21 Şubat 2021 Pazar

Je Vais Bien, ne T'en Fais Pas


 

 

 

 

 

 

 

 

 

Teoman, 2002 yılında Sedef Kabaş'ın "Sedef Kabaş ile Sesli Düşünenler" programında  "Çok büyüdüğümü hissetmiyorum ben. Yıllar geçiyor ama ben hâlâ ergenlikteki hislerimi saklıyorum..." demişti. Çok etkilenmiştim. Yanlış anlamayın, etkilendiğim zaman yirmili yaşlarının başındaki o hayalperest çocuk değildim. Birkaç ay önce Youtube'dan izledim ben o programı. Aradan geçen bunca yıldan sonra duygularımın ergenlikteki benden sıyrıldığını söylemem zor. Bir kitap oluyor elimde, içinden birkaç cümlelik bir pasaj okuyorum ya da bir film izliyorum, bir sahnesi alıp götürüyor beni o duygularını dizginleyemediğim(ve aslında çok da dizginlemek istemediğim) o çocuğa. Tutunamayanlar'ı okuyorum bu aralar, üçüncü kez. Eğer ben Tutunamayanlar'ı okuyorsam kendimi iyi hissettiğim yerdeyimdir ama her şey olması gerektiği gibi değildir. 

21. yüzyılda yaşıyorum ben. Herkesin yaşadığı dönem kendine göre zordur. Çok şey gördük biz de çok şey yaşadık ama şu an dünyada sağ olan belki de kimsenin daha önce yaşamadığı bir şey var hayatımızda: pandemi! Sokağa çıkma yasakları, kapalı dükkânlar, insansız caddeler, ölümler ve hepimizin son bir yılda öğrendiği daha bir sürü şey! Neredeyse bir sene oldu ve bir yıldır evdeyiz. Hayatımızdan nicelik olarak kaybolup gitmiş koca bir yıl var. Hepimiz acı çektik, herkes çok yoruldu, tükendik artık. Peki elimde ne var diye düşünürsem kendi iç dünyama dönmeyi hiç bu kadar başaramamıştım. Aileme döndüm, evime döndüm, kitaplarıma ve filmlerime döndüm. Etrafımızı tanıdık, doğayı anladık, tüketimi azalttık ama bunlar dışarı bakınca gördüklerimiz. Aynaya baktığımda ise kendimi yeniden tanıdım, kendimi anladım ve aslında kitaplar ve filmlere yeteri kadar sarılırsam insanlara daha az ihtiyacım olabileceğini öğrendim. 

Bugün bir film izledim ben: Je Vais Bien, ne T'en Fais Pas. İngilizceye "Don't Worry, I'm Fine", Türkçeye de "Benim için Üzülme" diye çevrilmiş bir Fransız filmi. Her iki çevirinin de çok başarılı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İki sene sonra neden mi buradayım? Çünkü kalbim, ciğerim paramparça oldu. Ben bir duvara böyle en son çarptığımda Malina'yı okumuştum ve yine elimi, ayağımı, aciz varlığımı dünyaya sığdıramayıp soluğu burada almıştım. Çok acı çekiyorum. O kadar derinlerde hissettim ki bu filmi şu an o senaryonun içine girip Lili'ye sarılmak için çok fazla şey yapardım. 

 -spoiler-

Yo yo sevgili dostum, tahmin ettiğin gibi değil, aklıma kardeşlerim falan gelmedi. Ben sadece Lili'ye üzüldüm. Lili'den de daha çok annesine ve babasına üzüldüm. Lili'nin hastanede yatarken ailesinin kaldığı o çaresiz durum, babanın her mektupta kendine giydirmesi, annesinin mektupları babasının yanında okumamasını çünkü çok üzüldüğünü tembihlemesi, babasıyla konuştuktan sonra yine babasının durumu annesine anlatmasını istemesi, Lili'nin annesine mektupların Loïc'ten gelmediğini söylediğinde üçünün birbirine sarılması, annesinin yemeğin yanmasını bahane ederek ağlaması, yemek için dışarı çıkmaya karar verdiklerinde üç maymunu oynamaları...

Yüzlerce film izledim ben, yüzlerce. Ve bir şarkının bir filme bu kadar yakıştığını hiç görmedim. Yakınından geçebilecek kadar bile beni etkilemiş olan bir film müziği gelmiyor aklıma. Nasıl bir filmdin sen Je Vais Bien, Ne T'en Fais Pas ve bir filme nasıl bu kadar yakışırsın AaRON - U Turn (Lili). Tanrım lütfen bu filmin etkisinden bir an önce kurtulup hayatıma dönmem için bana yardım et!

1 Ocak 2019 Salı

La Casa de Papel











Game of Thrones'un dizi tarihi açısından popülaritesi tartışılacak bir durumda değil. Var olduğundan beri hiçbir yapım o kadar çok konuşulmadı, beklenmedi, merak edilmedi. Eğer onu ayrı bir yere koyup bakacak olursak La Casa de Papel dünya genelinde yılın en çok konuşulan yapımı oldu. "Bir şeyi de bilmeden, merakımı gidermeden ölürsem olmaz." diyerek ben de izledim. Aksiyonu bol, tansiyonu düşmeyen ve yayınlanan tüm bölümleri dahilinde içinde tutmayı başaran bir yapım olduğu kesin. Kendimce yorumlamak istedim. Yazının devamı ciddi boyutta spoiler içerecektir. Henüz izlememiş olanların yazının devamını okumaması şiddetle önerilir.

Bir soygun ne kadar kusursuz olabilir? Kusursuz bir soygun nasıl olur? Nasıl planlanır? Bir soygunda ne kadar çok para soyulabilir? "2.4 Milyar Euro" değerinde bir soygun planıyla daha ilk dakikasından kendisine bağlıyor La Casa de Papel. Kod adı Profesör olan bir adam, oluşturduğu sekiz kişilik bir ekiple İspanya Kraliyet Darphanesini soymak için harekete geçiyor. Tarih boyunca yapılacak olan en büyük soygun için daha önce yapılmamış mükemmellikte bir plana ve kusursuz bir ekibe ihtiyacı olan Profesör'ün ve ekibinin yaptığı soygunu izliyoruz.

