3 Mart 2018 Cumartesi

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


















Cumhuriyet Tarihi'nin en çok okunan, en çok satılan kitapları gibi yapılacak her sağlıklı listede kendine yer bulacaktır Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Birçok farklı yayınevi, birçok farklı versiyonu, birçok çevirmen ile var olmuş bir kitap bu. Finlandiya'nın bir avuç aydının etrafında nasıl kalkındığını, kurulduğunu, uluslarını nasıl koruduğunu, İsveç ve Rusya'ya yem olmadan, dünyanın en medeni toplumlarından birine nasıl dönüştüğünü anlatan destansı bir öykü bu. Mustafa Kemal Atatürk kitabı okuduğunda çok etkilenmiş ve okulların müfredatına eklenmesini istemiştir. 1923 yılında Rus yazar Grigoriy Petrov tarafından yazılan bu hikâye başta Türkiye, Bulgaristan ve Yugoslavya olmak üzere birçok ülkede çok beğenilmiş. Atatürk'ün neden bu kadar beğendiğini anlamak için kitabı okumak yeterli.

1800'lü yılların hemen başı ve Finlandiya'da İsveç hegemonyası mevcut. Ülkedeki her kritik noktada İsveçliler var. Finlilerin bu var olma savaşı esnasında çıkan bir Rusya - İsveç savaşı ile Finlandiya'nın yeni hakimi Rusya oluyor. Özel yasalarla yönetilen Büyük Prenslik statüsü kazanan Finlandiya'da milli bir bilinç yoktur. "Birinci milli uyanış" olarak nitelendirilen dönemde Adolf Ivar Arwidsson'un "Biz İsveçli değiliz, Rus olmak da istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olalım." değerlendirmesiyle başlayan süreçte milli bir bilinç kazanmaya başlarlar. İlk adım olarak milli bir dil olmadan bunun mümkün olmayacağı bilinci uyanır. Bir millet olma bilinciyle çıktıkları bu yolda Johan Wilhelm Snelman'ın başını çektiği bir avuç aydın ile bir ülke kuruyorlar. Bataklıklar Ülkesi olan Finlandiya bu bir avuç insanın müthiş çabasıyla Beyaz Zambaklar Ülkesi'ne dönüşüyor. 

Bu tarihsel süreçle ilgili benim dikkatimi çeken bazı detaylardan bahsetmem gerekirse bence en kritik konu bu çabaya halkın reaksiyon vermiş olması. Bunu bizim ülkemize uyarlayacak olursak Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasının en önemli sebeplerinden biri de Atatürk ve silah arkadaşlarının çabasına halkın reaksiyon vermiş olmasıydı. "Kışla" ve "Din Adamları" ise kitabın içindeki bölümlerden en çok ilgimi çeken bölümler oldu. Snelman ve arkadaşlarının çocukların nasıl yetiştirilmesiyle ilgili ülkedeki pazarları gezerek insanlara tek tek anlatması, iş adamlarının neler yapabileceklerini kendi aralarında istişare ederek yaptıkları, din adamlarının tutumları... Gerçekten okunması gereken destansı bir hikâye. Okumadan geçirdiğim her güne yazık olmuş. Bütün bu çabanın sonucunda da Finlandiya bir refah toplumu olmuş, insanların dürüst olması ve böyle tanınmaları gibi güzel bir şöhreti olan, kalkınmış, medeni bir toplum haline gelmiş durumda. Kıskanılası olduğu tartışılmaz, umarım bizde de günün birinde böyle şeylerden bahsedilebilir. Çok enteresan bir not daha var ki 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni gerçekleştiren Cemal Gürsel önderliğindeki askerler arasında daha sonraki yıllarda yapılan bir ankette kendilerini en çok etkileyen kitap sorulduğunda Beyaz Zambaklar Ülkesinde cevabı çıkmış. Kitabın içeriğinde darbeyi teşvik edici bir unsur olduğu söylenemez ama enteresan bir sonuç olduğu kesin.

