22 Aralık 2012 Cumartesi

Sinek Isırıklarının Müellifi


















Arayı çok açmadan başka bir kitabını daha okudum bu adamın. Dayanamıyorum, bekleyemiyorum, "ne yazmış diye acaba" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Barış Bıçakçı 'dan bahsettiğimi hatırlatmama gerek yok sanırım. Kendisine ait iki kitap kaldı okumadığım ve tüketmek istediğime emin değilim. O ikisinin birkaç günlük ömrü var sonuçta ve bittikten sonra yeni bir kitap yazması için ne kadar bekleyebilirim bilmiyorum.

Yine Ankara 'da bu adam. Eryaman 'da üstelik. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'da kurduğum pek çok bağlantıya emin olmuş durumdayım. Kesinlikle derin bir Eryaman geçmişi var Barış Bıçakçı 'nın. Hatta bu kitaptan sonra hâlen oralarda bir yerlerde oturduğu ihtimali bile çok yüksek görünüyor. Batıkent Metro İstasyonu 'na giden otobüsün yaklaşık 20 dakika içinde oraya varacağını bilecek ve bundan bahsedecek kadar Ankaralı bu adam. Birkaç sene önce yaz aylarında çektiğimiz su sıkıntısını ve şehre etkilerini mükemmel anlatacak kadar Ankaralı. Konu bu değil tabi, yani Ankara 'dan bahsetmesi değil. 

Ana karakterimiz Cemil. Orta yaşlarında, inşaat mühendisliği yapan, toplu konutta yaşayan, bir kitap yazmış ve bu kitabın baskısıyla ilgili bir yayınevinden haber bekleyen bir adam Cemil. Geçmişi var, o geçmişten yanına kalan bir aşk var. Adı Nazlı bu aşkın ve evliler. Sonra dostları var Cemil 'in, üç kişiler. Üç beş sekiz oynuyorlar mesela. Malum, batak oynarken dördüncü yoksa mecbur üç beş sekiz dönülür. Cemil yayınevinden haber beklerken geçmişini, geleceğini, aşklarını, dostlarını, kısacası toplu konuta sığdırdığı hayatını anlatıyor bize.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz 'i izlememiş olsaydım, hatta sinemayla ilgilenen bir adam olmasaydım Barış Bıçakçı 'dan haberdar olabilir miydim bilmiyorum. Bu durum beni Barış Bıçakçı 'dan haberdar ettiği için, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'da bahsettiğim onunla tanışmayı hak eden tarafta olma durumumu bile sorguluyorum. O değil de Sayın Bıçakçı, kitaplarını yorumlayıp sürekli adını zikrediyorum ya burada, nasıl ayar oluyorsun bana değil mi, nasıl gıcık kapıyorsun seni insanlara anlatıyorum diye, insanlar ismini duyup senin kim olduğunu merak ediyor diye. Umurumda bile değil, mükemmeli yakalamışsın çünkü ve bahsedilmeyi çok fazla hak ediyorsun.

15 Aralık 2012 Cumartesi

The Intouchables


















Bazı filmlerin adını vakit henüz erkenken twitter, bloglar veya başka internet kanalları sayesinde gümbür gümbür duyarız. The Intouchables o filmlerden bir tanesiydi. Geçtiğimiz mayıs ayı itibarı ile vizyona girmişti Türkiye 'de ve biz aslında haftalar öncesinden harika bir film olduğunu duymuştuk. Bazen öyle olur, bir filmi sinemada izlemek için çok geç kalırsınız. Yılda birkaç tane olsa da öyle elinizin altından kaçar gider bazı filmler ve kendi adıma bu yıl elimden kaçırdığım filmin The Intouchables olduğunu söyleyebilirim. Dün bir arkadaş sohbetinde tesadüfen adı geçti ve ben aylardır ertelediğim bu filmi az önce izledim. Size mükemmel olduğunu söyleyebilirim. Bugüne kadar izlediğim en güzel filmlerden bir tanesiydi.

The Intouchables, 2011 yapımı bir Fransız filmi. Filmin senaryosu gerçek bir hikâyeden uyarlanmış. Yönetmenliğini ve aynı zamanda senaristliğini iki isim paylaşıyor. Bunlar Olivier Nakache ve Eric Toledano. Bu güzel filmin başrol oyuncularına gelince François Cluzet ve Omar Sy isimlerini görüyoruz. François Cluzet ismine daha önceden aşina olsam da hem yönetmenler hem de oyuncular adına izlediğim ilk projeleriydi. Zaten Avrupa Sineması ile yıldızım ezelden beri pek barışık değildir. Kısacası şaşkınlık verici bir durum olmadığını söyleyebilirim. 


ERIC TOLEDANO - OLIVIER NAKACHE

Senaryoya gelince okuyacak enteresan bir şeyler yok aslında. Philippe(François Cluzet) bir yamaç paraşütü kazası sonrası boynundan aşağısı felç kalmış, oldukça zengin ve bakıma muhtaç bir adamdır. Sürekli yanında duracak, onu taşıyabilecek, çoraplarını giydirecek, yemeğini yedirecek, altını temizleyecek, yani kısacası neredeyse her işini yapacak bir bakıcıya ihtiyacı vardır. Bu bakıcıyı bulmak adına iş için çağrılan insanların arasında Driss(Omar Sy) de vardır ve tarzı biraz farklıdır. Herkesin takım elbiseyle geldiği iş görüşmesine gayet gündelik giysilerle gelir ve görüşmeye girdiğinde asıl amacının işe alınmak değil devletten yardım alabilmek için iş görüşmesine gittiğini kanıtlayan kağıtları imzalatmak olduğunu anlarız. Daha odaya girdiği anda tarzı Philippe 'in dikkatini çeker ve ertesi sabah erkenden gelip imzalı kağıtları alabileceğini söyler. 

Driss 'in bu kağıtları Philippe 'in evine bırakıp kendi evine gittiği ve ertesi sabah geri geldiği sürede ise film bize Driss 'ten biraz bahseder. Driss, göçmenlerin yaşadığı bir mahallede, kalabalık ailesiyle birlikte yaşayan ve hayatı başlı başına bir sorun olan serserinin tekidir aslında. Bütün bunlarla beraber ertesi gün Philippe 'in evine gittiğinde işe kabul edildiğini öğrenir. Tamamen birkaç kağıdı imzalatmak amacıyla gittiği o evde kendisininkiyle hiç alakasız bir hayata sahip bir adamın ilgisini çekmiş ve bir dostluğun ilk adımları atılmıştır.




Senaryonun oldukça klasik göründüğünü söylemiştim. Hatta ana hatlarıyla konuya baktığımızda aklımıza Scent of a Woman 'ın gelmesi engellenemiyor bile diyebiliriz. Biz Türk Milleti 'yiz ve duygusal yanımızın ağır bastığını düşününce böyle hikâyelere büyük bir ilgi duyduğumuzu söyleyebiliriz. Çaresizlikleri tanım olarak farklı olan iki adam bir bütün hâline gelir ve olaylar gelişir. Kulağa oldukça ilgi çekici geliyor. Dostluk kurmuş iki farklı insan var The Intouchables 'ta. Tıpkı The Bucket List 'teki gibi, tıpkı Scent of a Woman 'daki gibi. Ama bir hayli beğenilmiş bu iki filme göre The Intouchables 'ın çok daha ağır bastığını söyleyebilirim.  

Bir kere oyunculukların çok iyi olduğunu belirtelim. Başrolü paylaşmış iki adamın özellikle mimikleriyle fark yarattıkları bir gerçek. Film devam ettiği sürece müthiş bir hayranlıkla izleyeceğinize emin olabilirsiniz. Nispeten daha tecrübeli bir aktör olan François Cluzet zaten çok iyi ama Omar Sy biraz daha fark yaratmış diyebiliriz. Yani rolüne çok iyi adapte olmasından mı kaynaklı yoksa genel mizacından mı bilmiyorum ama adam sanki bu dünyaya birilerini güldürmek için gelmiş. Başka projelerde görmek lazım elbette daha derin ve net yorumlar yapabilmek için.




Fransız filmi olan The Intouchables 'ın Avrupa Sineması 'ndan biraz sıyrıldığını görmek de mümkün. Hani konuşulan dil İngilizce olsa hiçbir şey bilmeden filmin başına oturan bir seyircinin Hollywood 'a ait bir yapım olduğunu söylemesi çok şaşırtıcı olmazdı herhâlde. Avrupa yapımı bir filmin kendi sinema kültürüne ait kalıplardan bu derece sıyrılmış olması da hoş bir ayrıntı ve bu yüzden film ilerledikçe belli ön yargılarım bu sayede kırıldı. O ön yargılarımdan bir tanesini söylemem gerekirse - ki bence söyleyebilirim - Fransız Sineması oldum olası hiç ilgimi çekmemiştir. Sevemedim bir türlü elimde değil. 

The Intouchables 'a ait en önemli ayrıntı ise bence işin dram-komedi terazisinin kusursuz ayarı. Sakat bir adam ve ona bakıcılık yapan varoşlara ait, geçmişinde suç olan, sorunlu bir genç. Buram buram dram kokuyor bu film izlemeye başlamadan önce ama sahneler geçtikçe o boğazınızı düğümlemesi, gözlerinizi doldurması gereken sahneler bir türlü gelmiyor da gelmiyor. Çünkü aynı zamanda sizi oldukça güldüren, değme komedi filmlerine taş çıkaracak kalitede sahneleri olan güzel bir film izliyorsunuz. Bu konuda Driss karakterine hayat veren Omar Sy çok fazla övgüyü hak ediyor.




Sonuç olarak size şunu söyleyebilirim ki The Intouchables bugüne kadar seyrettiğim en güzel filmlerden bir tanesiydi. Bunu laf olsun diye söylemiyorum. Size şöyle iddialı bir cümle kurarsam daha açıklayıcı olabilir sanki: belki ilk 20, belki ilk 10, belki ilk 5 diyebileceğim kadar iyi. Siz hâlâ izlemediyseniz daha neyi bekliyorsunuz?

30 Kasım 2012 Cuma

Jülide Özçelik













Genç Adam 'a bugüne kadar müzik etiketi ile sadece bir tane yazı yazmıştım. O yazıda Cirrus 'tan bahsetmiştim ve blogu açarken günün birinde müzik ile alakalı yazı yazacağımı düşünmediğimi söylemiştim. Gel gelelim ikinci defa birinden bahsetmek istiyorum. Son zamanlarda Gamze 'nin önerileri dikkat çekici aslında. The Fall ve The Royal Tenenbaums film önerilerinden sonra geçenlerde okuldan dönerken "Bugün Neden Gelmedin diye bir şarkı Jülide diye bir kadın söylüyor" demiş ama soyadından bir türlü emin olup, toparlayıp söyleyememişti bana. Çok önemli değildi elbette çünkü şarkı ismi elde olunca bulmak zor olmadı Jülide Özçelik 'i. Sesini beğenince diğer şarkılarını da dinleyerek yürüdüm gittim Bugün Neden Gelmedin 'den sonra.

Jülide Özçelik bir caz sanatçısı. Zamanında caz dinlemek için kendimi biraz zorlamıştım ama birkaç kişi ve birkaç şarkı hariç bunu pek başardığım söylenemez. Sanırım keyifle dinlediğim ilk caz sanatçısı Jülide Özçelik. 1975 yılında İstanbul 'da doğmuş kendisi. Liseyi bitirdikten sonra Müjdat Gezen Sanat Merkezi 'nin Hafif Batı Müziği Bölümü 'nü kazanarak başlamış. Mezun olduğu sene de İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü 'ne tam burslu olarak girmiş. Türkçe sözlü caz yapma fikriyle birtakım projeler oluşturup performanslar gerçekleştirmiş. Klasik Türk Müziği koro çalışmalarında bulunması, konserlerde solist olarak bulunması, TRT Hafif Batı Müziği ve Caz Orkestrası ile canlı kayıtlar alması diğer müzik etkinlikleri olarak belirtilebilir. Jülide Özçelik 'in öz geçmişine dair bu bilgileri last.fm 'den aldığımı da söylemeden geçmeyeyim.

İki albümü var Jülide Özçelik 'in. Bunlardan ilki Jazz İstanbul Volume 1 diğeri ise Jazz İstanbul Volume 2 ismi ile dinleyiciye sunulmuş. İki albümü de tamamıyla dinledim ve içinde güzel coverların da olduğu harika albümler olmuş. Bir dinleyin bakalım bu duru sesli caz sanatçısını. En az benim kadar beğeneceğinize eminim. Her şey bir yana bir müzik yazısı yazmam bir yana size bir caz sanatçısından bahsettim. Tehlikenin farkında mısınız bilmiyorum. Neyse size şimdiden iyi seyirler... Olmadı sanırım iyi okumalar... Yok yok o da olmadı iyi dinlemeler diliyorum. Alışkanlık işte idare edin. 

25 Kasım 2012 Pazar

C Blok


















Bugün kaçıncı kez Çağan Irmak 'ın Karanlıktakiler 'ini açıp yine ilk birkaç dakikasını izledikten sonra vazgeçtim bilmiyorum. Biraz olsun vicdanımı rahatlatmak adına madem onu izlemedim bari başka bir yerli yapım izleyeyim gazına gelip Zeki Demirkubuz 'un ilk filmi olan C Blok 'u izledim. Günümüzün usta yönetmenlerinden bir tanesi olan Demirkubuz 'un ikinci filminin Masumiyet olduğunu düşününce acemiliğini çok büyük ölçüde C Blok ile attığını söyleyebilirim. Nitekim Masumiyet 'i blogun yıl dönümü yazısı olarak yazmış ve yerli yapımlar arasında tartışmasız favorim olduğundan  bahsetmiştim. Masumiyet ile uluslararası anlamda ün kazanan Zeki Demirkubuz 'un ilk deneyimi C Blok ve biraz bu filmden bahsedelim bakalım.

Filmin yönetmeni dediğim gibi Zeki Demirkubuz ve yine hem yönetmen, hem senarist, hem yapımcı olarak karşımıza çıkıyor kendisi. Demirkubuz daha ilk filmiyle küçük bir rolde görünme alışkanlığı edinmiş aslında. Filmin oyuncu kadrosu ise Serap Aksoy, Fikret Kuşkan, Selçuk Yöntem, Zuhal Gencer gibi isimlerden oluşuyor. Son dönemin gözde ve başarılı oyuncularından Olgun Şimşek 'i de küçük bir rol ile filmde görmek mümkün. 1994 yılında çekilmiş C Blok ve aslında görüntüleriyle dönemi iyi yansıttığını söylemek mümkün. Yönetmen Demirkubuz 'dan Masumiyet  yazımda detaylı olarak bahsetmiştim ve o yüzden kadroyu detaylandırmak yerine filmden bahsetmeyi tercih ediyorum.


ZEKİ DEMİRKUBUZ


Tülay(Serap Aksoy) orta yaşlarda, güzel, evliliği yolunda gitmeyen bir kadındır. Oturduğu binanın apartman görevlisi olan adamın oğlu Halit(Fikret Kuşkan) ile arasında adı pek konulamayacak türden bir ilişki oluşur ve aslında bu Tülay 'ın içinden çıkamadığı ruhsal durumunu daha karışık hâle getirir. Tipik, şehir yaşantısına adapte olmuş bir kadın olan Tülay 'ın bu durumu annesi, kocası, hizmetçisi yani kısacası herkesle olan ilişkisini farklı bir boyuta taşıyacaktır.

Notlarıma gelirsek, C Blok için Zeki Demirkubuz 'un acemiliğini üstünden atma filmiymiş derken zorlanmıyorum. Malum ikinci filmi Masumiyet ve sinema adına pek çok anlamda bir gövde gösterisi olduğunu düşündüğüm bu filmden bir önceki ve ilk denemesi olan C Blok, Masumiyet 'e kıyasla oldukça zayıf görünüyor. Masumiyet 'in yazısını yazarken uzun uzun bahsettiğim Demirkubuz Sineması 'nı göz önüne aldığımızda da o kavrama Zeki Demirkubuz 'un kendisinin de ilk filmiyle uzak kaldığını söyleyebiliriz. Belki bütün bu C Blok tecrübesi günümüzün en başarılı yönetmenlerinden birinin bugünlere gelmesini sağladı.




Diyalog yazma başarısıyla oldukça dikkat çeken Zeki Demirkubuz -ki Masumiyet 'i izlerken buna oldukça iyi tanık oluruz- C Blok adına diyalog yazma kabiliyetini çok ön plana çıkaramamış. Türk Sineması 'nın 80 'li yılların sonuna doğru iyice sıkıntı yaşadığı diyalog konusunda adeta sinemamıza nefes aldıran Demirkubuz, bunu başarmak için Masumiyet 'i beklemiş diyebiliriz. C Blok adına bir diyalog başarısından söz edemeyiz. Buna karşılık sessizlikle geçen uzun sahnelerden pek haz etmeyen yönetmenin daha ilk filmiyle bu duruma hiç girişmediğini görüyoruz. Sessizlikle geçen o uzun sahneleri sevmeyen bir izleyici olarak Zeki Demirkubuz 'un bu sahnelere hiç prim vermediğini gördükçe mutlu oluyorum açıkçası.

Bir şehir yaşantısının anlatıldığı filmde seçilen ana mekân bir sitenin C Blok 'u ve filmin adı da oradan geliyor. Karakterlerin giyim tarzı, konuşma şekilleri, yaşam standartları gibi bütün faktörleri yan yana koyunca aslında şehir yaşantısını, insana etkilerini ve dönemi, filmin çok iyi anlattığını söylemek mümkün. Çok ön plana çıkan bir oyunculuktan bahsetmek zor olsa bile Tülay karakterini canlandıran Serap Aksoy 'un bu konuda önemli payı olduğunu düşünüyorum. Filmin ana karakteri kendisi ve aslında çok kolay olmayan Tülay rolünün altından iyi kalktığı söylenebilir.




Sonuç olarak Zeki Demirkubuz 'un izlediğim diğer filmlerine karşılık C Blok 'un birkaç adım geride kaldığını söyleyebilirim ama kendisinin ilk filmi olduğu gerçeğinin unutmadan. Ne olursa olsun Fikret Kuşkan, Olgun Şimşek, Selçuk Yöntem gibi isimleri bundan yaklaşık 20 sene önceki hâlleriyle görmek ayrı bir keyifti. Sizde bir ara izleyin derim. Şimdiden iyi seyirler hepinize. 

22 Kasım 2012 Perşembe

The Royal Tenenbaums


















Bugün aslında Lars von Trier 'in önce Dogville ardından da Manderlay filmlerini izlemeyi planlamıştım ama akşama kadar vakit öldürünce Gamze 'nin bana birkaç hafta önerdiği The Royal Tenenbaums, iki film izlemekten daha çekici geldi. Gamze 'nin bana önerdiği ilk film The Fall 'du ve filmi beğenme katsayımı düşününce The Royal Tenenbaums bir hayli merak uyandırmıştı bende. Çünkü The Fall bir numara ise The Royal Tenenbaums iki numaradır diye bahsetmişti ve nitekim çok ertelemeden izledik filmi. Filmi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bu güzel filmin önerisi için sevgili arkadaşım Gamze 'ye teşekkürlerimi iletiyorum.

Film 2001 yapımı ve yönetmenliğini daha önce hiçbir filmini seyretmediğim Wes Anderson yapmış. The Royal Tenenbaums 'un senaryosunu kaleme alan isimler ise filmin yönetmeni Anderson ile başrol oyuncularından Owen Wilson. Başrol tayfasına gelince Gene Hackman, Anjelica Huston, Ben Stiller, Gwyneth Paltrow, Luke Wilson, Owen Wilson gibi oldukça dikkat çeken isimlerle uzayıp giden bir liste çıkıyor karşımıza. 


WES ANDERSON

Senaryoya gelince The Royal Tenenbaums 'tan bir aile filmi olarak bahsedilebilir. Oldukça enteresan karakterlerden oluşan Tenenbaum ailesi yıllar sonra tekrar aynı çatı altında toplanır. Sorumsuz bir baba, başkasıyla evlenmenin arefesinde bir anne vardır. Çocukların karakterleri ise aslında çocukluk yıllarında belli olmuş ve yıllar geçtikçe o sorunlar pek geride kalmamıştır. Artık tekrar aynı çatı altında bir aile olma zamanıdır.




Notlarıma gelirsek, The Royal Tenenbaums 'tan buram buram Fransız filmlerinin kokusunu almak mümkün. Özellikle görselliği ve yazılan karakterler ister istemez belli filmleri aklıma getirdi. Fransız filmleriyle pek aram olmasa bile Amelie, Jeux d 'enfants gibi pek çoğumuzun izlediği filmleri andırdığı bir gerçek. 




Oyunculukları ise çok beğendiğimi söyleyebilirim. Aslında göze batan hiçbir performans yok ama karakterlere uygun oyuncu seçimi konusunda kusursuz davranılmış diyebilirim. Mesela Gwyneth Paltrow 'un bugüne kadar izlediğim filmleri içinde en çok yakıştığı rolüydü. Her ne kadar yazılan karakterin karizmasıyla da bu durum oluşmuş olsa bile Paltrow 'un Margot karakterine çok şey kattığı kesin.




Sonuç olarak oldukça güzel bir film The Royal Tenenbaums. Yazıyı kısa kestiğime bakmayın çünkü detaylandırmak için çok uygun bulmadım filmi. Filmi farklı yapan unsurların ayrıntılardan ziyade yazılan karakterlerin orjinalliği olduğunu düşünüyorum ve filmi detaylandırmaya kalktığım zaman bu karakterlerden de uzun uzun bahsetmem gerekiyor. Uzun lafın kısası bir ara kendinize bir iyilik yapıp izleyin bu filmi. İyi seyirler.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Skyfall













Bond 'u izlemeye gittik bakalım bu sefer neler yapmış diye. Skyfall bizim için biraz daha farklıydı tabi. Malum İstanbul 'da, özellikle Kapalıçarşı 'da çekilen sahneler çok uzun süre haber bültenlerimizi meşgul etmişti. Her Bond filminde olduğu gibi Skyfall 'da da heyecan durumumda pek hareketlenme olmadı ama birader ısrar edince ve ben söz vermiş bulununca gidip yerinde gördük James Bond 'u. Bond efsanesinin bende yıllardır ateşleyemediği heyecan duygularını Skyfall 'dan sonra da harekete geçirdiği söylenemez.

Filmin yönetmenliğini Sam Mendes yapıyor. Mendes 'i American Beauty, Road to Perdition gibi önemli filmlerden hatırlamak mümkün. Road to Perdition 'ta da Daniel Craig ile birlikte çalışmışlardı. Başrole gelince nam-ı değer James Bond rolünde bildiğiniz üzere Daniel Craig var. Onun dışında Judi Dench bize yine merhaba derken Javier Bardem ve Ralph Fiennes 'te filmin güzellikleri olarak dikkat çekiyor. Soundtrack adına Adele 'in mükemmel sesinden Skyfall isimli harika bir şarkı dinlemeniz mümkün.


SAM MENDES


James Bond 'tan biraz bahsetmek gerekirse İngiliz gazeteci ve yazar Ian Fleming tarafından yaratılmış bir ajan karakteri kendisi. Bu karakteri yarattığı zaman muhtemelen sinema tarihinin en uzun soluklu ve en popüler karakterlerinden birine de hayat verdiğinin farkında değildi. Kendi adıma James Bond olayından çok haz etmiyorum ama beyaz perde adına ayrıksı bir yeri olduğu tartışılmaz sanırım. Sean Connery ile başlayan efsane şu an Daniel Craig ile devam ediyor. Günümüzde geldiği son noktada ise artık yüksek bütçeli oldukça ses getiren yapımlar olarak dikkat çekmekte.

Peki James Bond kimdir? "I am Bond, James Bond" repliği sinemayla ilgilenen her kulağa aşinadır. Şu an atladığım başka bir örnek var mı bilmiyorum ama sanırım sinemanın en popüler karakteridir. Takım elbisesiyle oradan oraya atlar, zıplar, düşer, kalkar ve bütün bu kovalamacalar sırasında ayağında kundura vardır. Teknolojinin bütün nimetlerinden sonuna kadar faydalanır. Cep telefonuyla kullanılabilen araba, parmak izi tanımlı tabanca vs. bu teknolojik ürünlere örnek olabilir. Bond sert bakışlıdır, karizma tavandır, içmeye bayılır, kadınları sever. Ayrıca 007 gibi dillere pelesenk olmuş bir de kodu bulunur. Yani bu durum onu 007 James Bond yapmaktadır.




James Bond 'un her filminde mutlaka görülmek istenen ayrıntılar vardır ve aslında bu ayrıntıların başarısı oranında filmin başarısı değerlendirilir. Sanırım bunlardan en önemlisi Bond Kızı 'dır. Her filmden önce merak, film esnasında hayranlık, filmden sonra tartışma yaratır Bond Kızı. James Bond 'un aksiyon hâlindeyken en büyük yardımcısı genelde Bond Kızı olur. Yani en azından benim izlediğim birkaç Bond filminde öyleydi. Arabalar önemlidir ki eğer bilgi eksikliğim varsa affedin, sanırım bu konuda da Aston Martin 'in bir olayı vardı. Ama dünyaya gelmiş arabalara karşı en ilgisiz erkeklerden bir tanesi olduğum için otomobil konusunda hata yapma ihtimalim kuvvetle muhtemel. Aston Martin nereden aklımda kalmış onu hiç hatırlamıyorum. Daha fazla uzatmadan "adam iyi arabalara biniyor" deyip geçiyorum. Bir de sanırım şu seyahat olayı biraz dikkat çekici. 007 'nin dünyada ayak basmadığı kaç tane ülke kalmıştır bilemiyorum.

Skyfall 'a gelince beklentilerim çok düşük gittiğim için bir hayal kırıklığından bahsedemem. Aslında filmin senaryosuna dair birkaç ciddi eleştiri bile sunabilecek durumdayım ama James Bond 'a genel bir bakış attığım şu yazıda olumsuzluklardan bahsetmek istemedim nedense. Film İstanbul 'da bir takip ile başlıyor. James Bond, MI6 'nın ele geçirmesi gereken bir listenin peşindedir ve olaylar gelişir.




İstanbul konusundan bahsedersek, açıkçası ben beğendim sahneleri. İstanbul 'un ve ülkemizin tanıtımı açısından önemliydi. Sonuçta James Bond 'un popülaritesini tartışmaya gerek yok ve bence İstanbul güzel yansıtılmış. Tinker Tailor Soldier Spy 'dan sonra Skyfall 'da da Türkçe konuşmalar, kendi insanımızı ve kendi topraklarımızı görmek güzeldi. 

Daniel Craig ise James Bond karakterine iyiden iyiye bürünmüş. Sarışın Bond mu olurmuş konuşmalarını geride bırakmayı başarmış gibi görünüyor. Bakışları bile eskisine göre çok farklı. Ben karizma konusunda gördüğüm en iyi James Bond 'un Pierce Brosnan olduğunu düşünsem de Daniel Craig 'te olayı benimsemiş gibi. Nitekim bütün eleştirilere rağmen yapımcıların, yönetmenlerin ve seyircilerin bir sıkıntısı olmasa gerek ki üçüncü filmi geride bırakmayı başardı.




Tabi bu arada Ralph Fiennes ve Javier Bardem 'i de gördük Skyfall 'da. Birkaç hafta önce de Biutiful 'u yazmıştım ve yakın aralıklarla Bardem 'e ikinci tur oldu bu. Kesinlikle fark yaratmış bir oyuncu ve filmdeki rolün altından da harika kalkmıştı. Adam adeta oyuncu olmak için yaratılmış ve oynadığı karakter nasıl bir şey olursa olsun döktürüyor tek kelimeyle. Dalga geçen kötü adam karakterinde de yine şahaneydi ve sanki biraz Joker havası verilmek istenmiş yazılan karaktere.

Sonuç olarak bir 007 James Bond 'u daha geride bırakmış olduk. Dediğim gibi benim Bond ile aram pek yoktur ve bu yüzden filme bir beklentiyle gitmedim. Çerez niyetine iyi vakit geçirebilmek için kendinize bir iyilik yapabilirsiniz. Ne de olsa o Bond, James Bond.  

15 Kasım 2012 Perşembe

Cloud Atlas


















Aylarca bekledikten sonra neredeyse bir ay kadar da vizyona girdikten sonra erteledim Cloud Atlas 'ı. Tamamı bana yüklenemeyecek birkaç etkeni geride bırakıp dün tek başıma izledim filmi. Sinemaya tek başına giden insanlarız ama yalnızlığımızdan değil, bu keyfi paylaşmak istemediğimizden bu böyle. Gel gelelim geç olsa da filmi izlemeyi başardım ve twitter ile bloglardan spoiler yememek adına yaptığım kaçma hamlelerine gerek kalmadı artık. Filmin künyesi ve beklentilere karşılık mükemmelden bahsedemem ama tatmin ediciydi diyebilirim Cloud Atlas için. Filmi anlatmaya başlamadan önce Türkçe 'ye Bulut Atlası diye çevrildiğini belirtelim.

Filmin yönetmenliği Andy-Lana Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer yapıyor. Wachowski 'lerin The Matrix, V for Vendetta ve Tom Tykwer 'in Lola Rennt, Perfume: The Story of a Murderer gibi filmlerden oluşan geçmişleri ister istemez heyecanlandırmıştı bizi bu proje adına. Yönetmenlerinin isminin yanı sıra Cloud Atlas 'ın oyuncuları da oldukça dikkat çekici. Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Susan Sarandon gibi müthiş isimlerle uzayıp giden bir liste ve 2004 yılında okuyucusuyla buluştuğunda ilgi toplamış bir kitap söz konusu olunca ve bütün bunlar bir araya geldiğinde merak uyandırmış bir film Cloud Atlas. David Mitchell 'in aynı adlı romanında uyarlanan filmin senaryo kısmında ise yine yönetmenlerinin ismini görmek mümkün tahmin edeceğiniz gibi.


TOM TYKWER-LANA WACHOWSKI-ANDY WACHOWSKI


Filmin senaryosuna gelirsek, bize altı farklı hikâyeden bahsediyor Cloud Atlas ve farklı zaman dilimlerinde geçen bu hikâyeler belli noktalarla birbirine bağlanıyor. Belli noktalardan kastım aslında sadece "zaman" olarak nitelendirilebilir. Bu hikâyelerden özet olarak bile bahsetmek istemiyorum çünkü hem yazıyı gereksiz uzatacak hem de film zaten bir konu bütünlüğünde geçmediği için filmi izlemek adına merak uyandıracak türden değil. Cloud Atlas 'a dair okuyabileceğeniz herhangi bir yazıda bu hikâyeleri görmeniz kuvvetle muhtemel ve eğer ille merak ediyorsanız rahatlıkla bulabilirsiniz.

Fikirlerimi anlatmaya oyunculardan başlamak istiyorum. Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving gibi filmde yer alan pek çok isim çok ciddi kitlelerin beğenisini kazanmış çok özel isimler. Buna karşılık Cloud Atlas 'ta öne çıkan bir oyuncu performansından söz edemem. Bu isimlerin zaten hemen her filmlerinde belli bir standartın altına düşmeleri pek mümkün değil ve Cloud Atlas 'ta da bu standartı rahatlıkla yakalamışlar ama sadece o kadar. Size bazen derim ya hani şov yapmış adeta diye, Cloud Atlas adına böyle bir performans dikkatimi çekmedi.




Filmin görselliğine gelince The Matrix filminin yaratıcılarının söz konusu olduğu bir projede çok fazla şey düşünmemiştik zaten bununla ilgili. Cloud Atlas 'ın görselliği başarılıydı ve zamanlara göre değişen mekân ve kostümlerde çok iyi seçilmiş. 1800 'lü yılların ortasından 2000 'li yılların ortalarına kadar uzanan birkaç yüzyıllık serüvende bulunan geçişleri izlerken kostüm ve mekânların başarısı önemlidir elbette. Eminim izleyen herkesin bu konuda söyleyecek bir şeyleri vardır.

Cloud Atlas 'ın esas senaryoya yani romana ne kadar sadık kaldığıyla ilgili ise bir şey söyleyemem. Nedeni kitabı okumamış olmam elbette. Aslında bir filmi izledikten sonra genel olarak filme dair bir şey yazmışlar mı diye göz attığım birkaç blogda Cloud Atlas 'ın yazısını okuma fırsatım oldu ama onlarda da bu konuyla ilgili tatmin edici bir cevap bulamadım. Gerçi ne kadar güvenilir bir kaynak olursa olsun bu konuda kendi fikrim olmadan bir şey söylemem. O yüzden yorum yok deyip köşeme çekiliyorum. Bir gün kitabı okur muyum bilmiyorum ama en azından kısa vadede böyle bir şey yapmayacağım kesin.




Bahsedebileceğim bütün iyi notlara karşılık filmde beni rahatsız eden bir nokta oldu. Kitapta bu konulardan nasıl bahsedilmiş bilmiyorum ama filmin mesaj verme olayı biraz abartılıydı sanki. Eğer bir filmin mesaj verme amacı varsa, sinema seyircisi genellikle bunun abartılmamasını ve üstü kapalı bir şekilde verilmesini sever. Cloud Atlas 'ta ise bu mesajlar seyircinin adeta gözüne sokularak vurgulanmış. Kölelik, kudreti olan birinin olmayan birine karşı bunu kullanması, sisteme başkaldırı, teknolojinin dünyaya zararları gibi kavramlarla uzayıp gidebilecek kocaman bir liste söz konusu. Diğer izleyicileri bilemem ama bence rahatsız edici boyutta fazla ve aleniydi.

Bütün bu anlattıklarımın sonucu olarak size seyirliği yüksek bir film olduğunu söyleyebilirim Cloud Atlas 'ın. Peki beklentilerimi karşıladı mı? Çok büyük beklentilerle gitmedim filme ama merak katsayımı düşününce belki biraz altında kalmış diyebilirim. Çok iyi değildi ama vasat olduğu da söylenemez. İzlemeniz için önermekle beraber ısrarcı olmuyorum.




Sinemanın World War Z fragmanı ile çalkalandığı şu günlerde Skyfall 'a uğramadan, Cloud Atlas kaçıp gitmeden izledik ve mutluyuz. Bir film için kimseyi beklemeyin, sinema yalnız başına daha iyidir, insanları mutlu etmek zordur. Sinemayı yalnız başınayken daha çok seven bu dünyanın yaramaz çocuklarıyız. Ertelemeyin.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra


















Kitap okumayı unutmama az kalmıştı ki Barış Bıçakçı yetişti imdadıma. İnsanın ne kadar meşgul olabileceği gerçeğiyle yeni yeni tanışmaya başladığım şu günlerde nihayet güzel bir kitap okudum. Aslında bir süre önce Chuck Palahniuk 'un Kaçaklar ve Mülteciler 'ini almıştım elime ama yarısına kadar okuyabilmiş hâlimle söyleyebilirim ki Chuck Reis 'e ait okuduğum en kötü kitaptı. Her ne kadar yarıda bırakmamak için kendimi zorlamış olsam da bunu beceremedim ve onunla birlikte birkaç ay önce aldığım Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'yı okudum. Son birkaç ay içinde okuduğum dördüncü Bıçakçı kitabı ve ben diğer üçünü yazdığım gibi bunu da yazacağım elbette.

Barış Bıçakçı bu kez intihar eden bir genç kızın çevresinde şekillenen bir hikâye anlatmış bize. Kitabın arka kapağında birbirine yaklaşan, kendi içlerine ve geçmişe dalan gibi cümlelerle özetlenmiş bu durum. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'nın anlatıldığı şehrin diğer Barış Bıçakçı kitapları gibi Ankara olma ihtimalini soracak olursanız, size vereceğim cevap %100 olur. Ankara 'yı seviyor, sevdiriyor bu adam. 

Daha önce yazdığım Veciz Sözler belli sebeplerden ötürü okuduğum en özel Barış Bıçakçı kitabı idi. Çünkü Veciz Sözler 'in bünyeme ait dokunduğu çok özel yerler vardı be bundan ötürü biraz fark yaratmıştı. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'da mükemmel bir kitap olmuş ama Veciz Sözler hâlâ bir adım önde benim için. Fakat bir sıralama yapsaydım Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'yı ikinci sıraya koyardım.

Açıkçası bir süredir aldığım bir tekliften ötürü yıllar önce rafa kaldırdığım bir roman projesi ile uğraşıyordum. Biraz debelendim ama aceleye getirince istediğimden farklı ve vasat bir şeyler ortaya çıkınca şu an itibarı ile bir süre daha askıya aldım sanırım. Günün birinde bir roman yazarı olur muyum ya da olabilir miyim bilemiyorum ama bir gerçek var ki yazı yazmak kendini geliştirebileceğin bir konu olsa da bazılarının bazı şeylerle doğdukları kesin. Günün birinde Oğuz Atay, Barış Bıçakçı ya da onlar gibi bir takım yazarların kurabildiği cümleleri kurabilir miyim acaba? İnsanı okurken heyecanlandıracak cümleleri o kadar basit kelimelerle anlatabilecek kadar yetenek sahibi miyim ya da bunu zamanla kazanabilir miyim bilmiyorum. Şu bir gerçek ki bu adamlar bizimle aynı kafada adamlar değil. Bizim yaşadığımızdan farklı gerçeklerle yaşadıkları kesin. Sanırım o kafaya ulaşabilmek için çok okumak, çok yazmaktan başka yapabilecek bir hamlem yok. Eğer varsa da bilmiyorum.

