11 Şubat 2012 Cumartesi

Midnight in Paris


















Geçtiğimiz senenin en dikkat çeken yapımlarından bir tanesiydi Midnight in Paris. Nitekim dört dalda Oscar adaylığı alarak bunu perçinlemiş oldu. Son dönemde filmleri izlemeden önce hakkında herhangi bir şey okumamaya dikkat ettiğim için Midnight in Paris'i izlemeden önce de senaryoya dair hiçbir şey bilmeden seyrettim. Aslında The Help'i izleyecektim ama filmlerin süresini göz önüne alınca bir cumartesi sabahı için Midnight in Paris daha cazip geldi gözüme. Sonuç ise tek kelimeyle mükemmel. Bugüne kadar izlediğim tüm filmler içinde en keyif aldığım filmlerden biriydi kuşkusuz. Tadına doyamadım filmin desem yeridir. Bu aynı zamanda Scoop'tan sonra seyrettiğim ikinci Woody Allen filmi oldu. Michael Haneke, Stanley Kubrick, David Lynch ve Woody Allen gibi yönetmenlere bir türlü konsantre olup, filmlerini izleyerek aradan çıkaramadım. O yüzden bu isimlerin filmleriyle ilgili yorumlar yaparken kıyaslama yapmak, tarzlarından veya başarılarından bahsetmek çok kolay olmuyor. Buna karşılık, izlediğim ikinci filmi itibarı ile Woody Allen'ın benim için artık çok özel bir yeri olduğunu söylerken zorlanmıyorum. Dediğim gibi, Midnight in Paris bugünden itibaren benim favorilerimden bir tanesi.

Filmin yönetmenliğini yapan Woody Allen, aynı zamanda filmin senaryosunun da sahibi. A Separation'ı yazarken Hollywood'un son yıllarda senaryo konusunda ıkındığını, çok büyük sıkıntı çektiğini söylemiştim. Scarface'in üçüncü kez uyarlanacağını okudum geçen hafta ki bence buna oldukça önemli bir kanıt olarak gösterilebilir. Bundan ötürü Orta Doğu Sineması, Avrupa Sineması gibi film endüstrileri çok daha fazla dikkat çekiyor son yıllarda. Nitekim A Separation'ın senaryosunu oldukça beğenmiştim ve çoğumuz yılın filmi olabileceğine dair pek çok şey okuduk, duyduk ve söyledik. Buna karşılık Midnight in Paris'in senaryo konusunda mükemmel bir örnek olduğunu düşünüyorum. Tam bir usta işiydi. Ne derece özgün bilmiyorum ama ben daha önce buna benzeyen başka bir senaryoyla karşılaştığımı hatırlamıyorum. En azından bu kadar tatlı, içten, başarılı işlenmiş şekliyle hatırlamıyorum. İşte benim iyi yönetmenlik anlayışım tam bu noktada başlıyor. Kısacası film, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Film ve En İyi Yönetmen adaylıklarını fazlasıyla hak ediyor. Filmlerin hepsini izlemeden kazanmayı hak ediyor diyemem size ama adaylık için Akademi'nin çok fazla düşündüğünü sanmıyorum.

Oyuncu kadrosu ise oldukça dikkat çekici. Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Adrien Brody, Carla Bruni isimleriyle uzayıp gidiyor liste. Filmin çok göze batan bir oyuncusu yok. Herkes belli bir standartı yakalamış ve oyuncu seçimi kesinlikle çok başarılı yapılmış. Belirtmeden geçmek istemiyorum ki Rachel McAdams yine harika görünüyordu. Ekranın en güzel kadınlarından biri olduğunu düşünüyorum. Oyunculardan bahsettiğim bu kısımda Marion Cotillard ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Bence günümüzün kadın oyuncu konusunda en faktör ismi hatta tek faktör ismi Meryl Streep. Tabi oyunculuktan bahsediyorum. Popülarite, marka değeri, güzellik gibi faktörler farklı isimleri getiriyor aklıma. Kim Basinger, Michelle Pfeiffer gibi isimler bir dönem acaba mı dedirtse bile bence Meryl Streep tek isim. Eğer günün birinde bu konuşma için başka bir isimden bahsedeceksem bu isim Marion Cotillard olacak gibi görünüyor. Henüz otuz yedi yaşında olmasına rağmen Inception, Big Fish, Jeux d'enfants, La môme gibi müthiş filmlerden oluşan bir geçmişi var ve sözünü ettiğim bu farkı yaratmak adına emin adımlarla ilerliyor(Inception ile Oscar'a nasıl aday gösterilmedi hala anlayabilmiş değilim o ayrı konu).

Konu isimden de anlayabileceğiniz üzere Paris'te geçiyor. Gil ve Inez evlilik arefesinde Paris'e gitmiş olan Amerikalı bir çifttir. Gil bir yazardır bir roman üzerinde çalışmaktadır. Çiftimiz, Paris'te Inez'in eski bir arkadaşı ve onun nişanlısıyla karşılaşırlar. Gil'in tam anlamıyla antipatisini kazanan bu çift -özellikle Paul- Inez için tarifsiz bir şanstır ve sürekli birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Bir gece Inez bu çiftin teklifine hayır demez ve birlikte dans etmeye giderler. Gil ise otele dönmeye karar verir. Otele giderken yolunu kaybeden Gil, bir kaldırım kenarında otururken bir araba yanaşır ve içinde bulunan insanlar Gil'i birlikte takılmak için arabaya binmeye ikna eder. Gil her gece yarısı oraya gider, o arabaya biner ve farklı bir zaman diliminde farklı insanlarla tanışır. Gil aradığını bulmuş gibidir bu insanların sayesinde. Bu insanlar Ernest Hemingway, Pablo Picasso, Cole Portner gibi isimler olunca film tadına doyulmaz bir şekil alır. Bu isimlerin tam listesini Seyirci Koltuğu'nun ilgili yazısında bulabilirsiniz.

Film kusursuz, film mükemmel, film harika. O kadar çok beğendim ki Midnight in Paris'i bunu size bu yazıyla ne kadar aktarabildim emin değilim açıkçası. Benim favori filmlerimi barındıran bir listem vardır. Bu listenin içinde yirmi civarı film mevcut. Yani güzelle çok güzeli farklı kılan ince bir çizgim var ve benim için çok güzel sınırını geçmiş filmlerden bir tanesi oldu Midnight in Paris. En kısa zamanda izlemeniz dileğiyle. Şiddetle tavsiye ediyorum hepinize. Şimdiden iyi seyirler. Son bir önerim ise, filmi sakın karambole getirmeyin. Boş bir zamanınızda sindire sindire filmin içine girerek izleyin. Yüzünüzde istemsiz bir tebessüm oluşmamış ise becerememişsinizdir filme dahil olmayı. Kapatın ve baştan izleyin. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder