26 Şubat 2013 Salı

Vücut


















Akademi Ödülleri mevzusu geride kaldı nihayet ve normal seyrinde film izlemeye başladım. Bugün aslında Tepenin Ardı 'nı izlemeyi planlamıştım ama kaydın görüntü kalitesi beni tatmin etmeyince Vücut 'tan yana seçim yaptım. Filmi çok beğendiğimi söyleyebilirim. En son ne zamandı hatırlamıyorum ama yerli bir yapım izlemeyeli oldukça uzun süre oldu. Yaklaşık üç aydır da Genç Adam 'a yerli sinemaya ait bir yazı göndermemiştim. Sonuç olarak kendimi bir iyilik yaptım. 

Detaylardan bahsedecek olursak filmin yönetmenliğini Mustafa Nuri yapıyor. Kendisi 1973 Lefkoşa doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi 'nden mezun olan Nuri 'nin yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı film Vücut. 2011 yapımı filmin başrollerinde Hatice Aslan, Hakan Kurtaş, Cengiz Bozkurt ve Şeyla Halis oynuyor. 


MUSTAFA NURİ


Senaryodan bahsedecek olursak, Leyla(Hatice Aslan) bir porno film oyuncusudur. Yılmaz(Cengiz Bozkurt) 'ın Almanya 'da yayınlanması için çektiği filmlerde oynayan Leyla artık bu işlerden vazgeçer ama Yılmaz kendisini son bir film için ikna eder. Bu filmde Yılmaz, genç ve yakışıklı bir çocuğu oynatacaktır. Bunun için İzzet(Hakan Kurtaş) 'e ulaşır ve İzzet bu teklifi kabul eder. İzzet ise 20 'li yaşlarının henüz başında, işi gücü olmayan, aylak aylak gezen ve çocukluğundan kalma bir travma ile büyümüş yakışıklı bir delikanlıdır. Bu film çekimi için yolları kesişen Leyla ve İzzet 'in hayatları artık birbirleri üzerinden şekillenmeye başlar.

Vücut, oyunculuk adına şahane bir film olmuş. Bu konuda İzzet 'in annesini oynayan Şeyla Halis ve Cengiz Bozkurt kendilerini oldukça belli ediyor. Hatice Aslan 'a gelince oynadığı rolün içine son derece başarılı bir şekilde girmiş. Genç oyuncu Hakan Kurtaş bu isimlerin arasında biraz daha vasat kalmış ama kesinlikle kötüydü denemez. Cengiz Bozkurt 'un Leyla ile Mecnun dizisinde oynadığı Erdal Bakkal karakterinden sonra bir başka ve oldukça farklı bir rolün altından bu derece kalkabileceğini beklemezdim. Kesinlikle çok iyi iş çıkarmış.









Filmin adı olan Vücut ise aynı zamanda filmin genel temasını oluşturuyor. Gündelik hayatımızda yer alan somut vücut kavramına farklı açılardan yaklaşıyor. Kas geliştiren bir çocuk, yaşlılıkla sarkan bir vücut, doğum sonrası kadın bedeninin değişimi, kilo gibi insan fizyolojisinde yer alan farklılıklara yaklaşım gösteriyor. Bu tema oldukça ilgimi çekti. Farklı ve birleşen hayatlar üzerinden filme iyi işlenmiş.

İzzet ve Leyla 'nın yatakta diyalog hâlinde iken ayaklarının göründüğü sahne ise harikaydı. İzlerken dikkatinizi çekeceğine eminim. Onun dışında Leyla 'nın filmin başında bunalım durumunda soluğu deniz kenarı bir bankın üzerinde aldığı sahne, market alışverişinde herkesin kendisine baktığını hissedip insanlara bağırıp çağırması akılda kalıcı diğer sahneler. 

İlk uzun metrajını çeken bir yönetmen için oldukça başarılı buldum Vücut filmini. İyi oyuncular ve iyi bir ekiple çalışılmış. Mustafa Nuri 'nin projelerine bu çizgiden bir ivmeyle devam ettiği sürece sinemamız adına kendine özel bir yer açabilecek kadar kaliteli bir yönetmen olabileceğini düşündüm. Beğenseniz de beğenmeseniz de sinema meraklısıysanız Vücut 'u görmeniz gerektiğini söyleyebilirim. Umarım çok zaman geçmeden yeni filmlerle Mustafa Nuri 'yi görebiliriz. 