Diziyi izlemeden önce hızlıca yapılacak bir soygun ve daha öncesindeki planlardan bahsedecek bir süreci bekliyordum. Fakat ilk bölümden soygun ile başlayıp hazırlık sürecini flashbackler ile göstermek dizinin düşmeyen aksiyonunun en önemli sebebi gibi göründü gözüme. Kısacası, şu ana kadar yayınlanmış olan yirmi iki bölümlük kısım günlerce sürecek bir soygun sürecini anlatıyor. Polisleri yanıltma, kusursuz planlanmış bir soygun, orijinal bir ekip, sürükleyici sahneler, Stockholm Sendromu gibi bir soygun senaryosundan bekleyebileceğiniz her türlü klişe mevcut La Casa de Papel'de. Bütün bunların içinde senaryoyu, bugüne kadar izlediğim her şeyden farklı kılan detay ise aslında hedeflenen "2.4 Milyar Euro"nun kimsenin parası olmaması. Soyguncular, Darphaneye girdikten sonra para basmaya başlıyorlar. Yaklaşık on günlük bir süre içerisinde bu miktardaki parayı basıp, kayıt dışı olan bu parayı alma ve dolayısıyla hiç kimseden çalmayacak olma fikri ilgi çekici kısım. Plan, hazır bir parayı alıp hızlıca ortadan kaybolma olmayınca, daha doğrusu soyguncuların hedeflerine ulaşmak için zaman kazanmak zorunda olmaları ise Profesör'ün planlarını sıradan bir soygun planından çok farklılaştırıyor. Bütün bu süreçte yaşanabilecek her türlü aksiliğe karşı ekibi hazır. Vurulma, yaralanma, yakalanma, yorgunluk, fikir ayrılığı, rehine isyanı gibi maddelerin de içinde bulunduğu her detaya ustalıkla anlatıyor ekibine. Bütün bunları yaparken belli kurallar var ve bunlar da diziyi türlerinden ayıran önemli ve güzel detaylar. En önemlisi kimse ölmeyecek, kimsenin canı yanmayacak. Profesör'ün kırmızı çizgisi bu. Zaman en önemli şey ve parayı basacak zamanı kazanmak için yapılması gerekenler kusursuzca uygulanmalı. Ekip kendi arasında kişisel ilişki kurmayacak ki ekibin genel anlamda bu kurala riayet ettiği pek söylenemez. Hatta o derece bir ilişki kurmamalarını istiyor ki Profesör, kimse gerçek adını kullanmayarak bir şehir ismi seçiyor kendine.

La Casa de Papel ile ilgili olarak övgüyle bahsedebileceğim iki konu var: Dizinin ilk anından itibaren Darphane sürecinin başlıyor olması ile hiç düşmeyen aksiyonu ve kimsenin parasını çalmadan kendi paralarını basacak olmaları fikri. Buna karşılık dizinin defoları da ilgi çekici. Eminim herkesin ortak noktada buluşacağı tek konu da Arturo karakterinin varlığı. Daha ilk andan son ana kadar bu kadar sorun çıkaran ve soygun ekibinden birinin ölümüne sebep olan kılkuyruk bir rehineye son ana kadar gösterilmiş olan müsamaha ancak bir mantık hatası olarak açıklanabilir. Profesör'ün her planının takır takır işlemesi ve polislerin sürekli bu oyunlara uyanamıyor olması diziyi tahmin edilebilir kılıyor. Soygun her çıkmaza girdiğinde "bu da kesinlikle Profesör'ün bir oyunu" diyebiliyor ve haksız da çıkmıyorsunuz. Planı sekteye uğratan tek detayın aşk olması klişesi, Robin Hood rolü oynayıp aslında konunun parayı soygun ekibinin kendi cebine alacak olmasından ötürü Robin Hood ile uzaktan yakından ilgisi olmaması da söyleyebileceğim olumsuz detaylar. Bir diğer önemli konu var ki bu konuda dizinin devamını görmek sağlıklı olacaktır ama şu ana kadar geldiği noktaya bakarak söyleyeceğim; verilmek istenen Sosyalist mesajın soygunun amacıyla bağlantısını kuramamış olmam. Dizide bahsedilen "Avrupa Merkez Bankası da aynı şeyi yaptı, Bu soygun kurulu düzene bir başkaldırı" gibi mesajlar da bu fikrimi değiştirmiş değil. Paranın akıbetini görmeden bu konuda erken yorum yapmak istemem ama en son gördüğümüz şey Profesör'ün dünyanın bir ucunda tatil yaparak sevgilisini beklemekte olduğuydu.

Mükemmelden bahsedemem belki ama aksiyon severler için kesinlikle önerilebilecek bir dizi La Casa de Papel. Zannediyorum bu sene 3.Sezonunu da göreceğiz. Polislerin gözlerinin önünde hangardan çıkıp giden kamyon dolusu para ve paranın ülkeden nasıl çıkarıldığına dair "enteresan" merak konularımızın devamını mı izleyeceğiz bekleyip görelim bakalım. Bu kadar olumsuz detaya rağmen yine de olumlu taraflarıyla izlediğime memnun oldum. Son olarak dizinin şahane soundtracklerinin tekrar tekrar dinleme isteği uyandırdığını da söylemeden geçmek istemem. İyi seyirler.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Körleşme


















"Eğer Türk edebiyatında Oğuz Atay (1934-1977) diye bir yazar olmasaydı ve çevirmen Ahmet Cemal günlerden bir gün onunla tanışmasaydı, Körleşme diye bir roman dilimize belki de çok geç bir tarihte ve bir başkası tarafından çevrilecekti.
Yetmişli yılların ikinci yarısıydı. O sıralarda İstanbul'da, Teşvikiye'deki Beldever Apartmanı'nda bulunan Avusturya Kültür Ateşeliği'nde yarım gün çalışıyordum. İşimin bir bölümü Kültür Ateşeliği'nin kitaplık bölümünü de kapsadığı halde, ne Elias Canetti diye bir yazarın varlığından ne de onun Körleşme adlı romanından haberim vardı.
Oğuz Atay'la hiç karşılaşmamıştım. Onu sadece Tutunamayanlar adlı romanından tanıyordum.
Bir öğlen vakti bağlanan telefonda karşıma Oğuz Atay çıktı. Söze derhal 'sen' diyerek başladı:
'Sen rakı içer misin?'
'Arada evet...'
'Peki hiç şalgam suyu ile birlikte içtin mi?'
'Hayır.'
'Güzel. O halde bu akşamüstü saat altıda Atlas Sineması'nın girişinde ol. Seni bir yere götüreceğim.'
Dediği saatte buluştuk. 'Bir yer' dediği, Ağa Camii'nden sapınca gidilen, 'kendin pişir kendin ye' tipi bir meyhaneydi. O güne kadar meyhanenin böylesine hiç gitmemiştim. Oturup etlerimizi seçtik. Daha doğrusu Oğuz Atay seçti. Benimle yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuşuyordu. O güne kadar yaptığım çevirilerin neredeyse hepsini okumuştu. Bu arada şalgam suyu ile rakı da nefis gidiyordu. Bir ara çantasından Elias Canetti adlı bir Yazarın Auto da fe başlıklı romanını çıkardı. Canetti'nin -sonradan benim 'Körleşme' diye Türkçeleştireceğim- Die Blendung'unun İngilizce çevirisiydi. 'Bu romanın aslı Almanca. Ben İngilizce çevirisini bir solukta okudum. Şimdi sen en kısa zamanda romanın Almancasını getiriyorsun ve yine en kısa zamanda çeviriyorsun. Müthiş bir yazar, romanı da öyle!'
Emir büyük yerdendi. Kitabın Almancası gerçekten en kısa zamanda, Avusturya Kültür Ateşesi Prof. Hans E. Kasper'in değerli yardımlarıyla geldi. Kitabı okuduktan sonra benim de soluğum kesildi ve çevirmeye başladım. Ama ne yazık ki 'en kısa zamanda' çeviremedim. Zaten hayatımda herhangi bir kitabı 'zamanında' veya 'en kısa zamanda' çevirebilmiş değilim. Sevgili Oğuz Atay, tanışmamızdan sonra dostluğumuz hiç kesilmediğinden ve tadını hiç unutamayacağım sohbetlerimiz onun evindeki sofralarda da sürdüğünden, romanın çevirisi üzerinde ciddiyetle çalıştığıma tanık oldu; hatta bazı pasajların Türkçesini de okudu ve çok beğendi. Ama çevirinin bittiğini göremedi. Onu 13 Aralık 1977 günü kaybettik."

Ahmet Cemal tarafından yazılmış olan Körleşme'nin önsözünden alıntıladığım bu kısım pek çok sorunun cevabı olabilir aslında. Daha başlarken Oğuz Atay'ı "Sen ne güzel adamsın" diye anmak istiyorum. Aynı şekilde yakın zamanda kaybettiğimiz Ahmet Cemal'i de.

Kitabı bana öneren kişi de okumam konusunda ısrarcıydı. Oğuz Atay'ın çok sevdiği kitaplardan biri olması ve baş karakter Prof. Kien'in kitaplarına yönelik takıntısı önemli bir etken bunda şüphesiz. Benim takıntımın, kitapta anlatılan karakterin ulaştığı boyutlara ulaşması pek olası görünmüyor ama yine de bana düşünecek pek çok şey bıraktığı bir gerçek. Mükemmel bir kitap okudum ve hakkında bir şeyler yazmayı çok istedim. Bazı kitapları çok sevebilirsiniz, bazılarını daha da çok sevebilirsiniz ama çok az kitabın bitmesini istemezsiniz. İşte Körleşme o kitaplardan bir tanesi ve bazı detaylar oldukça dikkat çekici.

Ulysses ile mukayese edilecek kadar hatta ondan daha iyi olduğunu önemli insanlara düşündürecek kadar başarılı bir roman Körleşme. Nitekim yazarı olan Elias Canetti'nin de öldükten sonra, hayranı olduğu James Joyce'un yanına gömülmesi oldukça ilgi çekici. Oğuz Atay'ın romancılığını ve hayatını biraz incelemiş olan herkes Kafka, James Joyce, Dostoyevski, Nabokov, Shakespeare'den etkilendiğini bilir. James Joyce'un Ulysses'inin de Oğuz Atay için çok ayrı bir yeri vardır. Yazının başında alıntıladığım kısımdan anlayacağınız üzere bu denklemin içinde Elias Canetti ve Körleşme'nin yer alması doğal. Çünkü Elias Canetti de Kafka ve Dönüşüm'ünden, James Joyce ve Ulysses'inden, Dostoyevski ve Karamazov Kardeşler'inden etkilenmiş. Ama asıl detay ise insanlara, toplumlara, yıllara yön vermiş bu büyük romancılar ve romanlarıyla kıyaslanabilecek ve hatta daha iyi bir roman olduğunu düşündürebilecek bir eser Körleşme. Bu çok büyük saygı gerektiren bir sebepken diğer yandan beni düşündüren şey ise ülkemizdeki popülerliğinin bu büyük romanlardan oldukça geride kalmış olması.

Franz Kafka, Dönüşüm'ü yazdığı zaman 32 yaşındaydı. James Joyce, Ulysses'i 40 yaşında, Dostoyevski ise Karamazov Kardeşler'i 59 yaşında yazdı. Türk Edebiyatı'nın en büyük romancısı olduğunu düşündüğüm Oğuz Atay ise ilk ve aynı zamanda en büyük romanı kabul edilen Tutunamayanlar'ı 37 yaşında yazdı. Genelde böyle olur zaten. Yani demek istediğim yazarlar olgunluk çağlarına genellikle orta yaşlarda ulaşır ve önemli eserlerini de daha sonraki dönemde vermeye başlarlar. Şüphesiz ki istisnaları vardır ama biraz önce bahsettiğim yazarların bulunduğu ekoller genelde böyle olur. Yazdıklarını yazabilmek için hayatı iyice görmek, bilmek, anlamak, yaşamak gerekir. İnsanları da aynı şekilde elbette. 20'li yaşlarda bir gençlik romanı yazılabilir belki ama bu ekoldeki romanlar için biliriz ki 20'li yaşlar oldukça iddialıdır. Bana Körleşme ile ilgili en büyük şoku yaşatan detay ise Körleşme'yi yazdığı zaman Elias Canetti'nin 26 yaşında olması. 29 yaşındayım ve hayatımın önemli bir bölümü bir şeyler yazmaya çabalayarak geçti. Bu sürecin en önemli parçalarından bir tanesi okunmamasına ve ilgi görmemesine rağmen ısrarcı bir çabayla ayakta tutmaya çalıştığım bu blogdur. Başkaları için değil de sadece kendim için yazmaya başladığımdan beri de motivasyon kaybı yaşamıyorum artık. Bunun dışında deneme, öykü, günlük gibi pek çok tür denedim ve hâlâ yazmaya devam ediyorum. Ve bütün bunlardan sonra 26 yaşında bir adamın Körleşme gibi bir şaheseri yazabilmiş olmasını aklım almıyor, almıyor, almıyor. Bu bir yetenekten, bir romancı olmaktan, tarihin en iyi yazarlarından bir tanesi olmaktan çok daha fazlası. Bu bir mucize ve Canetti sadece bu detayla bile çok fazla övgüyü hak ediyor.

Kitabın içeriğine gelirsek, bir sinolog olan Kien, dış dünya ile bütün ilişkisini kesmiş ve sahip olduğu 25.000 kitabını takıntılı bir şekilde korumayı kendine amaç edinmiş bir aydındır. Dış dünyayla ilişkisi yoktur. Bütün dış dünyadan kendini soyutlamak için kimseyle mecbur kalmadıkça diyalog kurmayan, evinden dışarı çıkmayan, kitaplarından başka hiçbir şey düşünmeyen bir adamdır. Kitap ve hakkında yazılmış her yazıda "Kendi fildişi kulesine çekilmiş" şeklinde tasvir ediliyor bu durum ve mevcut durumda Sel Yayıncılık'tan çıkan ve benim de yazının görseli olarak kullandığım kitap kapağında tamamıyla kitaplık ve kitaplar ile çevrili bir alan görüyorsunuz. Söylemem gerekir ki bugüne kadar gördüklerim içerisinde görselini en çok beğendiğim ve en yaratıcı bulduğum kapak tasarımlarından biri. Evinde, mecburi olarak yapılması gereken işleri sekiz sene boyunca yapan hizmetçisi Therese, Kien'i kandırıp onunla evlenince Kien'in sarsılmaz fildişi kulesi ilk darbesini alıyor. Dokunulamaz olan hayatına dokunulmasıyla birlikte bütün tılsım bozuluyor ve sonraki süreçte Kien dış dünya ile bir araya geliyor. Kien'in "dışarısı" ile buluşması ise sıradan bir sürece gebe değil elbette. Farklı karakterler, farklı düşünceler, farklı sorgulamalarla devam eden bu süreçte Körleşme'ye hayran oluyorsunuz.

Dış dünyayla bağlantımı olabildiğince koparmaya çalıştığım ve koparamadığım kısımlarda da artık eskisi kadar mutlu olamadığım bir süreçten geçiyorum. Kitaplarıma olan takıntım da günden güne artmaya başladığı gibi bir kadınla mutlu olabilmekten de oldukça uzağım. Bunu çok iyi gözlemleyen ve bana bu kitabı öneren kişi Körleşme'yi bana önerdiğinde ve kitabı araştırdığımda bu kadar derin düşüncelere sürükleneceğimi düşünmemiştim. Kitapların zamanı olduğunu bilerek söylemem gerekir ki iyi bir zamanlama ile okudum. Kayıp Zamanın İzinde, Ulysses, Karamazov Kardeşler gibi romanlar için hep doğru zamanı bekledim. İçimden bir ses de bu kitapları okumak için 40 yaşına yaklaşmam gerektiğini söyledi. Bu romanlara giden süreçte daha çok okumalı, daha çok araştırmalı, daha çok bilmeliydim. Kısacası daha hazır olmalıydım. Bu geçiş sürecinde de Körleşme mükemmel bir basamak oldu benim için. Okumanız için size bugüne kadar en çok etkilendiğim romanlardan birini öneriyorum. Keyifle okumanız dileğiyle. 

16 Haziran 2018 Cumartesi

Şahsiyet


















Çok iyi diziler de yapıyoruz biz bazen ama bazıları hepsinden daha iyi oluyor. Şahsiyet, kayıtsız kalmanın mümkün olamayacağı türden bir iş ve ben de uzunca bir şeyler yazmak istedim hakkında. Dönem dijital dizi dönemi ve çok başarılı işler çıktığını düşünüyorum bu süreçte. Masum, Sıfır Bir gibi çok beğendiğim işlerden sonra bugüne kadar izlediğim en iyi yerli dizilerden birini seyrettim. Behzat Ç. tahtının sarsılmazlığını korusa da, Vatanım Sensin ikinci sezon yaşattığı bütün bocalamalara rağmen duygularımızı alt üst etse de, Avrupa Yakası gibi son derece batılı bir külte sahip olsak da, Şahsiyet de bambaşka bir iş olarak hafızalarımıza kazınmıştır artık. Geçen haftaki finalinden sonra Vatanım Sensin'i yazmayı düşünmüştüm aslında ama Şahsiyet'i anlatmayı daha çok istedim.

Dizilerde sürenin yaklaşık altmış dakikaya inmesinin kalite açısından yapılan işlere nasıl bir seviye atlattığını hep birlikte gözlemliyoruz. Uzun boş bakışmalar, görmekten bıktığımız flashbackler, süre doldurmak için aralara koyulan gereksiz sahneler... Yeni nesil dijital dizilerde bunların hiçbiri yok. Kronikleşen "Yan karakterlere yeterince önem vermeme" sorunumuzu da önemli ölçüde geride bırakıyor gibiyiz. Bu ve buna benzer pek çok etken ve yüksek bütçeler yapılan işleri önemli yerlere getirdi. Şahsiyet'i farklılaştıran en önemli sebebe gelince tartışmasız Hakan Günday derim. Türkiye'nin önemli romancılarından biri, eğer bir dizi senaryosu yazmaya karar verirse neler olabilir hep beraber gördük. Dizinin devam ettiği dönemde bununla ilgili bir twit de atmıştım: "Şahsiyet'in yıldızı kesinlikle Hakan Günday. Bu dizi bu repliklerle efsane olur ve yıllarca izlenir." Son dönemde, Hakan Günday'ın "Daha" isimli kitabı da Onur Saylak yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmıştı. Şahsiyet, bu ikilinin art arda gelen ikinci ortak çalışması oldu. Anlaşılan o ki Onur Saylak yönetmenliğe, Hakan Günday da senaristliğe iyiden iyiye ısınmış durumda. Bu ortaklık devam ederse sanki çok daha güzel şeyler izleyebiliriz.

İstanbul Kırmızısı ve Vatanım Sensin'e sıra gelinceye kadar Halit Ergenç'i hiç izlememiştim ben. Mevcut durumda formuna bakarak yorum yapacak olursam Türkiye'deki en iyi aktör olduğunu söyleyebilirim. Ama kariyerini göz önüne alınca Haluk Bilginer gerçekten bambaşka bir fenomen. O kadar başarılı ki ona ait bir projeyi izlemek için adını duymak bile yetiyor. Proje seçiminde çok başarılı davranabildiğini düşünmüyorum ama adam bazen sırtına alıp her işi götürebiliyor. Şahsiyet'in tanıtımlarını gördüğümüz zaman da Hakan Günday, Onur Saylak, Cansu Dere gibi isimlerle birlikte adını görmek izlemek için gani gani yeterliydi.  Bir seri katil hikâyesi izleyecektik, o seri katili Haluk Bilginer canlandıracaktı, bölüm başı bir saat süresi olan bir dijital dizi olacaktı ve senaryoyu Hakan Günday yazacaktı. İzlemek için ihtiyacımız olandan çok daha fazlası vardı. Ona eşlik edecek isim ise Cansu Dere idi. Cansu Dere'nin oyunculuğundan övgü dolu sözlerle bahsedemem ama o kadar güzel bir kadın ki bir ekrandan boş boş aynı noktaya baksa bile hipnotize olmuş bir şekilde sonsuza kadar izleyebilirim. Hatta bir adım ötesini söylemem gerekirse bu ülkenin en güzel kadını olduğunu düşünüyorum ve bu kadar güzel olması saygıyı hak etmesi için yeter de artar bile.