Barış Bıçakçı 'ya gelince söyleyecek birkaç şeyim var kendisiyle ilgili her zaman olduğu gibi. Dostum, her kimsen Eryaman 'da yaşamış ve 540 numaralı EGO seferini defalarca kullanmış olma ihtimalin yüksek. Bunu tamamıyla Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra 'dan çıkarttım ve okuyacağım diğer kitaplarında buna benzer başka ipuçları bulmayı umut ediyorum. Senin sinemaya uyarlanmış bir kitabın bile var. Hayır galaya falan gitmedin herhâlde ki(filmin galası yapıldı mı bilmiyorum) bir fotoğrafına falan ulaşamıyoruz. Okuduğumuz biyografilerin seni tanımak için çok kısa ve yetersiz. Tanınmak, gizli kalmak, bilinmemek istiyorsun diye düşünüyorum ve teknolojinin bir tıkla her şeyi ayağımıza getirdiği şu günlerde bunu bu derece başarıyor olman gerçekten takdire değer. Yazdıklarına hayranım ve benden daha çok hayran olan insanlar tanıyorum. Buna rağmen seni sadece yazdıklarınla biliyor olmamız daha mı iyi, görmek hakkımız mı, daha ne kadar bunu başarabilirsin ve bunun gibi soruların cevabını bilemiyorum. Ama her neredeysen en azından bir görün be üstat, merak ediyoruz. Bu kadar gizli kalmaya daha ne kadar devam edebilirsin ki?

29 Ekim 2012 Pazartesi

Blue Valentine


















Üst üste iki günde ikinci filmi yazıyorum. Combo yapıyorum hacı ona göre. Dediğim gibi çok özlemişim buraları. Blue Valentine 'i seyrettim az önce ve bloga yazmadan olmazdı açıkçası. Farklı bir film olmuş. İzlemek için birçok programı ertelemeye değecek kadar farklı olmuş. Twitter 'da irtibat hâlinde olduğum bir sinemaseverin kullandığı hesabın adı da Blue Valentine ve görüşlerine değer verdiğim biri olarak boş yere filmin adını hesabının ismi olarak kullanmaz diye düşünüyordum. Kendisine buradan film için teşekkürlerimizi iletmeyi ihmal etmeyelim. O zaman ne yapıyoruz? Çok uzatmıyoruz ve filme geçiyoruz.

Film 2010 yılında yapılmış. Yönetmenliğini daha önce herhangi bir filmini seyretmediğim Derek Cianfrance yapıyor. Kendisi aynı zamanda filmin senaristlerinden de bir tanesi. Başrollere gelince, Michelle Williams ve son dönemin en popüler aktörlerinden Ryan Gosling 'i görüyoruz. Ryan Gosling 'i daha önce yazdığım Drive filminin dışında The Ides of March, The Notebook gibi filmlerden hatırlamak mümkün. Michelle Williams 'ın Blue Valentine ile birlikte Oscar 'a aday olduğunu da söylemeden geçmeyelim.


DEREK CIANFRANCE


Senaryoya gelince bir çiftin ilişkisine odaklanmış diye özetlemek mümkün. Dean(Ryan Gosling) ve Cindy(Michelle Williams) çok normal olmayan şartlara rağmen evlenmişlerdir ve aradan geçen yıllar sonunda işler pek iyi gitmemektedir. Geçmişinden çok fazla kurtulmayı başaramamış bir kadın, alkol ve sigara ile arası oldukça iyi olan bir erkek ve ikisinin birden çok sevdikleri küçük bir kız çocuğu vardır ortada.

Notlarıma gelirsek, Gosling ve Williams 'ın rollerine çok iyi adapte oldukları kesin. Ryan Gosling çok büyük bir hızla özel bir aktöre dönüşüyor ve farklı rollerin altından kalkabildiğini görebiliyoruz artık. Filmde ki rolüne de harika oturmuştu ama en son izlediğim Drive filminden sonra Blue Valentine 'de oynadığı karakter oldukça farklıydı. Örnek olarak Blue Valentine 'de Gosling 'i ağlarken görmeniz mümkün. Drive filmindeki karakter düşünüyorum ve ağlamak kelimesiyle yan yana getirmek bile imkansız gibiydi.




Gosling 'ten öte Michelle Williams inanılmaz oynamış rolünü. Hayatın üzerinde bıraktığı izleri yıllar sonra bile taşıyan kadın olarak harika bir performans çizmiş ve nitekim Akademi de kendisini Oscar 'a aday yaparak bu performansı gözden kaçırmadığını göstermiş. Hem Gosling hem de Williams 'ı özellikle kavga ettikleri ve tartıştıkları sahnelerde dikkatle takip edin derim. 

Filmin diğer detaylarına gelince, çok fazla müzik kullanılmış olmaması çok iyi olmuş. Bu şekilde anlık tepkiler, yani hıçkırıklar, ağlarken burun çekmeler, iç geçirmeler, kısacası insana ait sesler çok daha iyi yansıtılmış ve bu durum filmin dokunaklı olma seviyesini bir kat yukarı çekmiş. Flashbackler ise bugüne kadar gördüklerim içinde filmin senaryosu ile en uyumlu olanlardan bir tanesiydi. Bir ilişkinin öncesini ve sonrasını, iyi zamanlarını ve kötü zamanlarını, mutluluklarını ve mutsuzluklarını bu flashbackler sayesinde yönetmen müthiş yansıtmış. Bu zaman geçişi, Gosling 'in saçları ile de çok güzel aksedilmiş diyebilirim. Ryan Gosling 'in saçları bile zamana karşı koyamamış kısacası.




Filmin konusu biraz klişe sayılabilir aslında. Spoiler vermemek adına bundan bahsetmeyeceğim ama âşık olduğu kız için önemli fedakârlıklar yapabilecek bir erkek dünyanın her yerinde, her ülke edebiyatında var sanırım. Kültürler değişse bile mantalite pek değişmiyor bazı konularda. Bu fedakârlığın ne olduğunu ise filmi izleyip görün derim. Ama her zaman dediğim gibi her yeni film için yeni bir senaryo yaratmak kolay değildir. Yani klişeler iyi işlendiğinde film değerinden bir şey kaybetmez ki Blue Valentine 'i çok iyi yapabilecek çok fazla ayrıntı mevcut. Bunların bir kısmından bahsedebildim, bazılarından ise spoiler vermemek adına uzak durmak zorunda kaldım. Sonuç olarak, Blue Valentine ilişkilere dair çok güzel bir film olmuş. Bir ara kendinize bir iyilik yapın ve bu güzel filmi seyredin derim. İyi seyirler şimdiden.

28 Ekim 2012 Pazar

Biutiful


















Dilâ Hanım 'ın kısa öyküsünü yazdığım son yazımı saymazsak yine çok açtık arayı. Gereksiz birçok şeyin peşinde koştuğumu düşündüğüm birkaç ayı geride bıraktım ve verdiğim birkaç önemli karar ile günler sonra ilk defa nefes aldığımı hissediyorum bugün. Biraz dizi seyrettim, biraz kitap okudum, bir film izledim ve şimdi o filmi yazmak için buradayım. Blog benim için çok fazla şey ifade ediyormuş bunu anladım. Neyse bu trajediye bir son veriyor ve filme geçiyorum. Biutiful 'u seyrettim ben bugün. Film 2010 yılına ait ve o dönemde oldukça ses getirmişti aslında ama izlemek bugüne kısmetmiş. Filmi çok beğendim ve izlediğiniz zamana bağlı olarak üzerinizde iz bırakabilecek kadar etkili bir dram olmuş aslında. Anlatalım bakalım neymiş olayı. 

Ünlü Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu filmin yönetmenliğini üstlenmiş. Inarritu 'dan biraz bahsetmek gerekirse, 1963 doğumlu ve çok uzun olmayan yönetmenlik listesinde önemli filmler bulunduruyor. Geride bıraktığı Babel, Amores Perros, 21 Grams gibi oldukça ses getirmiş filmleri var ve bu filmlerde isimleri oldukça dikkat çeken oyuncularla çalışmıştı. Kendi tarzını önemli ölçüde filmlerine yansıtmayı başaran yönetmenin 2007 yılında Babel filmiyle Oscar 'a gittiğini de hatırlatalım. Son olarak 2010 yılında çektiği Biutiful ile adından oldukça söz ettirmişti.


ALEJANDRO GONZALEZ INARRATU


Filmden bahsetmek gerekirse 2010 yılında yapılan Biutiful, 2011 yılında En İyi Yabancı Film Oscar 'ına aday olmuş fakat Incendies filminin de adaylar arasında bulunduğu listede ödülü Danimarka yapımı In a Better World filmine kaptırmıştı. Yönetmen koltuğunda oturan Inarritu aynı zamanda filmin senaristlerinden de bir tanesi. Filmin başrolünde ise Javier Bardem ismini görüyoruz. Kendisinden ayrı bir paragrafta bahsedeceğim ama yine aşmış bir performans gösterdiğini söylemek mümkün.

Senaryoya gelirsek, Uxbal(Javier Bardem) kanser olduğunu öğrenmiş ve önünde çok kısa bir ömrü kalmış iki çocuk babası bir adamdır. Karısından daha önceleri boşanmış olan Uxbal 'ın yaptığı iş ise ülkede bulunan mültecilere iş ayarlayıp bundan payını almaktır. Bir yandan sorunlu eski karısı, bir yandan kendi hırslarının peşinde koşan erkek kardeşi ile de uğraşmak zorunda olan Uxbal, kendisi öldükten sonra çocuklarının ne olacağının çaresizliği ile ne yapacağını bilemez vaziyettedir.




