter geleceği ile ilgili bir şeyler öğrenmek adına kâhinden yardım istiyor. Fakat bu konuda olumsuz bir eleştirim var: bir süre sonra kâhinin her söylediğinin gerçek olduğunu fark etmek dizinin gelecek bölümlerini tahmin edilebilir kılıyor.

Kadının toplumdaki yerine gelirsek bu kısım bende çok net değil. Fazla detaycı düşünmeyen biri konuya benim kadar takılmayabilir. Bunun en önemli sebebi de dizinin Ragnar'la birlikte ana karakteri olan Lagertha'nın bir savaşçı olması ve bunun da ötesinde savaşçılığının ve güzelliğinin de etkisiyle mükemmel bir dizi karakteri olarak karşımıza çıkması. Katheryn Winnick hayran olunacak, âşık olunacak kadar güzel bir kadın ki dizide hayat verdiği Lagertha karakteri ile bambaşka bir boyutta olduğunu söylemek mümkün. Kadınlar eşlerini seçebiliyor, Kraliçe'nin hakları Kral ile neredeyse eşit seviyede, lord olabiliyorlar, savaş ve yağmalara katılıyorlar, hatta kocalarını terk ettiklerini bile gördük. Bunlara karşılık, çok eşlilik pek göze çarpmasa da olabileceğini görebiliyoruz dizide. Erkeğin sözüyle kadın geri planda kalabiliyor vs. Dediğim gibi bu geri planda kalma, başka bir kadınla evlenebilme gibi konular biraz detay olarak kalsa bile dikkatlerden kaçmıyor. Ama gerçekten merak uyandırıcı, eminim izleyen pek çok kişi kadınlarla ilgili detayları ilgi çekici bulacaktır.

Günlük yaşamlarında savaşçı ve göçebe bir ırk. Bu açıdan bize de benziyorlar aslında ki altyazıda barbar kelimesini de bol bol görüyoruz. Anlaşılan Avrupa'nın "üstün" ırkları bizim gibi Vikingler'i de uzunca bir süre yaftalamışlar ki haksız sayıldıklarını söylemek zor. Yazılı eser yok, daha doğrusu yazı olmadığı için herhangi bir eser yok. Dizide bu konudan bahsedildiği gibi gerçekte de bu sebepten ötürü Vikingler'in o dönemini araştırmak oldukça zormuş. Vikingler isimli bir çizgi film vardır ve benim yaş grubum çocukluğundan hatırlayacaktır. Özellikle o çizgi filmin etkisiyle hep çift boynuzlu miğfer taktıklarını düşünmüşüzdür ama böyle bir miğfer kullanmak bir yana neredeyse hiç miğfer kullanmamışlar ki dizide de pek miğfer görmedik. Başlıca savaş silahları balta, denizcilikte ve gemi yapımında çok iyiler. Avrupa'ya düzenledikleri baskınlarda bu gemiler çok önemli rol oynuyor. Bugün olduğu gibi o dönemde de uzun boylu, atletik, iri yapılı bir ırk görünümündeler.

Vikings'i oldukça ilgiyle takip ediyorum ve insanlara da şiddetle tavsiye ediyorum. Savaşçı bir ırk, dönem dizisi, Vikingler gibi tarihin en önemli toplumlarından birini anlatıyor olması vb. sebepler yeterince ilgi oluşturuyor zaten. Babamın dizinin ismini gördükten sonra "Vikingler'i mi anlatıyor bu dizi öyleyse ben de izleyeyim" dedikten sonra akşamdan sabaha ilk sezonu bitirene kadar uyumadığını ve ertesi gün işe geç gittiğini de bir not olarak aktarayım. Sanırım dizinin ne kadar sürükleyici, keyifli ve seyir zevki yüksek olduğunu buradan anlayabiliriz. Ayrıca kendisi Lagertha'ya âşık olmuş olup düşüncelerini insanlarla paylaşmaktadır. Kıyaslamak ne kadar doğru emin değilim ama Game of Thrones'un ortalığı kasıp kavurduğu şu günlerde Vikings'i defalarca kez tercih ederim. Eğer bir yerden başlayabilirseniz Lagertha'yı gören erkeklerin ve Ragnar'ı gören kadınların diziden kopması çok kolay olmayacaktır. 