Bizim ülkemizde seri katil olmaz pek. Hatta "Seri katil" tanımı bile çok Amerikanvaridir ve "Serial killer" tanımı çoğu zaman daha tanıdıktır. Ülkemizde "Seri katil" tanımı birkaç yıl öncesinde Atalay Filiz ismi ile oldukça gündemde kalmıştı. Hatta filmde de bu konuyla ilgili bir vurgu var. Bir replikte "Türkiye'de insanlar seri katil olmaz. Türkiye'de insanlar cinnet geçirir." deniyor. O yüzden bu ülkede yapılmış seri katil temalı bir dizinin de batılı bir iş olacağını varsayabiliriz. Türk işi seri katil olayına en yakın şekli ile işleme çabasını da daha önce Behzat Ç.'de "Kesik parmak cinayetleri" teması ile görmüştük. Polisiye konusunda gerek edebiyat gerek sinema gerekse televizyon anlamında belirli bir noktaya gelmekte hep sıkıntı çekmişizdir. Son dönemde her alanda bir çıkış yaşıyoruz ve Şahsiyet bu noktada kendine sarsılmaz bir yer edindi.

Haluk Bilginer'in canlandırdığı Agâh Beyoğlu karakteri emekli bir adliye memurudur. Kızı ve torunu Avustralya'da yaşayan, karısını kaybetmiş, bir kadınla buluşmasına sinekkaydı tıraş olup takım elbise giyerek gidecek kadar bir İstanbul Beyefendisidir. Beyoğlu'nda bir apartman dairesinde oturan, hayatı kendi ekseninde geçen, yalnız bir adamdır. Kedisi Münir'i beslemeyi unutup ölümünü gördükten sonra bir doktora görünür ve doktoru kendisine alzheimer başlangıcı olduğunu söyler. Bu noktadan sonra olay bambaşka bir yere evrilir. Adliye memuru olarak görev yaptığı sırada çalıştığı Kambura isimli bir ilçede yaşanan bir olaydan yola çıkarak seri cinayetler işlemeye başlar. Bu cinayetlerin ilkini yıllar önce işlemeyi iki kez denemiş fakat cesaretini toplayamamıştır. Artık alzheimer ile birlikte her şeyi unutacağını bildiği için işi daha kolay olacaktır. Cinayetleri işlemeye başlar ve bu cinayetler sırasında Cansu Dere'nin canlandırdığı Nevra isimli cinayet büro polisine de sürekli mesajlar bırakır. Nevra, bir kadın olarak cinayet büroda çalışmanın her türlü zorluğunu çeken, acemi, geçmişi tıpkı Agâh Bey gibi Kambura'ya bağlanan genç ve güzel bir polistir. Agâh Bey, cinayetleri işlerken ortaya koyduğu profesyonellik, acemilik, soğukkanlılık, heyecan, şansı, şansızlığı ve hastalığı gibi bir çok etken sayesinde yakalanamaz. Fakat asıl tehlikeli olan ise bu cinayetleri işlerken giydiği kedi kostümü ve sürekli olarak yakalanamaması ile ülke çapında bir fenomene dönüşür. Cinayet Büro için her geçen gün tehlike çanları daha yoğun çalmaya başlarken bu cinayetlerin sebebi de adım adım çözüme doğru ilerlemektedir.

Yukarıda yüzeysel olarak bahsettiğim senaryoda farklı olan ve diziyi çekici kılan bir detay yok tabi. Diziyi bu kadar iyi yapan sebepler ne senaryosu, ne karakterleri, ne akışı, ne de oyuncuları... Yanlış anlamayın bunların hepsi önemli birer etken ve çok başarılı Şahsiyet'te. Ama vurucu kısmı bu değil. Diziyi bu kadar iyi yapan en önemli etken Hakan Günday. Replikleri, sahne detayları, senaryonun genelinde ve özelinde dokunduğu, tamamıyla bize ait toplumsal sorunları ile bambaşka bir iş Şahsiyet. Özellikle final bölümünde boğazımızın düğümlenmesine sebep olması ile unutulmazlar arasına girdi bile. Hakan Günday seviyor delip geçmeyi ve başarıyor da. Senaryonun altını dolduran etkenler ise; yazının başında bahsettiğim yan roller (Deva karakteri ile uzayan bir liste), jeneriğinden başlayan teknik başarısı, kostüm ve mekan seçimleri ve hakkını teslim etmemiz gereken tecrübeli oyuncu, taze yönetmen Onur Saylak. Kendisinin Vatanım Sensin'de canlandırdığı Miralay Tevfik karakteri ile birlikte büyük hayranı olduğumu da ayrıca belirteyim. Bir dipnot olarak Özcan Alper'in yönettiği ve Onur Saylak'ın başrolünde oynadığı Sonbahar filmini de izlerseniz ne kadar özel bir oyuncu olduğunu anlarsınız. Şahsiyet'in oyuncu kadrosunun devamının da Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Şenay Gürler gibi enfes isimlerden oluştuğunu hatırlatalım.

Erkenden final yapan yüksek bütçeli, bol reklamlı yerli dizi yığını içerisinde cımbızlı çekip almanız gereken bir dizi Şahsiyet. Anlattığım ve anlatmadığım o kadar iyi detay var ki dizide, aklıma kötü bir eleştiri yapmak, olumsuz bir detaydan bahsetmek gelmedi bile. Aslında yazmaya ilk başladığım zaman çok daha fazla detayla önerecektim ama spoilerdan kaçmak imkânsız hâle geldiği için kısa kesmek zorunda kaldım. Şahsiyet mükemmel bir iş ve vakit kaybetmeden izlemeniz şiddetle önerilir.

20 Mart 2018 Salı

Kaybedenler Kulübü Yolda


















Devam filmi çekilmemesi gereken filmler vardır. En azından bazılarımız bazı filmler için bunu düşünür. Çoğunluğun birleştiği noktalarda olan filmler vardır ayrıca ki bunlar da çok özel olanlarıdır. Şüphesiz ki Kaybedenler Kulübü bunlardan biriydi. İlk filmi izleyip çok beğenenlerdenim ben. Çok az filme nasip olacak bir şeye de sahip oldu: Daha çok tazeyken kült filmler arasında yerini aldı. Bir devam filminin ilki kadar iyi olmayacağını bilsek de hiçbirimiz yeni bir filme hayır diyemezdik. Heyecanlandık elbette duyduğumuzda ve beklemeye başladık. Nitekim vizyona girdiği hafta ziyaret ettik kendilerini. Kaybedenler Kulübü'nü, ilk filmi ve ikinci filmi nedense anlatmayı çok istedim. Yazının içeriği çok ağır spoiler içerecektir.