Anlatacaklarımı gelirsek, Alejandro Gonzalez Inarritu 'ya ait izlediğim dördüncü filmdi Biutiful ve tarz olarak diğerlerinden biraz daha farklıydı. İzlediğim ilk üç filmi olan Babel, Amores Perros ve 21 Grams 'te birleşen hayatlar teması üzerinde durmuş ve kurguyu birbirine kronolojik olarak takip eden sahnelerle sağlamamıştı. Biutiful 'da ise kurgu kronolojik ilerliyor ve arka arkaya devam eden sahneler zaman olarak da birbirinin devamı şeklinde. Bir diğer fark ise senaryoyu ve filmi tek bir karakter üzerinden yükseltmesi ve bunun için Javier Bardem kesinlikle kusursuz bir seçim olmuş.

Javier Bardem ile ilk olarak Before Night Falls filminde tanışmıştım. İlk Bardem filmiydi izlediğim ve performansı mükemmeldi. O filmle gösterdiği performans Akademi 'nin de gözünden kaçmamış ve törene En İyi Erkek Oyuncu adaylığıyla gitmişti. Before Night Falls filminde Johnny Depp, Sean Penn, Olivier Martinez gibi oyuncularla birlikte çalışma şansı yakalayan Bardem 'in uluslararası anlamda ün kazanması da bu film sayesinde olmuştu. Oynadığı pek çok filmde gösterdiği performansla parmak ısırtan Bardem, takvim yaprakları 2007 yılını gösterdiğinde No Country for Old Men filmindeki psikopat katil karakteri ile rüştünü ispatlamıştı.




Biutiful filminde oynadığı Uxbal karakteri ise bir hâyli zor bir karakter. Zaten bütün filmin üzerinden döndüğü karakter olduğunu söylemek bunu anlatmak için yeterli. Çünkü tek karakterin sırtında yükselen senaryolar o karaktere hayat veren oyuncuyu her zaman daha önemli yapar. Uxbal karakterinin Bardem ile geldiği noktayı anlatmam gerekirse tek kelimeyle şov yapmış diyebilirim. Kesinlikle harikaydı ve Javier Bardem 'in bugüne kadar izlediğim en yakışıklı hâliydi.

Kısacası izlemek için oldukça iyi bir seçim Biutiful. İnarritu ve Bardem 'e çok yabancı olmayan biri olarak film biraz farklı bir tat içeriyordu diyebilirim. Bardem 'in müthiş performansı, güzel bir senaryo ve usta bir yönetmenle oldukça başarılı bir film olmuş. Uzun süre sonra şöyle oturup yeni bir film izledim ve gayet başarılı bir seçim yaptığım için mutluyum.




Bir süredir yoktum buralarda ve bu süreçte Genç Adam 'ın benim için ne kadar önemli olduğunu anladım. Bu blog benim için çok önemli ve bazı hırsların uğruna buradan uzak kaldığım günler adına çok üzülüyorum. Yazmaktan hoşlanan yaramaz çocuklar adına keşke o kadar zamanı kaybetmemiş olsaydım. Tekrar görüşmek üzere, iyi seyirler hepinize. 

20 Ekim 2012 Cumartesi

Makedonya 1900(Dilâ Hanım)

Hayatımda hiç olmadığı kadar yoğun günler geçiriyorum ve bu durumdan her zaman olduğu gibi film izleme, kitap okuma gibi alışkanlıklarım da nasibini alıyor. Bir aydan uzun süredir ne film izleyebildim ne de kitap okuyabildim. Dilâ Hanım hayranlığımı pek çoğunuz bilir. Hatta şu günlerde günümüze uyarlanmış bir dizisi çekiliyor. Henüz ilk bölümde Dilâ Hanım 'ın bir İstanbul Hanımefendisi olduğunu görünce şansımı daha fazla zorlamadım. Hayranlık sebebim olan 1977 yapımı filmin başrollerinde ise bildiğiniz üzere Kadir İnanır ve Türkan Şoray oynuyor. Sinema tarihimizin en iyi çifti bence ve en iyi filmleri Dilâ Hanım. Selvi Boylum Al Yazmalım, Devlerin Aşkı, Kara Gözlüm gibi diğer fenomen filmlerinin yanında birkaç adım önde olduğunu düşünürüm hep. Necati Cumalı 'nın Makedonya 1900 isimli öykü kitabından bir kısa öyle Dilâ Hanım ve filmde o öyküden uyarlama. Şimdiye kadar okumak nasip olmamıştı ama ben bütün kitabı okumasam bile öyküyü okudum bugün. Genç Adam 'a bir şeyler karalamak için iyi bir fırsat sanki ve şimdi buradayım.


NECATİ CUMALI

Necati Cumalı 1921 yılında Florina 'da doğmuş ve öyküye bakılırsa yazarlık yaşamı bu Balkanlar 'a ait kökeninden biraz nasibini almış. Zaten Dilâ Hanım 'ı barındıran kitabın isminin Makedonya 1900 olması bu durumu biraz açıklar gibi. Cumalı 'ya ait herhangi bir eseri daha önce okuma fırsatım olmamıştı. Kendisine dair bildiğim ayrıntılar ise öykü, deneme, roman gibi pek çok dalda eser vermiş olduğu. Kısacası edebiyatın pek çok dalına katkıda bulunmuş önemli bir isim kendisi. Kitabı okumam için bana veren Gözde, Necati Cumalı 'nın benim tarzıma pek uygun olmadığını söylemişti ve ben öykünün hemen başında yer alan betimlemeleri görünce ne demek istediğini anlamış oldum. Betimlemenin çokluğundan pek haz etmem, doğrudur. Cumalı, hayata gözlerini yumduğunda İstanbul 'da imiş ve takvim yaprakları 2001 yılını gösteriyormuş.

Öykü, tıpkı filmde olduğu gibi kocasının katili Rıza Bey 'i öldürmek isteyen Dilâ Hanım 'ın gönlüne ferman dinletemeyip Rıza Bey 'e kalbini kaptırmasından bahsediyor. 1977 yılındaki film o zamanki şartlara uyarlanmış elbette. Örneğin; Rıza Bey 'in sürekli İstanbul 'da bulunması gibi ayrıntılar hikâyenin orjinalinde bulunmuyor. Uyarlamanın kalitesi önemli tabi. Kitabı mükemmel yansıtmışlar diyemem ama filmine aşık olduğum bir hikâye ve filmi pek gerçekleri yansıtmıyor diyemeyeceğim. 

Her ne kadar Necati Cumalı 'nın çok tarzım olmadığını anlamış olsam bile ve başka eserlerini okumak için kendime söz veremesem bile, Dilâ Hanım 'ın esas hikayesini okumak bir hayli keyifliydi. Bu konuyla ilgilenir öyküyü bir ara okur musunuz bilmiyorum ama her Dilâ Hanım hayranının Necati Cumalı 'ya borcudur bence bu öyküyü okumak. Zaten 30-40 sayfalık bir öykü ve sıkılsanız bile, sevmeseniz bile - ki bence böyle bir ihtimal yok çünkü öykü de çok güzeldi - en azından merakınızı gidermek için sizi çok zorlamayacaktır. Ne diyordu Kadir İnanır filmde: "yayla çorbası istiyorum, bol naneli olacak."  

12 Eylül 2012 Çarşamba

Fear and Loathing in Las Vegas


















Haftalardır kitap okumuyorum. Canım istemiyor bu aralar ne yalan söyleyeyim. Bundan mütevellit arka arkaya çok fazla sinema yazısı yazdım size ve bugün bir diğeri olan Fear and Loathing in Las Vegas için buradayım. Benim film izleme çılgınlığım ilk başladığı zamanlar -ki bu hemen hemen beş sene öncesine tekabül ediyor- bir Johnny Depp olayı vardı benim için ve çok kısa sürede çok fazla Depp filmi seyretmiştim. Eğer o dönemlerde blog yazıyor olsaydım, Genç Adam 'da Johnny Depp etiketi ile 15-20 civarı yazıya ulaşabiliyor olurdunuz. Geçen yıllarda sadece yeni çıkan filmlerini izleyip, eksik kalan eksik filmleriyle pek ilgilenmedim. Son birkaç hafta içinde bu boşlukları doldurmaya karar verdim ve Don Juan DeMarco, Nick of Time ve bugün Fear and Loathing in Las Vegas 'ı seyrettim. Bunların üçünü izledikten sonra en fazla beğenimi kazanan filmi yazmayı planlamıştım ve en çok Fear and Loathing Las Vegas 'ı beğendim.

Filmin 1998 yılında seyirciye sunulmuş. Yönetmen kutucuğunda Terry Gilliam ismini görüyoruz. Terry Gilliam 'ı, Monty Python and the Holy Grail(Yıllardır izlemeyi bir türlü başaramadığım kült bir filmdir kendisi) filminden hatırlamak mümkün. Fear and Loathing in Las Vegas, Hunter S. Thompson 'ın romanından uyarlama ve internetten okuduğum yorumlara göre filmin kitaptan daha başarılı olduğu fikrinde yoğunlaşma söz konusu. Başrol oyuncuları ise oldukça dikkat çekici. Johnny Depp ve Benicio Del Toro. Bu ikilinin dışında yan rollerde izlediğimiz o dönemin genç bu dönemin ise popüler oyunlarının isimleri de bir hayli ilgi uyandırabilir. Tobey Maguire, Cameron Diaz, Christina Ricci...