8 Haziran 2016 Çarşamba

The Life of David Gale


















Alan Parker, 2003 yılından bu yana yeni bir film çekmedi. Son filmi de bugün size yazacağım The Life of David Gale. Yazmak ile ilgili seçiciliğimin en üst düzeyde olduğu bu dönemde filmi ne kadar beğendiğimi tahmin edeceksinizdir. Alan Parker, benim ilgi radarıma girmiş yönetmenlerden biri değil. Hatta bundan önce izlediğim tek filmi de Birdy idi ve onu da henüz birkaç ay önce izledim. İki filmi de ne kadar beğendiğimi göz önünde bulundurunca filmografisine ince bir giriş lazım aslında. Bir sonraki hedefim Midnight Express ve onunla da en kısa sürede ilgileneceğim ama şimdilik The Life of David Gale'den bahsedelim konuyu dağıtmadan. Yazının içeriği ağır spoiler içerecektir, bilginize...

Kevin Spacey'in oynadığı David Gale, Texas eyaletinde yaşayan saygıdeğer bir üniversite hocası ve idam cezasına karşı olan DeathWatch örgütünün en ön safında yer alan bir aktivisttir. Arkadaşı Constance ile birlikte hayatlarını idam cezasını engelleme çabasına adamışlardır. Filmin başladığı noktada David Gale, Constance'ı öldürmek ve öğrencisi Berlin'e tecavüz etmek suçundan idamını bekleyen bir mahkumdur. Genç ve başarılı gazeteci Bitsey yani Kate Winslet, Gale'in infazından bir, iki ve üç gün önce ikişer saatlik sürelerle Gale ile üç gün röportaj yapacaktır. Gale hikâyesini Bitsey'e anlatmaya başlar ve bir anda kendinizi olayın içinde bulursunuz. Aslında hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir ve Bitsey kendini beklediğinden çok farklı bir aksiyonun içinde bulur. 

Kevin Spacey'den bahsetmek istiyorum. Yer aldığı Se7en, The Usual Suspects gibi efsane filmler vardır ki bu iki film benimde favorilerimdendir. Bunların dışında Pay it Forward, American Beauty, L.A. Confidential ve daha birçok mükemmel filmde de yer almıştır. Son dönemde de House of Cards dizisinde Robin Wright ile birlikte ortalığı kasıp kavuruyorlar. The Life of David Gale de birkaç farklı açıdan benim için özel oldu. Benim, sonunda dumura uğradığım üç adet proje oldu bugüne kadar: Se7en, The Usual Suspects ve Behzat Ç.'nin 1.Sezon Finali. Behzat Ç.'yi hiç karıştırmadan hemen bir kenara koyuyor ve Se7en ile The Usual Suspects'in ortak noktası olan Kevin Spacey'e dikkat çekmek istiyorum. The Life of David Gale'in sonu belki bu boyutta değildi ama her ne kadar tahmin edilebilir olsa da özellikle "off the record" olayına bağlantısı ile etkileyiciydi. Kısacası Spacey yine sonuyla akılda kalıcı bir filmde bulunmuş. Kendisini takip edenler sonuyla izleyicisini tatmin etmekten öteye geçen filmlerin bu üçüyle sınırlı olmadığını da elbette bilirler. Hem oyunculuğu hem de yer aldığı yapımların kalitesi ile yeryüzünün en başarılı oyuncularından biri tartışmasız.

Biraz önce bahsettiğim gibi Se7en ve The Usual Suspects benim favori yapımlarından ikisi ve ben bu iki filmi izlediğim zaman girilebilecek bir twitter hesabım olsaydı veya blogger olduğum günler başlamış olsaydı filmler ile ilgili methiyeler düzer, uzun uzadıya Kevin Spacey'den bahsederdim. The Life of David Gale'i izlerken bir şey oldu ve ilk bir saatlik kısmı bittiği zaman Kevin Spacey'nin en iyi performansını izlediğimi düşündüm. Hatta filmin bitmesini bekleyemeden konuyla ilgili twit attım. Sarhoş sahnesi ayrı efsaneydi ama Constance'ın hastanede olduğu bölümde doktorun gelip Gale'i uyandırdığı an o uyanma sekansı nasıl bir oyunculuktu inanamadım. Anlık olarak bir sahnedeki oyunculuktan bu boyutta etkilendiğim çok fazla sahne gelmiyor aklıma. Mesela şu an ilk aklıma gelen Donnie Brasco'da Al Pacino'nun filmin sonunda evden çıkmadan önce attığı bakış ve Sean Penn'in Dead Man Walking'de infaz sahnesi oldu. Ama filmin sonuna doğru ilerledikçe o sahnelerin etkisinde biraz fazla kaldığımı fark ettim, geneli düşününce önceleri daha başarılı Spacey performansları izlemiştim ama hiç unutamayacağım iki sahne olarak aklıma çoktan kazındılar.

The Life of David Gale'in henüz başında dikkatimi çeken bir şey daha oldu tabi. Parmaklıklar arkasında bir adam ve onu dinleyen bir kadın teması. Silence of the Lambs, Dead Man Walking(En sevdiğim ikinci filmdir) bu temayla ilgili aklıma ilk etapta gelen iki iyi film ve Hollywood gerçekten bu temayı seviyor. Bu şekilde çok fazla iyi film üretildi. Bahsettiğim bu iki filmde Rahibe Helen ve Clarice Starling gibi iki efsane performans izlemiştik ve hem Susan Sarandon hem de Jodie Foster söz konusu rolleriyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü'ne uzanmıştı. Kate Winslet, Jamie Foxx ile birlikte bir türlü ön yargılarımı yıkamadığım iki oyuncudan biri. Ağızlarıyla kuş da tutsalar bir türlü ısınamıyorum. Buna karşılık ilk defa Kate Winslet'ı bir role bu kadar yakıştırdım. Daha iyi iş çıkardığı çok sayıda film var elbet ama bu sefer ilk defa tamam rolünü bulmuş diyebildim. Umarım Kate Winslet ile ilgili fikirlerim için The Life of David Gale bir kırılma noktası olur.

El Secreto De Sus Ojos(The Secret in Their Eyes), belirli bir konu ile ilgili düşüncelerimi değiştirmiş en önemli filmdir. İzledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulmama izin vermemiş, beynimi kurcalayıp durmuş, delmiş geçmiş ve tecavüz suçlularının cezası ile ilgili düşündüklerimi değiştirmiştir. The Life of David Gale de tahminimce bu tarz bir amaç için çekilmiş bir film ve kesinlikle vermek istediği mesajı son derece akıcı ve etkileyici biçimde vererek sonuca ulaşıyor. Ölüm cezası ile ilgili kimilerinin fikirleri nettir ki bu konu genellikle tecavüz üzerinden tartışılır. The Life of David Gale'i de gördükten sonra eminim pek çok insan ölüm cezası ile ilgili farklı düşünmeye başlayacaktır. Dediğim gibi varmak istediği nokta ve vermek istediği mesajı göz önünde bulundurunca film gerçekten çok başarılı ve izleyenler bunun çok daha bilincinde olacaklardır.

Son bir haftada oldukça iyi filmler izledim ve bunlardan en iyisi The Life of David Gale idi. Bazen öyle olur; insan birkaç iyi filmi arka arkaya izler ve aşka gelir. İşte bu parıldama dönemlerinde kendimi burada bulduğum anlardan biriydi bugün. İzlemeniz şiddetle tavsiyedir, iyi seyirler.