Tarihler 90'lı yılların ikinci yarısını gösterdiğinde Y kuşağının son temsilcileri ergenlikten gençliğe yeni geçiş yapıyordu. İnternet bu kadar hayatımıza girmemiş, sosyal medya diye bir şey henüz var olmamış, radyo programları televizyon karşısında galibiyetten çok uzakta olsa bile halen önemini korumaktaydı. X kuşağından bir birey olarak ben de radyo çok dinlerdim ama yaşım itibarı ile Kaybedenler Kulübü'ne yetişecek ve bilecek kadar büyümemiştim. Benim dinleyiciliğim ancak 2000'li yıllara denk gelebilmişti. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk o dönemde Kaybedenler Kulübü adında bir radyo programı yaparak efsane olmuşlardır. Biz yetişemedik ama o döneme tanık olmuş abilerimiz ve ablalarımızın yakından bildiği bir hikâyedir bu. Hepimizle tanışmaları ise 2011 yılında çekilen film ile oldu. Bahsettiğim gibi ben de filmi çok beğenmiştim ve izledikten sonra senaryo kitabını okumak, gerçek program kayıtlarını merak edip dinlemek hatta bir süre film repliklerini hayatıma uyarlamaya çalışmak gibi denemelerim bile olmuştu. Can sıkıntısı yaşadığım dönemlerde arada açıp tekrar tekrar bıkmadan izlediğim filmler vardır ki Kaybedenler Kulübü de ilk sıralarda yer alır. Karakterlerin gündelik yaşamından detayları da izleyebilmemize rağmen söz konusu radyo programının devamlı olarak filmin odağında kalmayı başarması fikrimce en büyük başarısı oldu. Bu başarılara yan karakterlerin kattığı derinlik, sahne geçişleri, replikleri, aforizmaları, müzikleri, yapılan işin farklılığı gibi çok fazla şey eklenebilir.

OT Dergi'nin bu ayki sayısını aldım ben. Murat Menteş'in sayfasında (kendisinin Kaybedenler Kulübü Yolda'da yine kendini oynadığı küçük bir rolü var) Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk ile Kaybedenler Kulübü'nü konuşmuş. Yazının başlığında büyük harflerle yazılmış "OĞUZ ATAY BANA KAHVE YAPTI" yazısını görünce merak katsayım katlanarak arttı ve içeriği birkaç defa okudum. Kaybedenler Kulübü'nün kurulması ile ilgili yazının hemen başında bir pasaj var: "Kaybedenler Kulübü radyodan önce vardı. Yayınladığımız kitaplarda '6:45 Yayın bir Kaybedenler Kulübü tribidir' yazıyordu. Mevzu Kadıköy'e dayanıyor. Kaybedenler Kulübü tabirini ilk Levent Erseven kullanmıştı sanırım. Stüdyo-İmge dergisinde, Cağaloğlu'ndaydı yeri. Biz de tekke gibi gidiyorduk oraya.
'Loser' Amerikancası, 'zavallı' gibi bir şey. Bizim 'Kaybedenler' haysiyetli bir mana taşıyor.
Belki Tutunamayanlar'ın bizim kuşak versiyonu gibi düşünülebilir. Temel kaynaklarımızdan biri de Oğuz Atay. O zaman roman hayatımızı darmaduman etmişti. Onun üzerine bir şeyler inşa ettiğimiz söylenebilir." Yani Oğuz Atay bir şekilde Kaybedenler Kulübü'ne de dokunmayı başarmış. Bir Oğuz Atay hayranı için hayatta her kaybettiğin anı onunla bağdaştırmanın zor olmadığını bilenlerdeniz. 

Gerçek programa ait kayıtları dinlemenin ise bana düşündürdüğü şeyler olmuştu. Yaş itibarı ile o döneme yetişebilmiş bir radyo dinleyicisi olsaydım bir Kaybedenler Kulübü hayranı olmazdım sanırım. Nedense filmde izlediğim hâli çok daha çekiciydi. O yıllarda, aradığınız hemen hemen her isme ait fotoğraflar bulabileceğiniz bir Google yoktu. Kaan ve Mete'nin görüntüsüne eminim ki dinleyenleri çok uzaktı. Bilemiyor olmanın kusursuz cazibesi büyüktü şüphesiz ama film için konuşursak karakterlere hayat verecek isimlerin Nejat İşler ve Yiğit Özşener olması ilgi çekiciydi. Nejat İşler'in imajı oynayacağı karakterle bütünleşiyor muydu bilmiyorum ama dışarıdan bakıldığında bu rolü ancak o oynayabilirdi derken zorlanmıyor insan. Programa bağlanan kadınlara yatma teklif etmek, yayında içkiden kaynaklı geğirmek gibi konular o dönemin dinleyicilere samimi geliyordu belki ama ben şu an durduğum yerden bakınca çok ilgi çekici bulmuyorum. Yine OT Dergi'de Kaan Çaydamlı'nın şöyle bir sözü var: "Evet, doğrudur, bir 'pompa' mefhumu ortaya attık ve cinselliği biraz mekanikleştirdik. Belki de bir ölçüde normalleştirdik." İşte burada bahsettiği bu mekanikleştirme olayı benim ayağa kalkıp alkışlayabileceğim bir şey değil. Şüphesiz ki tam aksini düşünenler de olacaktır. İlk filmde radyo sahibinin söylediği "Bu Amerikan Rock'n Roll ben hiçbir şeyi takmam havası" beni etkilemeyebilirdi ama buna karşılık binlercesini çok etkilemiş olması gibi bir gerçek de var. Sinema bunu kusursuz bir sunumla karşımıza çıkardığı için her şey bambaşkaydı. Fakat bunların hepsi bir varsayım. O dönemde üniversite çağlarında olsaydım, dönemin ruhu beni daha farklı bir adam yapsaydı, yaşadıklarımızın bir cep telefonuna hapsolmamış olduğu bir gençlik geçirseydik belki de çok büyük hayranı olurdum. 