TERRY GILLIAM


Filmin konusuna gelince Duke(Johnny Depp) bir gazetecidir ve çok normal olmayan avukatı(Benicio Del Toro) ile birlikte Las Vegas 'a doğru gitmektedir. Fear and Loathing in Las Vegas bize, bu çılgın ikili tam bu yol üzerinde iken merhaba der. Henüz yolda uyuşturucu ve içkinin dibine vurmuş olan bu ikili, kafayı kırmış bir şekilde Las Vegas 'a doğru yol almaktadır. Vegas 'a vardıkları zaman da durmaya niyetleri olmayınca, film bu iki adamın kafayı bulunca yaptıkları ve yaşadıklarıyla birlikte keyifli bir hal alır.

Filmle ilgili yorumlarıma gelince hemen şunu belirtmeliyim ki sanırım hem Johnny Depp hem de Benicio Del Toro 'nun en çirkin halleriydi. Johnny Depp kel, Benicio Del Toro göbekli iken karizma, yakışıklılık gibi şeyler kalmamış. Şu dergilerin, internet sitelerinin falan durmadan düzenledikleri ve oldukça ilgi çeken en yakışıklı erkek, en karizmatik erkek, en seksi erkek gibi listelerde yerleri banko olan Depp ve Del Toro 'nun bu hallerini görmek enteresandı tabi. Demek ki neymiş? Yakışıklı bir adamın her hali yakışıklı değilmiş. Kanıtı için buyurun Fear and Loathing in Las Vegas 'a diyorum.




The Tourist filmi çekildikten sonra Johnny Depp 'in o döneme kadar oynadığı en sıradan rol olduğuyla alakalı bir yorum okumuştum. Bakıldığı zaman hakikaten sıra dışı rollerin adamı ve sanırım oynadığı en sıra dışı rollerden bir tanesi de Fear and Loathing in Las Vegas 'ta oynadığı Duke karakteriydi. Aslında pek çok filminde gerçek hayatta var olan insanları beyaz perdede canlandırdığını görüyoruz fakat bu onu bu tarz rollerin adamı olmaktan alıkoymuyor. Dışarıdan bakıldığında, bizde bıraktığı imajı da düşününce Fear and Loathing in Las Vegas 'ta oynadığı Duke karakterini çok fazla yadırgamamıştır diye düşünüyorum. Ağzında, döndürmekten yalama olmuş bir sigara sürekli var desem ne demek istediğimi anlatabilirim zaten.

Fear and Loathing in Las Vegas, Johnny Depp adına en önemli eksiğimdi benim. Bu yorumu merak katsayıma paralel olarak söylüyorum tabi. 1990 sonrası filmleri içinde izlemediğim çok fazla filmi kalmadı. The Astronaut 's Wife, Alice in Wonderland, The Libertine bunlardan birkaçı ve ben nedense bu filmleri izledikten sonra çok beğeneceğimi düşünmüyorum. Ama Depp hayranlığımdan ötürü bu filmleri de izleyeceğim elbette.




Fear and Loathing in Las Vegas son derece keyifli bir Johnny Depp filmi olmuş. Çekildiği dönemde de adından bir hayli söz ettiren bu filmi izlemediyseniz çok fazla ertelemeyin. Fazlasıyla eğlenip, güleceğiniz bir hikaye. Şimdiden iyi seyirler hepinize.

9 Eylül 2012 Pazar

A Clockwork Orange(1971)



A Clockwork Orange, ne istediğini değil de ne istemediğini bilen yönetmen Stanley Kubrick 'in zirve filmi. Film, Kubrick 'in münzevi hayatının dışa vurumu, Malcolm McDowell 'in yükselişi ve çakılışı, oynamak için doğduğu film, sadece geleceğe değil geçmişe ve günümüze bir gönderme. 

Bu yazıda filmin konusundan çok nereye gittiğini anlatmaya çalışacağım. Anthony Burgess 'in romanından uyarlanan film 1971 yapımı ve 137 dakikadır. (Anthony Burgess için deepshot: yanlış teşhis nedeniyle bir seneden az ömrü kaldığını sanan yazar bu kısa sürede beş roman yazar. Bunlardan biri A Clockwork Orange 'tır. Kitabı okumayanlar için Aziz Üstel çevirisi tavsiyemdir.) Bildiğimiz ahlaki değerlerin daha farklı olduğu alternatif bir gelecek verir bize film. Alex(Malcolm McDowell) 'in hayatına kısa ama vurucu bir bakış atan A Clockwork Orange, gençlik kibirinin esiri olmuş sistemi reddeder bir halde çetesiyle beraber suç içindedir. İhanetle tanıştıktan sonra sistemin bir getirisi olarak ıslah edilmenin ne olacağıyla tanışmak zorundadır. Ama iktidarın onu topluma geri yollamak için farklı düşünceleri vardır. Suç, ihanet, ceza, ıslah, iyileşme, topluma geri sürülme, tutunamama, arada kalma, kullanılma...

McDowell, içinde sakladığı cevherden mi bilinmez tek gerçek oyunculuğunu bu filmde biz yansıtır. Bunu da gençliğin verdiği masum kibirin altına saklayan psikopatı vererek başarır. Filmin başında Alex 'e duyulan nefreti izlerken yanında olanların ileride cezalandırıcı olması devlet ahlakına ne bir gönderme içerebilir ne de izleyicide imalı bir şekilde soru işaretleri bırakabilir. İzleyicide en başta tiksinme duygusu uyandıran karakter Pavlov 'un köpeklerinden çokta uzak olmayan bir yöntem ile topluma sürüldüğünde izleyicide oluşan tiksinme, acımadan öteye gidemez.

61 haftalık muhteşem gösteriminden sonra A Clockwork Orange 'ın İngiltere macerası Kubrick 'in isteğiyle sonlandırıldı. Filmin şiddet sahnelerinin insanları kışkırttığını düşünen basın, Kubrick Ailesi üstünde bir toplum baskısı oluşturdu. Asıl gerçekse İngiliz bürokrasisine göndermelerde bulunması kesinlikle olamazdı!

Kubrick, filmde uzak durulması gereken bütün değerlere bir göz gezdiriyordu. İktidar mücadelesi, dine bakış açısı, aile anatomisi, yani sistemin çarkı olan her şeyin bulunabileceği yer A Clockwork Orange. Bu da filmin uzun süre yasaklanmasına, bazı ülkelerde gösterimden kaldırılmasına neden olacaktı. Bu yüzden küçük bir duraklama çağı yaşadı A Clockwork Orange.

7 Eylül 2012 Cuma

When Harry Met Sally


















Arayı yine bir hayli soğuttuğumuz şu günlerde çok sayıda film seyrettim aslında. Sadece canım yazmak istemiyordu ve blogu kısa bir süreliğine nadasa almıştım. Aslında Çağatay 'ın A Clockwork Orange yazısı düzeltilip yayınlanmak üzerine elimde bekliyor hala ama ne bileyim işte bir yazıyı düzeltesim bile yok. When Harry Met Sally bu yazı orucunu bozmak için iyi bir sebep. Çünkü belli noktalarda biraz fark yaratmış bir romantik komedi olarak göründü gözüme. Merak etme katsayımı düşününce When Harry Met Sally 'yi kendi adıma bir kilometre taşı olarak adlandırmam zor değil. Hani "en sonunda bunu da aradan çıkarttım" diyebileceğim türden bir filmdi. İzlemek için çok uzun yıllar beklemişim. Aslında çok etkilenirseniz aşka dair birkaç hata yapmanızı bile önleyebilecek bir film. O yüzden ne kadar erken, o kadar iyi diyorum.

Film 1989 yılında yapılmış. Bu durum When Harry Met Sally 'yi benimle yaşıt yapar. Ne kadar da önemli ama!!! Yönetmenliğini Rob Reiner yapıyor. Rob ReinerThe Bucket List filminden hatırlamak mümkün. Senaryo kutucuğunda Nora Ephron ismi var ve kendisi aynı zamanda filmin yapımcılardan. Başrol isimleri ise Billy Crystal ve Meg Ryan.


ROB REINER


Senaryo ise şöyle: 1977 yılında üniversiteden mezun olan Sally, bir arkadaşının sevgilisiyle beraber Chicago 'dan New York 'a döner. Yani film birbiriyle henüz tanışan iki gencin yol hikayesiyle başlıyor. Sally 'nin arkadaşının sevgilisi olan Harry, kadın-erkek ilişkilerine dair çok fazla fikri olan ukala ama sevimli bir çocuktur. New York 'a geldiklerinde ayrılırken bir daha görüşebileceklerini zannetmeyen ikili yıllar sonra birkaç kez daha tesadüfen karşı karşıya gelirler ve iki iyi arkadaşa dönüşürler. Arkadaş olmak ve sevgili olmak arasında kalan bu ikilinin diyalogları ve yaşadıkları ise inanılmaz lezzetli seyirlik bir hale dönüşür.

When Harry Met Sally aslında klasik bir hikayeden oluşuyor. Yani senaryo akışını genel hatlarıyla biri elinize verse ve okusanız pek merak uyandıracak türden bir film değil. Fakat film ayrıntıda kazanıyor diyebilirim.




- biraz spoiler - 

Örnek olarak, çiftlerin yan yana oturmuş ilişkilerinin sürecini anlattıkları ekler çok başarılı görünüyordu. O sahnelerde mutlu bir evliliği yakalamanın aslında tek değil birçok formülü olduğunu görebilmek güzeldi. O sahnelerin hatırlattığı şey doğru olanı yapmak değil doğru kişiyi bulmaktı. Tabi bu çiftlerin sonuncusunun Harry ve Sally olacağını tahmin etmek zor olmuyor seyirci için.

- spoiler son - 

Bir diğer ayrıntı ise diyalogların üstün başarısı. Bugünden itibaren iyi diyalogların olduğu filmlerle ilgili bir konuşma içerisinde bulunduğumda When Harry Met Sally ilk önce aklıma gelecek filmlerden biri olacaktır. Diyalogların güncelliğini koruması filmi özel kılan bir diğer sebep. Bu diyalogların karşılıklı fikir alışverişi şeklinde olması ise içinizi ısıtıp sizi gülümsetebilecek hoş bir detay olarak dikkat çekiyor.




Bahsettiğim hata yapmanızı önleyecek kısımları ise biraz abartı olabilir elbet. Mesela söyleyebilecek en güçlü sözünüzün "seni seviyorum" olduğunuzu düşünebilirsiniz ama bunun yeterli olmayacağını görmenizi sağlayabilir. En azından herkes için bu yeterli olmayacaktır. Siz söylersiniz ama onun fazlasını duymaya ihtiyacı vardır belki. Bunu filmde gördükten sonra gerçek yaşamınıza bunu uyarlayabilir misiniz bilmiyorum. Ama emin olun kadınlar her zaman fazlasını isteyecektir. Sanırım istem dışı bir eleştiri yaptım kadın ırkına karşı. Özür dilemeli miyim? Bence gerek yok. Burası benim blogum, bu benim yazım ve burada benim fikirlerim var. Kimseye zorla beğendirmiyoruz sonuçta.

Şu yıllardır süregelen soru: Karşı cinsten iki yakın arkadaş birbirlerinden etkileniyorsa ne kadar arkadaş kalabilirler? Cevabı için değil ama en azından bir yorum için When Harry Met Sally 'yi izleyebilirsiniz. Karşı cinsten iki yakın arkadaş sevgili olmamak için arkadaşlığın sınırını zorluyorlarsa sonunda ne olur? Bir yorum almak için When Harry Met Sally 'yi izleyebilirsiniz. Bunlar ve bunlar gibi pek çok soru için film çok ideal.




Oyunculuklardan bahsedersek, öncelikle Billy Crystal ve Meg Ryan 'ın uyumunun çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Aslında romantik komedileri iyi yapan en önemli sebep bence ikili arasındaki uyum. Müthiş bir senaryo olmayabilir, harika oyunculuklar izleyemeyebilirsiniz ama eğer ikilinin uyumu iyiyse en azından oyunculuk adına pek çok sorunu sürükleyip götürdüğü bir gerçek. My Blueberry Nights 'ta da Jude Law ve Norah Jones döktürmüyorlar ama ikili uyumları oyunculukta bulunan açıklarını kapatıyordu. When Harry Met Sally için ise uyum dışında oyunculukları da iyi görünüyordu ve bununla birlikte filmin birkaç kademe yükseldiğini gördüm. Aslında bu ikiliden farklı olarak Carrie Fisher ve Bruno Kirby çok iyi iş çıkarmışlar. Çok üzerinde durulmasa bile aslında onlarla beraber farklı bir hikayeyi de izliyoruz.

Sonuç olarak üzerinizde etki bırakabilecek iyi bir film When Harry Met Sally. Pek çok sahnede kendinizden bir şeyler bulup gülümsemeniz kuvvetle muhtemel ve olası. Hatta bir sahnede kendimi kahkaha atmaktan alamadığımı itiraf etmeliyim. Bazı durumları fark etmek adına erken bir vakitte izlemeniz sizin için hayırlı olabilir. Tam aksine sizi gaza da getirebilir o yüzden temkinli olun. Ama şu bir gerçek. İnsanoğlunun ailesi vardır ve diğerleri. Bu diğerleri kısmına dahil olan herhangi bir kızdan etkilenebilirsiniz. Bir arkadaşınız sonsuza kadar sadece arkadaşınız olarak kalmayabilir. İlişkinizin boyutuna bağlı olarak bu durumu yaşayabilirsiniz de yaşamayabilirsiniz de. Bunlar benim naçizane fikirlerim. İzledikten sonra filmle ilişkisini siz kurun artık. İyi seyirler.




Sana gelince gizemli anonim. Kim olduğunu hala bilmiyorum. O yorumuna bakarak bütün yazılarımı okuduğun sonucunu çıkarmam zor olmadı. Son birkaç yazıdır yorumlarının eksiliğini hissetmeye başladım. Eğer seçtiğim filmlerle ilgili bir şeyler söylemek istersen When Harry Met Sally belki de senin için doğru filmdir. Görelim bakalım ne kadar çok şey biliyorsun hakkımda. 

28 Ağustos 2012 Salı

Incendies


















Incendies geride bıraktığımız yılın en çok beğenilen filmlerinden bir tanesiydi. Hatta bugüne kadar karşılaştıklarım içerisinde en beğendiğim blog olan Kediler ve Kitaplar 'ın 2011 'in En İyileri Anketi 'nin "Sinema" başlığında A Separation ve Midnight in Paris gibi oldukça beğenilen iki filmin ardından(bu iki film 2011 'e ait izlediğim filmler içerisinde benimde en beğendiğim iki filmdi) kendisine üçüncü sıradan yer bulmuştu. Aynı listede üst sırada bulunan filmlerden izlemediğim tek film olması bir başka ayrıntı. Bir arkadaşım(kendisi adını vermemi istemedi) -ki pek film konuştuğum birisi değildir- geçenlerde "İçimdeki Yangın" diye bir film var mutlaka izle demişti. Bende adını bile duymadığım bu filmi izlemek için hamle yaptığımda bahsettiği filmin Incendies olduğunu öğrenince kendi kendime artık zamanı geldi deyip dün itibarı ile izledim filmi. Gümbür gümbür adından söz ettiren bir film olmasa bile blog takipçilerinin ve sinema meraklılarının oldukça aşina olduğu bir yapım Incendies. Ekşisözlük 'te Incendies başlığında şöyle bir entry mevcut: "...üzerine bir şeyler yazmak için etkisinden çıkmayı beklemek gerek sanırım." İşte ben tam bu sebepten ötürü 24 saat rötarlı burada bulunuyorum. Başlayalım bakalım.


DENIS VILLENEUVE


Film aslında 2010 yılına ait ama ülkemizde 2011 yılında gösterime girmesinden ötürü geçen yıla ait kabul etmek çok yanlış olmaz. Incendies 'i Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve yönetmiş. Film bir tiyatro oyunundan uyarlama ve okuduklarıma bakılırsa bir süredir İstanbul Devlet Tiyatroları 'nda da oynanıyor. Yazının girişinde bahsettiğim gibi Türkçe 'ye "İçimdeki Yangın" diye çevrilmiş. Incendies, Google Translate 'e göre Fransızca dilinde "yangın" anlamına geliyor. Başrol listesi Lubna Azabal, Melissa Desormeaux-Poulin, Maxim Gaudette isimlerinden oluşuyor. Filmde ara ara Radiohead şarkıları duymak mümkün ve Radiohead dinlemeyen biri olmama rağmen filmde iyi durduğunu söyleyebilirim. O sene düzenlenen Oscar Ödül Töreni 'nde En İyi Yabancı Film Oscarı 'nı Danimarka yapımı In a Better World filmine kaptırmış ve bu kararıyla Akademi bir hayli eleştirilmişti.




Filmin konusuna gelince, konudan hiç bahsetmemeye karar verdim önce. Sonra spoiler uyarısı yapıp derin derin her şeyi anlatayım istedim. Ondan sonra düşündüm ve kısaca bahsetmenin en doğrusu olduğuna karar verdim. Öyle bir ikilemdeyim ki bu yazıyı uzun uzun yazmak veya kısa kesmek konusunda bir karar vermem gerekiyor. Şöyle ki, zamanında Orta Doğu 'dan göç etmiş ikiz çocukları olan bir anne ölümünün ardından çocuklarına bir vasiyet mektubu bırakır. Yapılmasını istediği bazı şeyler vardır ve olaylar gelişir.


  

Incendies öyle bir film ki en ufak bir spoiler yediğiniz anda ağır s.çarsınız. O yüzden filme dair hiçbir şey okumadan izlemeniz kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik. Başka bir tavsiye ise, Incendies 'in ilk yarısında sıkılacak olmanız kuvvetle muhtemel ve olası. O yüzden bu uyarımı dikkate alarak filmin sonuna kadar sabredin. Ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız ve eğer yazımı okuyup filmi izlemeye karar verirseniz ve hatta bir adım ileri gidip filmi izlerseniz lütfen yorumlarınızla bana karşılık verin.




Film başlarda size "Uçurtma Avcısı" tadı verebilir. En azından bana verdi. Siyasi kısmı biraz rahatsız edici olabilir ama konunun önüne geçmemesi bence filmi özel yapan en önemli sebeplerden. Lubna Azabal 'ı dikkatle seyredin.




Bugüne kadar izlediğim en güzel filmlerden bir tanesi Incendies. Benim bu kadar çok beğendiğim bir filmi size satırlar dolusu yazmam gerekirdi ama spoilerdan kaçmak adına vasatın altında bir yazı oldu bile diyebilirim. Sadece oturup mükemmeli izleyin. İşte hepsi bu.