Çok özel, çok etkileyici bir kitap ve bence ülkemize yön veren iş adamları, aydınlar, din adamları,  bürokratlar ve daha niceleri için yol gösterici olabilir. Altını çizip, not aldığım yerleri paylaşma huyum pek yoktur ama bu rehber niteliğinde bir kitap olduğu için birkaç pasajı paylaşmak istiyorum;

"Milli servetin, halk vicdanı ve millet aklının kurucusu olabilmek için çaba gösterin. Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, işçi, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerinizle ve şartların uygun olup olmamasıyla ilgili bir durumdur. Fakat şunu hiçbir zaman unutmayın: Vücudunuz, aklınız ve ruhunuzun sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız."(s.50)

"Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir. Halkın sahip olduğu değerler nelerdir? Zekası, iradesi ve vicdanı gelişmekte midir yoksa zehirli otlar sarmış gibi, çürüyerek yok mu olmaktadır? Veya zavallı, utanç verici bir mevcudiyet için mi sarf edilmektedir?
Burada hepimizin hayatı ve çalışmaları sorgulanmaktadır aslında. Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz?"(s.61)

"Muhterem din adamları, inançlı bir insan olarak, sizden rica ediyorum. Halkınızın gerçek anlamda hizmetkarı olun. Papazlar kiliseye bağlı memurlar değillerdir. Sizin göreviniz dini törenler yapmak, kilise kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığını takip etmek ve dua etmekle sınırlı olmamalıdır. Peygamberler halka öncelikle temiz, dürüst ve hayırsever bir yaşam sürmelerini öğütleyerek, insanları vicdanlı ve sevgi dolu olmaya teşvik etmiştir. Onlara nasıl iyilik yapılacağını, hayvani ve vahşi ihtiraslarından arınarak, nasıl Tanrı'nın evladı olunacağını öğretmiştir. 
Halka canlı, gerçek vazzlar verin. Halkla, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın."(s.94-95)

"En kültürlü halklar bile hâlâ barış içerisinde yaşamayı öğrenemediler. Geçmişten kalan kin duygusu ve yıkıp yağmalama ihtirası, tıpkı sahilde bulunan her şeyi bir anda yutan dalgalı bir deniz gibi, aniden dışa vurmaktadır. Su baskınlarından korunmak için sağlam duvarlara ihtiyaç vardır. Ordu, vatanın sınırlarını korumak için göğsünü siper eden binlerce kahramanın oluşturduğu canlı, aynı zamanda da çok değerli bir duvardır. Bu duvar, arkasında yaşayan halka barış ve özgürce bir yaşama ortamı sağlamaktadır.
Ordu çok özel, gerektiğinde kendini feda etmeye hazır bir münzevi topluluğuna benzer. Biz sivillerin, bizi koruyan canlı duvarlara gerektiği gibi saygı duyduğumuz ve değer verdiğimiz söylenemez, halbuki bu duvardaki her bir kum tanesi canlı bir insandır. Gerektiğinde bu kum tanelerinden binlercesi bizim barış içinde yaşamamız için hayatlarını feda etmeye hazırdırlar.
Sokakta, tarlada, dükkanda ve hatta lokantada, nerede olursa olsun, karşılaştığım bütün asker ve subaylara nazik bir şekilde selam verme arzusu hissediyorum. Kendilerine sevgi dolu bir tebessümle şunları söylemek istiyorum:
'Değerli, sevgili kardeşlerim! Sizler bizim için, benim için hayatınızı çok zorlu bir göreve - vatanın müdafaasına adamışsınız. Allah yardımcınız olsun!"'(s.105-106)

"Birikimli ve aydın kişiler olmanız sizin için bir imtiyaz ve ayrıcalık gerekçesi olamaz. Hakimiyet, şan şöhret ve kaygısız, refah dolu bir hayata sahip olma hakkı da vermez. Aydın olmak sizler için bir vazife, ifa etmeniz gereken bir hizmettir. Sizin göreviniz bir mum gibi yanarak, halkı aydınlatmaktır. Mumu yaktıktan sonra fanus altında tutmazlar, etrafa daha fazla ışık saçması için yüksek bir şamdan yerleştirirler."(s.148)

1 yorum:

  1. Kesinlikle çok özel bir kitap, bitirdikten sonra defalarca,aynı etki ile gezindim sayfalarında.

    YanıtlaSil