17 Aralık 2017 Pazar

Malina


















"Senin bu kitabı okuman lazım, çünkü ruhu var." diyerek bana Malina'yı önerdiğinde şüphesiz ki ne Gizem ne de ben olayın bu noktaya gelebileceğini tahmin edemezdik. Bir kitabın ruhu olması sevmek için yeterliydi ama o kitabı bugüne kadar okuduğum en özel birkaç kitaptan biri yapması için bir ruhtan çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Favori romanlarım hep kendi seçtiklerim olmuştur. Başkasının önerdiği romanlar içerisinde ancak Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü zirvede yer alırdı. Ancak bugün size anlatmak için beni buraya getiren Malina sadece listelerimi değil beni de altüst etmiş durumda. Anlatmak istediğim çok şey var ve uzun zamandır bu kadar coşkuyla yazmamıştım.

Malina'yı ilk kez yaklaşık bir sene önce okudum. Tehlikeli Oyunlar dışında hiçbir kitabı iki kez okumamıştım bugüne kadar. Demek istediğim bir kitabı ikinci kez okumak için çok fazla sebebe ihtiyacım olmalı benim. Malina'yı ilk okuduğum zaman da yeteri kadar sevmiştim. Zaman zaman aklıma geliyor ve altını çizdiğim yerlerin tekrar üstünden geçiyordum ama geçenlerde bir şeyler yazarken "bir gün gelecek" diye bir giriş yaptım. Malina'nın sahip olduğu "bir gün gelecek" olayından yazının devamında bahsedeceğim. Birden kendi kendime "tekrar okumalıyım, okumak zorundayım" dedim. Bir hafta boyunca, aynı yerleri tekrar tekrar okuyarak yeniledim her şeyi. Bir zamanlar birisi bana kitaplarda cümlelerin altını çizmediğini, eğer çizerse yıllar sonraki kendini yönlendireceğini düşündüğü söylemişti. Ben ise çizsem de çizmesem de yıllar sonraki beni tamamlamak için bazı şeyleri tekrar okumam gerektiği fark ettim. Malina'yı ikinci kez okuduktan sonra hissettiğim şey artık biraz daha tamam olduğum. Bir gün gelir de tekrar okumak için elime alırsam daha da tamamlanacağıma eminim. Daha önceden adını bile duymadığım Ingeborg Bachmann ve Malina için Gizem'e teşekkür ederim.

Malina'ya, kitabın çevirmeni olan Ahmet Cemal'in birkaç sayfalık önsözünü okumadan başlamayı denemeyin bile. Çok eksik kalacağınıza emin olabilirsiniz. Kitabın diğer adı Günlük Cinayetlerin Romanı. 1971'de yayınlanmış ilk kez ve Bachmann'ın Ölüm Türleri ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümü. Malina, aynı zamanda Bachmann'ın roman türündeki tek eseri olma özelliğini de taşıyor. Kitabı Türkçeye çeviren Ahmet Cemal, Malina'yı çevirebilmek için çok yoğun bir çalışma temposuyla çalışmış ve bu tempo sağlığının bozulmasına neden olmuş. Kitabın önsözünde; eğer hayatımda sevgi olmasaydı bu çeviri hiç bitmeyebilirdi diyor Ahmet Cemal. Şahane bir çalışma olmuş. Bunca eseri dilimize kazandıran Ahmet Cemal de umarım yattığı yerde rahat uyuyordur.