13 Şubat 2013 Çarşamba

Dolores Claiborne















Tatilin tam anlamıyla gelmesiyle kültürel aktivitelere hız verdik elbet. Bundan şu an için tiyatro oldukça nasibini almış olacak ki yine bir oyuna gittim ve ilk defa arka arkaya iki tiyatro oyunu yazıyorum size. Dolores Claiborne 'u izledim. Oyuna giderken beni kırmayıp eşlik eden arkadaşım Ceyda 'ya teşekkürlerimi yolluyorum. Ankara Devlet Tiyatrosu 'nun bir diğer oyunu Dolores Claiborne ve ilk gösterimini geçtiğimiz Aralık ayında yapmış. Yani henüz yeni bir oyun diyebiliriz. Biraz anlatalım bakalım ne varmış ne yokmuş. 

Stephen King 'in romanında uyarlama Dolores Claiborne ve David Joss Buckley tarafından oyunlaştırılmış. Çevirisini Sinemis Candemir yapmış ki kendisinin aynı zamanda ilk çevirisi. Oyunu sahneye koyan yönetmen ise Hakan Çimenser. Oyuncu kadrosu ise Tolga Çiftçi, Serap Sağlar, Tolga Tuncer, Fulya Koçak Yeşilkaya, Deniz Gökçe Kayhan ve Ahsen Mutlu 'dan oluşuyor. Dolores Claiborne 'nun yönetmenliğini Taylor Hackford 'un üstlendiği 1995 yapımı bir sinema filmi bulunduğunu da belirtelim. 


STEPHEN KING
  

Bir sorgu sahnesi ile başlıyor oyun. Dolores Claiborne(Fulya Koçak Yeşilkaya) evinde yardımcılığını yaptığı Vera Donovan(Serap Sağlar) 'ı öldürmek ile suçlanmaktadır. Sorgusunu yapan polis Garrett Thibodeau(Tolga Çiftçi) 'ya bütün geçmişini ayrıntılarıyla anlatmaya başlar ve biz bu sayede Dolores 'in kızı Selena(Deniz Gökçe Kayhan) ve kocası Joe(Tolga Tuncer) ile birlikte geride bıraktığı ciddi travmalarla dolu hayatına ortak oluruz.

Benim fikirlerim gelince kıyaslama yapmak istemiyorum. Hatta unutmadığım sürece bundan sonra hiçbir tiyatro oyununu başka bir oyunla kıyaslamayacağım. Oyunculuklarla ilgili bir şey söylemeli miyim ona emin olamıyorum çünkü hiç başarısız tiyatro oyuncusu görmedim sahnede bugüne kadar. Erdal Beşikçioğlu 'nun Bir Delinin Hatıra Defteri 'ndeki performansı ve onun gibi örnekler belki biraz kopuk olarak değerlendirilebilir ama genel olarak herkes sahnede hakikaten çok iyi. Ama Dolores Claiborne adına Vera karakterini oynayan Serap Sağlar oyunun aksiyonu açısından biraz fark yaratmıştı sanki. Dolores karakteri ön planda ve oyunun başından sonuna kadar var ama Vera 'nın var olduğu sahneler dikkat çekiciydi. 








Dolores Claiborne 'u iyi yapan en önemli unsur sahne dekorunun interaktifliği olsa gerek. Oyuna odaklanmak için kusursuz bir dizayndı ve gerçekten ciddi emek sarf edilmiş. Sahnedeki dekora bağlı o hareketlilik ve bu hareketliliğe bağlı olarak dekor ve sahne değişimleri için ara verilmiyor oluşu oyunu canlı ve diri tutan çok önemli bir ayrıntıydı. Ama dairesel biçimde dönen o zemin oyuncuları bir hayli yormuştur sanırım. Ama seyirci koltuğundan keyifli göründüğü kesin.

Tekin Akmansoy 'u unutmamışlardı ve oyun başlamadan önce Serap Sağlar sahneye çıkarak saygı duruşuna davet etti seyircileri. Yattığı yerde rahat uyusun, söylenecek çok fazla bir şey yok. Konumuza dönersek -ki hayat devam ediyor yapacak bir şey yok-  Dolores Claiborne bugünlerde sizin için iyi bir seçim olabilir. Ankara 'yı sevmek için bu kültürel aktivite çeşitliliği bile yeterli bir sebep. Ankara 'yı sevmeyi başaramayıp siz orada nasıl yaşıyorsunuz diyen İstanbul insanlarına verecek çok fazla cevabımız var. Konuyu da buraya nasıl getirdiğime gelince işte onu hiç bilmiyorum. 

6 Şubat 2013 Çarşamba

Yastık Adam


















Uzun bir aradan sonra tiyatroya gittim geçenlerde. Yastık Adam 'ı izledim. Gamze, birkaç hafta önce söz vermişti bir oyuna bilet almak için ve sözünü tuttuğu için kendisine buradan teşekkürlerimi gönderiyorum. Aslında birkaç gün oldu oyunu izleyeli ama yazısını yazacak nefesi yeni buldum kendimde. Gözde 'nin "tiyatro benim için Yastık Adam 'dan öncesi ve sonrası" fikrine her ne kadar pek katılamasam da oyunun başarılı olduğunu ve beğendiğimi söyleyebilirim. Bir tiyatro oyununu idrak edip sonra yorumlamak konusunda filmler ve kitaplar kadar başarılı ve iddialı olmasam da söyleyecek birkaç şeyim olabilir sanırım.

Oyunun yazarı Martin McDonagh. McDonagh, İrlandalı bir ailenin çocuğu olarak 26 Mart 1970 yılında İngiltere 'de dünyaya gelmiş. McDonagh, 2005 yılında Six Shooter isimli kısa filmiyle En İyi Kısa Film dalında Oscar heykelciğinin sahibi olmuş bir isim. Asıl aklımda kalmasını sağlayan sebep ise In Bruges isimli filmdir. İzleyenleriniz vardır muhakkak ve eminim pek çoğunuz benim gibi bir hayli beğenmişsinizdir. Filmin hem senaristi hem de yönetmeni Martin McDonagh. 


MARTIN McDONAGH



Ankara Devlet Tiyatrosu 'nda oynanan Yastık Adam oyununun Türkçe olarak çeviren isim Yusuf Eradam iken yönetmenliğini İlham Yazar yapıyor. Oyuncular ise Tolga Tekin, Mesut Turan, Murat Çidamlı ve Buğra Koçtepe isimlerinden oluşuyor. Bu oyuncular sırasıyla Ariel, Tupolski, Katurian ve Michal karakterlerini canlandırıyor. 

Konusuna gelince, totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü bir toplumda geçiyor Yastık Adam 'ın hikâyesi. Katurian(Murat Çidamlı) bir öykü yazarıdır ve yazdığı öykülerdeki şiddet içeriklerinin aynısı uygulanarak şehirde birtakım çocuk cinayetleri işlenmiştir. Ariel(Tolga Tekin) ve Tupolski(Mesut Turan) ise Katurian 'ı sorgulayan polislerdir. Katurian 'ın sorgusundan istedikleri sonucu pek alamazlar ve zihinsel özürlü kardeşi Michal(Buğra Koçtepe) ile de konuşmak isterler. Katurian, Michal için oldukça endişelenmektedir. Her ne kadar zihinsel engelli olsa da aslında Michal 'in anlatacak çok fazla şeyi vardır.

Fikirlerime gelince, açıkçası Gözde 'nin abarttığını düşünüyorum. Güzel bir oyun olduğu doğrudur, oyunculukları, efektleri, müzikleri, atmosferi harikaydı oyunun. Ama tiyatro için kendi adıma bir milat olduğundan falan bahsedemem. Daha çok beğendiğim oyunlar seyretmiştim. Oyunun anlamadığım daha derin anlamları, vermek istediği daha derin mesajları vardır belki ama sonuçta oyun sona erdiğinde sizi ne kadar tatmin ettiği önemlidir. Sinema adına da hep böyle düşünmüşümdür ve aslında Bir Delinin Hatıra Defteri ile kıyaslanıyor olması tiyatro kültürü pek gelişmemiş bünyeme biraz enteresan geldi açıkçası.







Oyun adına bahsedilecek iyi notlara gelirsek oyunculuklar oldukça başarılı. Ses ve görüntü efektleri çok iyi yapılmış ve bu sayede gerim gerim geriliyorsunuz oyun süresince. Yastık Adam 'ı oyun bazında orjinalleştiren sebebin ise oyun süresince anlatılan hikâyeler olduğu kanaatindeyim. Kısacası bir bütün olarak oyun fark yaratmış denilebilir. Size anlatırken mükemmel diyemediğime çok takılmayın. "Dayak yemeyeceğimi bilsem Bir Delinin Hatıra Defteri 'nden daha başarılı bir oyun derim" tarzı yorumlar da okudum. 

Hâlen oynanmakta Yastık Adam ve bir ara kendinize bir iyilik yapıp izlemeye gidebilirsiniz. Oyunun iki buçuk saat kadar sürüp iki perde oynandığını da belirtelim. Gidin gidin, kesin gidin, güzeldi oyun.

1 Şubat 2013 Cuma

Hikâyem Paramparça


















Emrah Serbes 'in yeni kitabı Hikâyem Paramparça. Aslında biraz zaman oluyor raflarda yerini alalı. Birkaç ay oldu göreli ama ancak dün sıra gelebildi. Aldık, okuduk, beğendik. Behzat Ç. efsanesinin yaratıcısı Emrah Serbes ve Behzat Ç. 'yi anlattığı iki kitabından sonra Erken Kaybedenler 'i de okumuştum. Hikâyem Paramparça, Serbes 'in dördüncü kitabı ve ilk üçünü çok beğendiğimi ve sağlam bir Behzat Ç. hayranı olduğumu düşününce kitabı daha fazla ertelemedim elbette. 

Bir süredir uğramasam da afilifilintalar 'ı oldukça severim. Murat Menteş, Bahadır Cüneyt Yalçın gibi isimleri bana tanıtmış ve sevdirmiştir. Dublörün Dilemması 'nı size yazarken de bahsetmiştim afilifilintalar 'dan. Emrah Serbes yazarlarından biri ve Hikâyem Paramparça 'nın içeriği önemli ölçüde Serbes 'in oraya gönderdiği yazıların derlenmesiyle oluşturulmuş. Aslında iyi de olmuş. Hepsini toplu hâlde bir arada görmek güzeldi. Onun dışında Birikim Dergisi 'nin Haziran 2009 sayısından yazılar ve son olarak da "Galip İşhanı" isimli bir öykü var. Kısacası içerik üç ayrı parça olarak değerlendirilebilinir. 

Behzat Ç. 'yi izleyenler bilir. Dizinin ilk sezonunun 12.Bölüm 'ünün girişinde Behzat Ç. 'nin Erdal Beşikçioğlu 'nun sesiyle kendi hikâyesini anlattığı "Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. bazen öyle olur, her şey üst üste gelir. Polis olmasaydım katil olurdum..." diye başlayıp devam eden, birkaç dakikalık, dizinin akışından biraz bağımsız bir parça bulunur. Hatta ben tam o kısmın bir hâyli hayranı olduğumdan ötürü arada transa geçip etrafımdaki insanlara baştan sona ezbere okurum. Hikâyem Paramparça 'yı okuduktan sonra gördüm ki o kısımdaki cümleler Emrah Serbes 'in afilifilintalar 'da yazdığı yazıların arasında derlenerek oluşturulmuş. Bunu kitabın giriş cümlesiyle anlamak mümkün. Ne yalan söyleyeyim etkilendim, güzel bir ayrıntıydı.

Kitabın "Galip İşhanı" olarak adlandırılmış öyküsüne gelirsek Emrah Serbes 'in yine erkek çocuklarıyla alakalı bir şeyler anlattığını görüyoruz. Erken Kaybedenler 'de de erkek çocuklarının hayatından bahsettiği öyküler yazmıştı Serbes. Öykü konusunda edebiyatımız açısından oldukça iddialı bir duruma gelip çok uzun yıllar boyunca hafızalara kazınabilir kendisi. Farklı ve etkileyici bir tarzı olduğu kesin. 

İçerik açısından kısa ama dolu dolu bir kitap olmuş Hikâyem Paramparça. Resimler kitap adına güzel bir detay olmuş. Hızlıca bir nefeste okuyabileceğiniz türden. Her ne kadar ben bu kez yapmasam da altı çizilebilecek pek çok yer var kitapta. Umarım Emrah Serbes daha sık yazar ve biz de daha çok okuyabiliriz. Bu arada Barış Bıçakçı 'ya gönderilen selama da kitap içinde rastlamak keyifliydi. Beni aralarına alsınlar beraber takılalım. Olmaz mı, imkansızı mı istiyorum?