İkinci filmin ise adını, sonra teaserları, sonra fragmanı gördüğümüzde bunun bir yol hikâyesi olacağını anlamıştık. Olimpos'tan Ege'ye sonra da İstanbul'a uzanan bir yol hikâyesi. Güzel manzaralar, çekimler, aforizmalar, alkol, müzik ve "pompa" var. Kaan ve Mete motosikletleriyle gezerken yanlarında tesadüfen Sevda(Hande Doğandemir)'yı ve Mete'nin talebi doğrultusunda da radyodan arkadaşları Gaye(Merve Çağıran)'yi bulurlar. Kent FM günlerinden sonra yıllar geçmiş, Mete tedavi görmesi gereken bir alkol bağımlısı olmuş, Kaan da daha duygusal bir adama dönüşmüştür. Hâlâ yalnızlar, hâlâ kaybediyorlar ve önceki filmden farklı olarak Kaybedenler Kulübü'ne değil Kaan ve Mete'ye konuk oluyoruz. Radyo programı Standart FM'de devam ediyor ama görebildiğimiz tüm radyo programı süreci fragman toplamından belki birkaç dakika daha fazla. Bu durum beklentimizi karşılamadı diyemeyiz çünkü vizyondan önce vadedilen bundan fazlası değildi. İlk filmdeki gibi yine müzikler harika ve oyunculuklar tatmin etmenin ötesinde. Aforizmalar karın doyurucu ama kendi adıma biraz daha fazla görmeyi tercih ederdim. En büyük kayıp ise yan rollerin katkısı olmuş. Özellikle Rıza Kocaoğlu'nun oynadığı Murat karakterinin ilk filme kattığı derinlik tartışılamaz bile. Keza Mete'nin annesini oynayan Serra Yılmaz, radyo dinleyicileri, Şenol... Murat, ikinci filmde yine komik, yine eğlendiriyor ama 6:45 sahneleri Kaan ve Mete'den uzak kaldığı için gözüme çok sığ göründü. Murat Menteş'i ve Tuna Kiremitçi'yi görmek güzeldi ama yine de o sahneler komple çıkarılsa filmin pek bir şey kaybedeceğini düşünmüyorum. Hande Doğandemir benim bu ülkedeki en beğendiğim kadınlardan bir tanesi. Güzelliğine hayranım ve enteresandır bu hayranlığım da zirve noktasına Nejat İşler ile karşılıklı oynadıkları reklam filminde çıkmıştı. Fakat oynadığı karakter için biraz eğreti kaldığını düşündüm. Ekrandaki endamına sözüm yok ama bir tatil kaçamağı ile nişanlısını aldatan ve bunu her iki tarafa da yansıtmaktan çekinmeyen bir kadın için iyi miydi bence uzun uzun tartışılır. Ayrıca bu kadının Kaan'ı darmaduman ettiğini de unutmamak gerekir. Mete'nin alkol bağımlılığına bağlı banyo sahnesi, yıllardır gittiklerini lokantayı yerinde bulamadıkları an, Mustafa Musa'nın hikâyesi gibi detaylar da artı puan olarak aklımda kalanlar. Devrim Arabaları, dolayısıyla ilk filmin yönetmeni olan Tolga Örnek'e gönderilen selam da hoştu. Bu sefer Olimpos Sahili de sanırım gerçekten Olimpos Sahili idi. İlk filmdeki kumsal, çakılsız Olimpos Sahili biraz üzücü olmuştu.

Nejat İşler için birkaç şey söylemek istiyorum. Filmi izlemeden önceki gün yeni bir röportajını izledim. Adam tam bir alfa. Gerçekten hayranlıkla izlenesi bir adam. Alfa dedik tabi ama ağlarken bile güzel adam. Şimdi akıllarda çılgın bir soru: Alfa erkekler ağlar mı? Hadi bakalım. Ama bu sefer gerçekten yaşlanmış. Herkes için geçen yıllar onun içinde birkaç sene içerisinde on beş yıl kadar geçmiş gibiydi. "Aslında her şey biraz da kontrolsüzce olduğunda hep bir iz bırakır insanın damağında." ve "Çünkü ancak en masum olduğu anda vurabilirsiniz bir erkeği." aforizmaları da aklımda uzun süre kalacaktır.

Filmi gidip yerinde görmek icap eder. Yazının başlarında bahsettiğim gibi ilk filmin kredisi o kadar büyük ki üzerine elli tane film çekilse, ellisinin de ilk filmin ayarında olmayacağını da bilsek yine heveslenir, yine izleriz. İlk filmden bağımsız düşünmek, ilk filmi izlemeyenler için önce ikincisini sonra ilkini izlemek gibi öneriler var ama çok kulak asmamak gerekir. Karakterler ve radyo programını bilmeden, yani ilk filmi izlemeden, pek çok şey boşlukta ve havada kalacaktır. Sadece beklentiyi yüksek tutmadan izlemek yeterli. İyi seyirler. 

3 Mart 2018 Cumartesi

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


















Cumhuriyet Tarihi'nin en çok okunan, en çok satılan kitapları gibi yapılacak her sağlıklı listede kendine yer bulacaktır Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Birçok farklı yayınevi, birçok farklı versiyonu, birçok çevirmen ile var olmuş bir kitap bu. Finlandiya'nın bir avuç aydının etrafında nasıl kalkındığını, kurulduğunu, uluslarını nasıl koruduğunu, İsveç ve Rusya'ya yem olmadan, dünyanın en medeni toplumlarından birine nasıl dönüştüğünü anlatan destansı bir öykü bu. Mustafa Kemal Atatürk kitabı okuduğunda çok etkilenmiş ve okulların müfredatına eklenmesini istemiştir. 1923 yılında Rus yazar Grigoriy Petrov tarafından yazılan bu hikâye başta Türkiye, Bulgaristan ve Yugoslavya olmak üzere birçok ülkede çok beğenilmiş. Atatürk'ün neden bu kadar beğendiğini anlamak için kitabı okumak yeterli.

1800'lü yılların hemen başı ve Finlandiya'da İsveç hegemonyası mevcut. Ülkedeki her kritik noktada İsveçliler var. Finlilerin bu var olma savaşı esnasında çıkan bir Rusya - İsveç savaşı ile Finlandiya'nın yeni hakimi Rusya oluyor. Özel yasalarla yönetilen Büyük Prenslik statüsü kazanan Finlandiya'da milli bir bilinç yoktur. "Birinci milli uyanış" olarak nitelendirilen dönemde Adolf Ivar Arwidsson'un "Biz İsveçli değiliz, Rus olmak da istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olalım." değerlendirmesiyle başlayan süreçte milli bir bilinç kazanmaya başlarlar. İlk adım olarak milli bir dil olmadan bunun mümkün olmayacağı bilinci uyanır. Bir millet olma bilinciyle çıktıkları bu yolda Johan Wilhelm Snelman'ın başını çektiği bir avuç aydın ile bir ülke kuruyorlar. Bataklıklar Ülkesi olan Finlandiya bu bir avuç insanın müthiş çabasıyla Beyaz Zambaklar Ülkesi'ne dönüşüyor. 