Biraz yüzeysel olarak romandan bahsedip sonra detaya ineceğim. Yeni okuyacaklar için hemen belirtelim: Malina bir erkek. Kitabın sonuna geldiğinde bunu hâlâ fark etmemiş insanlarla karşılaştım. Malina isminin daha çok bir kadına uygun olduğu bir gerçek ve benim de bunu anlamam için yaklaşık yirmi sayfa kadar okumam gerekti. Anlatıcı kendini "Ben" olarak tanımlıyor ve hayatında iki adam var. Biri Ivan diğeri ise Malina. Ahmet Cemal, Malina için mutlak aşkın romanı demiş. Haksız da sayılmaz. Kadın erkek ilişkilerine dair herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği pek çok detay mevcut kitapta. İşin aslı kitabı ilk okuyuşumdan sonra birilerine Malina'yı anlatacak olsam ben de aşk ve ilişkiler ile ilgili bir şeyler söylerdim. Ama şimdi durum farklı. Belirli bir olay akışı yok, belirli karakterler üzerinden ilerlemiyor, mekân ağırlıklı olarak Viyana, zaman bugün olarak tanımlanmış ama bence bir yabancı için ne zaman ne de mekân ne de kişiler önemli. Öyle bir roman ki okuyan her farklı kişinin kendince başka çıkarımlar yapması mümkün. Ayrıca bir kişi on defa okusa on farklı çıkarım bile yapabilir. Gerçek bir deha, gerçek bir acı, fırtınası hiç dinmemiş bir yazar ve pek çoğu gibi o da kanıyla ödemiş. Ingeborg Bachmann, çok sayıda uyku hapı aldığı bir gece, sigarasından kaynaklı evinde çıkan yangın sonucu yaralanarak hayatını kaybediyor.

24 Aralık 1971 tarihinde kendisiyle yapılan bir konuşmada Bachmann; "Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim tüm çocukluğumu yıktı. Hitler'in birliklerinin Klagenfurt'a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını daha sonra çekmediğim bir acıyla..." diyor. Yani II. Dünya Savaşı ile birlikte milyonlarca insan gibi Bachmann için de her şey çok farklılaşmış. Doğduğu şehre Hitler'in birliklerinin girdiği gün büyüdüğünü söylüyor. Birkaç yıllık süreç içerisinde yaptığı pek çok konuşmada materyalizmden, tüketim toplumundan, kapitalizmden bahsediyor, toplumu kanlı bir arena olarak tanımlıyor, insanların gerçek ölümlerinin birbirlerine yaptıklarından kaynaklandığını söylüyor... Kısacası hayat üzerine çok düşündüğü anlaşılabiliyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken konuşması şu oldu: "Kitabım İtalya'da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar... ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır..." Kitabın ikinci bölümünün sonunda da Malina ile bununla ilgili bir diyalogları var;
"Malina: Demek artık asla, savaş ve barış, demeyeceksin.
  Ben: Asla.
          Hep savaş var.
          Burada hep zorbalık var.
          Burada hep çarpışma var.
          Bu, sonrasız bir savaş."
Tüm bu insanların kendi içindeki ve birbiriyle olan savaşı, mücadelesi ister istemez Tyler'ın Dövüş Kulübü'ndeki efsane tiradını aklıma getirdi: "Büyük Savaş'ı görmedik. Büyük Buhran'ı görmedik. Bizim Büyük Savaşımız kendi ruhlarımızla. Büyük Buhranımız ise hayatlarımız." Bachmann'ın konuşmasında bahsettiği kitabın ikinci bölümünün adı Üçüncü Adam ve bu bölümde çok sert bir şekilde bir ensest durumundan bahsediliyor. Öyle cümlelerle anlatılmış ki uzunca bir süre boğazımda düğümlenen bir yumrukla, ağlamamak için kendimi zor tutarak okudum.

Malina'nın gerçek bir karakter mi yoksa Olric gibi bir hayal karakteri mi olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Anlayabileni de görmedim. İnceleme yazıları okudum, yazarlarına mail attım, sosyal medyadan ulaşıp sorduklarım oldu, kitabı okuyanlarla konuştum ama bir cevap bulamadım. Artık cevaplara ihtiyacım yok çünkü almam gerekeni aldım. Ne Malina gerçek ne de Ivan. Bence ikisi de metafor. Yazarın bahsettiği insanların yaşam boyunca devam eden savaşının simgesi Ivan. Acı veriyor, kötü davranıyor ama yine de onsuz olmuyor. Bachmann'ın "bir gün gelecek" diye başlayan pasajları da o hep bahsettiği umuda yönelik çabaları da Malina'nın ta kendisi. "Hep savaş var... Bu sonrasız bir savaş." diyen kadın bir konuşmasında ise umuttan şöyle bahsediyor: "Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğinde bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük yaşamın iğrençliği göz önünde tutulduğunda, bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam." Özlemini çektiği bütün bu gelecek Malina ile ete kemiğe bürünüyor. Onun da olmadığı, Malina'nın da yetemediği yerler oluyor ama o her seferinde sığınacak bir liman. Ivan'dan da, babasından da, bugünden de, bütün bu birey savaşlarından da... Malina şefkatli bir umut olarak kalmak zorunda. Çünkü o hepimizin umudu.

Ivan'la Mutluluk kitabın ilk bölümünün adı. Kitap sadece bu bölümden oluşmuş olsaydı o zaman ben de rahatlıkla mutlak aşkın romanı diyebilirdim. Gündelik hayatta, bir adama âşık bir kadın ve bunun farkında olup bütün kayıtsızlığı ile buna karşılık vermekten çok uzak bir adam görüyoruz. Bu ikili ilişkiye yönelik öyle pasajlar var ki kitapta bana daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptırdılar. Birkaç tanesini telefonuma ses kaydı olarak depoladım ve kitabın yanımda olmadığı bazı zamanlar açıp dinliyorum. Hemen herkesin yaşadığı buna benzer ilişkileri kelimelere dökme başarısı yazara hayranlık için başlı başına bir sebep. Şu kitap cümlelerinin altını çizme mevzusuna geri dönecek olursak, bugüne kadar sayfalarına en çok kalem izi bıraktığım roman da Malina oldu. Pek çoğunu paylaşmak istiyorum ama yeterince uzun bir yazı oldu ve benim de altı çizili pasajları ve cümleleri blogda paylaşmak pek huyum değil.  İkinci bölüm "Üçüncü Adam" olarak geçiyor ki yazarın bahsettiği faşizm, ağırlıklı olarak bu bölümde karşımıza çıkıyor. Bundan da öte ensest olayı ile çok rahatsız edici bir noktaya sürüklüyor okuyucusunu. Son bölümün adı ise "Son Şeyler Üzerine" ve anlatıcının Malina'dan en çok bahsettiği bölüm burası. Kitabın sonuna doğru yaklaşırken adım adım o günlük cinayete hazırlıyor bizi ve size tavsiyem Malina ile karşılıklı diyalogları özenle okumanız.

Tehlikeli Oyunlar'ı okurken acaba Tutunamayanlar'dan daha çok sever miyim diye korkarak okumuştum ve korktuğum başıma gelmişti. O günden beri benim için bir numara. Malina'yı da okurken bir ara o kadar yükseldim ki aynı şeyi tekrar yaşamaktan korktum. Neyse ki bu kez korktuğum başıma gelmedi. Ama eğer Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar varsa arkasından da Malina var benim için artık. Malina'yı okuyun ama hakkını verin. Kitapta da dediği gibi "...insan ya hiç okumamalı, ya da gerçek anlamda okuyabilmeli..."

25 Kasım 2017 Cumartesi

Sıfır Bir


















Masum'u izlemek için BluTV üyeliği edinmiştim birkaç ay önce. Arkasından 7yüz, Planet Earth falan derken yolum Sıfır Bir'e kadar düştü. Malum dönem dijital dizi dönemi. Fi'nin geçen seneyi kasıp kavurmasıyla artık pek çoğumuz daha ilgiliyiz. Aslında dizi konusunda bizden çok iyi işler de çıkıyor. Senaryo zayıflığı, süreler, kronik sorun hâline gelen klişeler gibi sorunları aşıp, erken final yapan dizi yığınından kurtulduğumuz zaman her şey daha güzel olacak. Dijital dünyada ise süreler makul seviyelerde, sansür yok, blurlama yok... Normal olarak daha kaliteli işler çıkıyor ve seyirci sayısı konusunda da hatırı sayılır bir noktaya gelmiş durumda. İzlediklerim içerisinde ise Sıfır Bir'den bahsetmek istedim. 

Behzat Ç.'nin popüler kültüre etkisini konuşacak olursak şüphesiz ki Anadolu dizileri konusunda verdiği ilhamdan bahsederdik. Elbette Ağa temalı Güneydoğu dizilerinden bahsetmiyorum. Malum onlarda da ağanın şakır şakır İstanbul Türkçesi konuşması gibi klişelerimiz bolca mevcut. Bir Zamanlar Adana'da mottosundan da şehrin plaka kodu olan Sıfır Bir'in diziye isim olarak seçilmesinden de anlayacağımız üzere Adana'ya ait bir hikâye anlatılıyor. Yer Hürriyet Mahallesi, mekân sokaklar ve mahallelerini korumaya, birinin başına bir iş gelirse diğerlerinin intikamını almaya yemin ettiği abilerin olayını seyrediyoruz. Savaş Satış, Cihangir Ceyhan(namıdiğer Cio) ve Özgür Meriç'i merkez alan ve yavaş yavaş nüfuzu büyüyen bir çetenin hikâyesi bu.

Adanalı bir grup gencin sınırlı imkânlarla ortaya çıkardığı bir iş. Sıfır Bir'i izleyen pek çok kişi amatör olmasından kaynaklı olarak doğal olduğunu ve bu yüzden çok güzel olduğunu size anlatabilir. Doğal olduğu doğru ama amatörlük kısmı için ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bir amatörlükten söz edilecekse ancak ve ancak oyuncuların eğitimsiz veya tecrübesiz olmasından söz edilebilir. Dizinin oyuncu seçimleri, kostüm ve mekan tercihleri, çekim açıları, sahne geçişleri ve de en önemlisi müziklerinin arkasında uzun uzun övgülerle bahsedilecek müthiş bir mühendislik var. Hemen her detayı için ekibin çok çalıştığını görebiliyoruz. Müziklerini Esat Bargun yapıyor ki dinleyen herkesin bu isimden övgüyle bahsedeceğine eminim. Oyuncuların doğallığı, akışa dahil edilen yardımcı oyuncuların başarısı, sokak hikâyesini oyuncuların gerçekten sokaktan yansıtması ve ekrana yakıştırma çabasının olmayışı, şiveler ve övgüyle bahsedebileceğimiz detayların niceleri...

Dizinin ilk iki sezonu Youtube'da yayınlandı. Üçüncü sezonu ise BluTV'de hâlihazırda devam ediyor. İlk iki sezon başarısı dikkat çekince yapımcıların dikkatini çekmiş şüphesiz. Adamlar kısıtlı imkânlarıyla bir iş yapmışlar, başarılı olmuş ve tabiki o parıltılı dünyaya girip para kazanmak da hakları fakat bu değişikliğin diziden pek çok şey alıp götürdüğünü düşünüyorum. Sıfır Bir için bir yazı yazmayı düşündüğümde 3.Sezon için yayınlanan 3 bölümden de notlar çıkarıp olumsuzlukları uzun uzun yazmayı planlamıştım ama beğendiğim bir dizi ve önermek için yazmaya karar vermemle bir tezat oluşturmasını istemedim. Sadece ilk iki sezonundan sonra üçüncü sezonun beni üzdüğü belirteyim. Eminim ki bu konuda farklı düşünenler, prodüksiyonun diziye iyi geldiğini düşünenler de olacaktır.

