20 Nisan 2013 Cumartesi

The Imposter


















Son yazımı yazarken film ve kitap olayından bu aralar ne kadar soyutlandığıma inceden değinmiştim. Bu süreçten geçerken kendi kendime söylemiştim izleyeceğim ilk film The Imposter olacak diye. Son derece başarılı bulduğum afişi, gazetede okuduğum enteresan hikâyesi, ilgi çekici ismi ile yılın izlenmesi gereken filmlerinden biriydi zaten. Açık konuşmak gerekirse filmin belgesel tadında olacağı hiç aklıma gelmemişti. Pek hoşlanmam belgesel türünden ve eğer filmin kendini bu derece belli eden belgesel olayından daha önce haberdar olsaydım muhtemelen bu kadar hevesli izlemezdim. Peki bu beklentilerimi karşıladı mı The Imposter, sonuna kadar derken zorlanmıyorum.

Gazetede okumuştum olayı, yıllar önce kaybolmuş bir çocuğun yerine geçip ailesinin içine giren bir sahtekârdan bahsediyordu. Olay son derece enteresan geliyor kulağa. İyi kardeşim tamam ama annesi, babası, kardeşleri nasıl oldu da bu adamın kendi evlatları olmadığını anlamadı veya aradan geçen yıllara oranla vücuttaki değişimin imkânsızlığını nasıl fark edemediler diye sormuştum kendime. Filmden sonra, daha öncesinde aklımda olan bazı sorular cevabını bulurken bazıları yine havada kaldı. 




Olay şu ki Nicholas Barclay, 1994 yılında San Antonio 'da kaybolmuş bir çocuktur. Evinin yakınlarında olması gerekirken bir süre sonra kendisinden haber alınamamış ve kaybolmuştur. Aradan geçen üç yıldan uzun bir süreden sonra İspanya 'da bir telefon kulübesinde bir çocuk bulunur. Bir şekilde Nicholas Barclay olduğu düşünülen bu çocuk 16-17 yaşlarında olması gerekirken daha büyük göstermektedir. Saç ve göz rengi gibi ayrıntılar ise bu çocuğun farklı biri olduğunun tam anlamıyla kanıtı gibidir ama hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. İşin içine giren birkaç uzmanın doğru kişi olmadığına dair garanti vermesine rağmen aile bu çocuğun Nicholas olduğunu emindir.

Filmin adı The Imposter. Imposter 'ın Türkçe karşılığı "sahtekâr" , "taklitçi" gibi kelimelerle tanımlanabilir. Dolayısıyla şu çok beğendiğim afişinin üstünde bu ilgi çekici The Imposter yazısını gördüğümde oldukça dikkatimi çekmişti film. Adı "taklitçi, sahtekâr" olan bir filmin arkasından çok iyi bir iş çıkacakmış gibi hissettim nedense. Buna karşılık film Türkçe 'ye "Hayat Avcısı" olarak çevrilmiş durumda ve kesinlikle başarılı bir seçim olmuş. Nitekim bu konuda fikirlerime aşina olan pek çok insan filmlerin tam anlamına karşılık gelen kelimelerle çevrilmesine karşı olduğumu bilir. Bu konuda "Hayat Avcısı" beğenimi kazandı.





The Imposter 'ı benim için iyi yapan ayrıntılardan bahsetmek gerekirse, öncelikle röportajlarla sizi sıkıp boğan bir filmle karşılaşmayı bekliyorsanız bu fikri bir kenara bırakın. Baştan sona kadar nasıl olduğunu anlayamadığınız bir şekilde bir gerilimin içinde buluyorsunuz kendinizi. Röportaj sahnelerinden geriye kalan sahnelerdeki çekimlerin başarısı ise ayrı bir takdir konusu. Konu adım adım oldukça iyi işlenmiş. Filmin konusunun kırılma noktaları seyircisine empoze edilirken kendinizi filme kitlenmiş bir şekilde bulmanız an meselesi. 

Peki film kusursuz muydu? Aslında kusursuzdan bahsetmek bir yana ciddi anlamda rahatsız eden olumsuz noktaları da yabana atılır gibi değil The Imposter 'ın. Size bahsettiğim bütün bu iyi ayrıntılara ve filmi çok beğenmeme karşılık çok ciddi anlamda mantığımın almadığı noktalar da var ve bunlardan bahsetmek istiyorum. Hatta o derece ki belli konularda biraz takıntısı olan bir izleyici filmi bir kalemde silip atabilir bir kenara. Bu konudan nasibimi pek almadığım ortada, her şeye rağmen çok beğendim.  




- spoiler - 

İspanya 'da bulunduğu zaman Frederic Bourdin 'in her yere telefon edebileceği bir hat ile birlikte polis merkezinde bir gece tek başına bırakılması ve o gecenin sabahında kendisinin Nicholas Barclay olduğundan bahsetmesi, bununla da kalmayıp İspanyol yetkililerin bu hikâyeye inanmış olması biraz zorlamaydı sanki. 

Bourdin 'in fiziksel görüntüsüyle ilgili ayrıntılar ise gerçekten çok dikkat çekici ve mantık hatası olarak bile yorumlanabilir. Saçlarını kendi boyamasına yetkililerin uyanmaması, tanınmaya çalışılan bir çocuğun kafasında sürekli şapka ve gözünde güneş gözlüğüyle görünmesi, yaşlanmış bir bedenin son birkaç yılda yaşadığı travmalar ile açıklanabilmesi neyse ama göz renginin farklı olmasının üzerine hiç gidilmemesi... Çoğaltılması mümkün olan birkaç örnek bu saydıklarım ama filmin başarısının önünde olmadığını düşünüyorum. 

- spoiler - 




The Imposter daha önce izlediğim filmlerden farklıydı diyebilirim. Bunda belgesel türünde film izlemiyor olmamın da etkisi var ama sadece bununla alakalı değil. Konu ilgi çekiciydi ve iyi işlenmiş bir film. Röportaj ve çekim kısımları da birbirini çok iyi tamamlamış. Böyle olunca da sürükleyici ve sizi içine alan bir film ortaya çıkmış. Sonuna yaklaşıldıkça senaryonun daha ilgi çekici bir hâl alıyor olduğunu da belirtelim. En kısa zamanda ilgilenin bu konuyla. İzlenmesi gereken farklı bir film The Imposter. Kaçırmayın demek yapabileceğim yegâne önerimdir.

18 Nisan 2013 Perşembe

33 Varyasyon


















Uzun zamandır uğramıyordum yine buralara. İlk zamanlar böyle şeyler pek olmazdı ama geride bıraktığımız bir yıllık süreçte alıştım galiba bu nadas dönemlerine. Nadas denilemez ama gidip gelmiyorum işte. Bu ara biraz hayattan soyutlanma isteğinde olduğumdan ne film izliyorum ne kitap okuyorum ne de başka bir şey. Bu süreçten geçerken dün bir tiyatro oyununa gittim. Fırsat bu fırsat deyip şimdi yazmak için buradayım. Oyunumuzun adı 33 Varyasyon. Ankara Devlet Tiyatrosu 'nda sahneleniyor. Akün Sahnesi 'ne gidip yerinde gördük kendilerini. Oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Anlatalım madem kendilerini.

Oyunun yazarı 1963 yılı Venezuela doğumlu Moises Kaufman. Kaufman, 33 Varyasyon oyununu 2007 yılında yazmış ve seyircisiyle ilk olarak Washington 'da buluşmuş. Oyunu Türkçe 'ye çeviren isim ise Ekin Tunçay Turan. Oyunun yönetmeni ise İskender Altın. Oyuncular Erdal Küçükkömürcü, İpek Çeken, Meltem Baytok, Mehmet Akay, Ulaş Ersoy, Eda Aydınlı ve Tunç Yıldırım. Piyanodaki performansı ile bu isimlere Elif Candaş eşlik ediyor. 

33 Varyasyon 'un konusuna gelirsek, Katherine(İpek Çeken) bir müzikologtur. Kendisi ALS(motor nöron hastalığı) hastasıdır ve çok fazla zamanı kalmamıştır. Ömrünün bu son dönemecinde Beethoven 'ın 33 Varyasyon eserini araştırmak üzere Bonn 'a gider ve bunun üzerine çalışmaya başlar. Bu süreçte ona yardımcı olacak isimler ise kızı Clara(Eda Aydınlı), kızının sevgilisi Mike(Ulaş Ersoy) ve Bonn 'da tanıştığı arkadaşı Gertie(Meltem Baytok) 'dir. Oyun süresince Beethoven 'ı canlandıran ismin Erdal Küçükkömürcü olduğunu belirtmeden geçmeyelim. 








  


Notlarıma gelirsek filmin sahne tasarımı açılır kapanır durumda bulunan yatay sürgülü perdelerden oluşuyor ve oldukça dinamik. Bu hareketlilikten ötürü oyun boyunca sıkılmanız veya kopmanız pek olası değil. Yalnız şöyle bir durum var ki sahne iki katlı oluşturulmuş ve 33 Varyasyon en önden izlemek için pek uygun değil. Halbuki en önden izleyeceğim ilk tiyatro oyunu olduğundan inceden heyecanlanmıştım ama dediğim gibi bu oyun adına doğru bir seçim değil en ön sıra. Oyun boyunca aklımda olan bir diğer ayrıntı ise İpek Çeken 'in sahneye oldukça yakıştığı. Hatta bir ara dayanamayıp oyun devam ederken arkadaşıma "kadın çok iyi görünmüyor mu?" diye sordum bile. Kostümleri de oyunun bir diğer başarısı. 

33 Varyasyon 'u oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Hemen hemen izlediğim her tiyatro oyununda belli dönemlerde yaşadığım kopmalar bu kez hiç olmadı. Bu arada oyunun iki perde ve yaklaşık iki buçuk saat kadar olduğunu da belirtelim. Eğer Ankara semalarındaysanız kendinize bir iyilik yapabilirsiniz.