Bu genç adamlar uğraşıp ortaya gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Oldukça keyif alarak takip ediyorum. Çok farklı bir iş ve bir o kadar da dikkat çekici. Vibio isimli bir Youtube kanalı var ve diziyle ilgili ayrıntılı bilgi verdikleri bir içerik oluşturmuşlar. İzlemeden önce görsel anlatımlı bir fikir edinmek için tavsiye ederim. Burayı tıklayarak ilgili videoyu izleyebilirsiniz. Son olarak unutmadan; Cio'nun hastasıyız. 

18 Temmuz 2017 Salı

Nutuk


















Son bir yıldır Cumhuriyet Tarihi ve Atatürk'ü büyük bir ilgiyle okuyup araştırıyorum. Bu süreçte Nutuk'u es geçmek olmazdı. Pek çok farklı baskısı mevcut piyasada ve bir gün eve dönüş yolunda kendimi kitapçıda bulduğumdan araştırma yapma şansım olmadı. O yüzden idefix'te en çok satanlar listesinde gördüğüm, kapak resmini gördüğünüz İş Bankası Kültür Yayınları kopyasını edinerek okudum. ATASE başta olmak üzere bazı arşivlerden fotoğraflar mevcut kitapta ve dili de bugün kullanmakta olduğumuz kelimeler ile revize edilerek güzel bir baskı yapılmış. Anlaşılır olması açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Ülkenin eğitim sistemi malumunuz üzere perişan vaziyette ki kendi adıma bu ülkenin en büyük sorununun ülke tarihi boyunca bir türlü oturtulamamış, başarıya ulaşmamış ve bence en önemlisi istikrar sağlanamamış olan eğitim sistemi olduğunu düşünürüm. Hatta bununla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı diye bir devlet kurumumuz var. Üniversite yıllarında yarı zamanlı olarak turizm işiyle uğraştığım dönemde bu kurumun bir toplantısında çalışmıştım. Almanya, Belçika ve Hollanda'da toplumda söz sahibi olan Türklerin katıldığı bir sempozyumdu. Doktorlar, avukatlar, mühendisler... Otelden havaalanına transferi olan, Belçika'da yaşayan bir hanımefendi ile yarım saat kadar sohbet etme fırsatımız olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam doktordu. Kendisi de eşi de Belçika'da doğmuş ve yetişmiş birer Türk idi. Belçika'da son dönemde ırkçılık hareketlerinin hızlandığından ve artık eskisi kadar rahat olmadıklarından bahsetmişti. Türkiye'ye geri dönüş planlarını sorduğum zaman, bunu sürekli düşündüklerini fakat iki çocuğunun eğitiminden vazgeçemediğini, Türkiye'de eğitim sisteminin ne kadar sıkıntılı olduğundan bahsetmişti. En basit şekli ile bir örnek vermek gerekirse Türkiye'de üniversite mezunu bir insan 10-15 sene kadar İngilizce eğitimi görüyor. Ben ilköğretimin ilk senesinde başlayıp üniversiteden mezun olana kadar görenlerdenim. Ne kadar İngilizce bildiğimiz konusunda ise takdir sizindir.

Eğitim sisteminden Tarih dersi de nasibini aldı elbette. Atatürk, Samsun'a çıktı. Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongreleri, Ankara'ya geldi Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı, savaşta Yunan'ı denize döktük... Okuduğu okulların, annesinin ve babasının fotoğrafları her kitapta vardı zaten ki artık ezberimizdedir. İsmet İnönü, Kâzım Karabekir gibi isimlerle uzayıp giden silah arkadaşları listesini de biliriz ama çok detaylı değil. Meclisi açtı da elini kolunu sallayarak Ankara'ya gelerek "tamam, açtım bitti" deyince oldu mu bu iş? İşte bu ve bunun gibi daha pek çok detayı bilmek için okul eğitimi son derece yetersiz kalmıştı maalesef. En azından bizim zamanımızda öyleydi. Öğrenmek için birinci ağızdan bunları okumak gerekliydi ve Nutuk bu konuda sahip olunabilecek en önemli kaynak şüphesiz.

Nutuk, Atatürk'ün kaleminden yazılmış ve yine kendisi tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının ikinci kurultayında okunmuştur. 36,5 saat boyunca devam eden bu okuma 15 Ekim 1927 tarihinde başlamış, 20 Ekim 1927 tarihinde son bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılmış olan bu okuma yerli ve yabancı pek çok basın mensubu tarafından da takip edilmiştir. "1919 yılı Mayısı'nın 19. günü Samsun'a çıktım." diyerek başlıyor metnine ve hilafetin kaldırıldığı döneme kadar gelen süreci anlatarak, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile son buluyor. Güvenilir olmayan bir kaynaktan edindiğim bir bilgiye göre bu konuşma metni ilk olarak 1927 yılında biri asıl metin diğeri ise belgeler olmak üzere iki cilt olarak basılıyor. O dönemde Harf İnkılabı henüz yapılmadığı için Arapça harflerle baskı yapılıyor. Harf İnkılabı kabul edildikten okunması zorlaştığı için 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üç cilt olarak tekrar basılıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise çok farklı şekilleri ile bulmak mümkün. Dilinin sadeleştirilmiş olan baskılarından tutun, daha küçük yaştaki okuyucular için derlenmiş olanlarına kadar pek çok türde bulabilirsiniz. 

Nutuk'ta benim öğrendiğim en önemli detay, silahlı savaş haricinde kalan mücadelenin en az silahlı mücadele kadar çetin geçtiği. İktidar savaşları, sert muhalif çıkışlar, ihanetler... Atatürk'ün meclis başkanı seçilmesini engellemek için aday olacak kişinin Anadolu'da doğması veya Anadolu'da bir şehirde en az beş sene geçirmiş olmasının önerilmesi, Çerkez Ethem'in yaptıkları, Cumhuriyet fikrinin en yakınlarında bile yarattığı rahatsızlık, Yunan'a taarruzdan bir gece önce kendini Ankara'da göstermek için bir davet düzenlemiş gibi yapan üstün zekası, Lozan Antlaşması için görüşmelere İsmet İnönü'nün gitmesini istemesi üzerine karşılaştıkları... Bunlar gibi uzayıp gidecek uzunca bir mücadele listesi anlatılıyor ve yazımın en başında söylediğim gibi olanları birinci ağızdan okuduğunuz için kusursuz bir kaynak konumunda.

Atatürk ile ilgili konularda tarafsız kalamıyorum. Çünkü hayranım ona fakat hayranlığım bu ülkenin kurucusu olması, hayatının bir adanmışlık ile cephelerde başarılarla geçmesi, başta hukuk ve ekonomi olmak üzere yaptığı devrimler, inanılmaz zekası gibi detaylardan çok öte. İhanetin kol gezdiği yerde ağzını bu kadar sıkı tutabilmiş olmasına hayranım, planlama yeteneğine hayranım, temsil etmeyi başarabildiği insan kitlesinin büyüklüğüne hayranım, Hintli bir diplomata Atatürk'ü tanıyıp tanımadığını sorduğumda "elbette tanıyorum bütün dünya tanıyor" diye aldığım cevaba hayranım, hayatı cephelerde geçmiş olmasına rağmen sadece kayıtlı olarak yaklaşık 4000 kitap okumuş olmasına hayranım ve en önemlisi önünde hiçbir engelin duramadığı, hayalperestlikten uzak, müthiş kararlılığına hayranım. Biraz daha okudukça, biraz daha araştırdıkça, daha derinlere indikçe bu hayranlığım katlanarak artıyor. Nutuk ile başlayarak onu daha çok okumak, daha çok araştırmak, daha çok bilmek gerekir diye düşünüyorum. Atatürk'ü sevmek, onun izinden gitmek hepimize yeter, herkese yeter. Nutuk'u mutlaka okuyun. En azından bugünlere kolay gelmedik lafının bir klişeden ibaret olmadığını öğrenmiş olursunuz.