Bu tarihsel süreçle ilgili benim dikkatimi çeken bazı detaylardan bahsetmem gerekirse bence en kritik konu bu çabaya halkın reaksiyon vermiş olması. Bunu bizim ülkemize uyarlayacak olursak Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasının en önemli sebeplerinden biri de Atatürk ve silah arkadaşlarının çabasına halkın reaksiyon vermiş olmasıydı. "Kışla" ve "Din Adamları" ise kitabın içindeki bölümlerden en çok ilgimi çeken bölümler oldu. Snelman ve arkadaşlarının çocukların nasıl yetiştirilmesiyle ilgili ülkedeki pazarları gezerek insanlara tek tek anlatması, iş adamlarının neler yapabileceklerini kendi aralarında istişare ederek yaptıkları, din adamlarının tutumları... Gerçekten okunması gereken destansı bir hikâye. Okumadan geçirdiğim her güne yazık olmuş. Bütün bu çabanın sonucunda da Finlandiya bir refah toplumu olmuş, insanların dürüst olması ve böyle tanınmaları gibi güzel bir şöhreti olan, kalkınmış, medeni bir toplum haline gelmiş durumda. Kıskanılası olduğu tartışılmaz, umarım bizde de günün birinde böyle şeylerden bahsedilebilir. Çok enteresan bir not daha var ki 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni gerçekleştiren Cemal Gürsel önderliğindeki askerler arasında daha sonraki yıllarda yapılan bir ankette kendilerini en çok etkileyen kitap sorulduğunda Beyaz Zambaklar Ülkesinde cevabı çıkmış. Kitabın içeriğinde darbeyi teşvik edici bir unsur olduğu söylenemez ama enteresan bir sonuç olduğu kesin.

Çok özel, çok etkileyici bir kitap ve bence ülkemize yön veren iş adamları, aydınlar, din adamları,  bürokratlar ve daha niceleri için yol gösterici olabilir. Altını çizip, not aldığım yerleri paylaşma huyum pek yoktur ama bu rehber niteliğinde bir kitap olduğu için birkaç pasajı paylaşmak istiyorum;

"Milli servetin, halk vicdanı ve millet aklının kurucusu olabilmek için çaba gösterin. Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, işçi, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerinizle ve şartların uygun olup olmamasıyla ilgili bir durumdur. Fakat şunu hiçbir zaman unutmayın: Vücudunuz, aklınız ve ruhunuzun sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız."(s.50)

"Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir. Halkın sahip olduğu değerler nelerdir? Zekası, iradesi ve vicdanı gelişmekte midir yoksa zehirli otlar sarmış gibi, çürüyerek yok mu olmaktadır? Veya zavallı, utanç verici bir mevcudiyet için mi sarf edilmektedir?
Burada hepimizin hayatı ve çalışmaları sorgulanmaktadır aslında. Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz?"(s.61)

"Muhterem din adamları, inançlı bir insan olarak, sizden rica ediyorum. Halkınızın gerçek anlamda hizmetkarı olun. Papazlar kiliseye bağlı memurlar değillerdir. Sizin göreviniz dini törenler yapmak, kilise kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığını takip etmek ve dua etmekle sınırlı olmamalıdır. Peygamberler halka öncelikle temiz, dürüst ve hayırsever bir yaşam sürmelerini öğütleyerek, insanları vicdanlı ve sevgi dolu olmaya teşvik etmiştir. Onlara nasıl iyilik yapılacağını, hayvani ve vahşi ihtiraslarından arınarak, nasıl Tanrı'nın evladı olunacağını öğretmiştir. 
Halka canlı, gerçek vazzlar verin. Halkla, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın."(s.94-95)

"En kültürlü halklar bile hâlâ barış içerisinde yaşamayı öğrenemediler. Geçmişten kalan kin duygusu ve yıkıp yağmalama ihtirası, tıpkı sahilde bulunan her şeyi bir anda yutan dalgalı bir deniz gibi, aniden dışa vurmaktadır. Su baskınlarından korunmak için sağlam duvarlara ihtiyaç vardır. Ordu, vatanın sınırlarını korumak için göğsünü siper eden binlerce kahramanın oluşturduğu canlı, aynı zamanda da çok değerli bir duvardır. Bu duvar, arkasında yaşayan halka barış ve özgürce bir yaşama ortamı sağlamaktadır.
Ordu çok özel, gerektiğinde kendini feda etmeye hazır bir münzevi topluluğuna benzer. Biz sivillerin, bizi koruyan canlı duvarlara gerektiği gibi saygı duyduğumuz ve değer verdiğimiz söylenemez, halbuki bu duvardaki her bir kum tanesi canlı bir insandır. Gerektiğinde bu kum tanelerinden binlercesi bizim barış içinde yaşamamız için hayatlarını feda etmeye hazırdırlar.
Sokakta, tarlada, dükkanda ve hatta lokantada, nerede olursa olsun, karşılaştığım bütün asker ve subaylara nazik bir şekilde selam verme arzusu hissediyorum. Kendilerine sevgi dolu bir tebessümle şunları söylemek istiyorum:
'Değerli, sevgili kardeşlerim! Sizler bizim için, benim için hayatınızı çok zorlu bir göreve - vatanın müdafaasına adamışsınız. Allah yardımcınız olsun!"'(s.105-106)

"Birikimli ve aydın kişiler olmanız sizin için bir imtiyaz ve ayrıcalık gerekçesi olamaz. Hakimiyet, şan şöhret ve kaygısız, refah dolu bir hayata sahip olma hakkı da vermez. Aydın olmak sizler için bir vazife, ifa etmeniz gereken bir hizmettir. Sizin göreviniz bir mum gibi yanarak, halkı aydınlatmaktır. Mumu yaktıktan sonra fanus altında tutmazlar, etrafa daha fazla ışık saçması için yüksek bir şamdan yerleştirirler."(s.148)

8 Şubat 2018 Perşembe

Iverson


















90'lı yılların ortasında, yani ben daha çift haneli yaşlarıma gelmemişken, oyalanması gereken her çocuk gibi, benim de bazı şeylere ihtiyacım vardı. Babam, tercihini basketboldan yana kullanmıştı. Ülkede profesyonel basketbolcu olabilmek için çok fazla şeye ihtiyaç vardı. Ebeveynlerin yönlendirmesi, iyi bir antrenör, devletin ve şehrin buna yaptığı yatırım, okulla eş zamanlı yürütebilme gibi maddelerle uzayıp gidebilecek bir liste var. Bugün durum ne kadar farklı bilmiyorum ama şüphesiz ki Mirsad Türkcan'ın NBA'e adım atması çok önemli bir kırılma noktasıydı. Hayal etmek en önemlisiydi belki de ve hayal etmek için izlemek, görmek, bilmek gerekiyordu. Mirsad Türkcan ile birlikte bu ülkenin çocukları için de hayal seviyesi çok ileri seviyelere taşındı ve televizyon kanallarımız da NBA maçlarını yayımladıkça hayal etmek daha kolay oldu. Maç sonraları yapılan arkadaş sohbetleri, bir gün önce maçta gördüğünüz hareketi antrenman sahasında yapma çabaları, giyim ve imaj konusunda hayran olunan oyuncuya benzeme isteği, oyunculara özel üretilen ayakkabılara bir gün sahip olabilme tutkusu... O kadar çok hayal etmiştim ki bir gün gerçek olabileceğine inanmıştım. Benim gibi hayal kuran çocukların gönlünde yatan isimlerin birincisi ise Allen Iverson'dı. Yazıdan bağımsız bir dipnot olarak; o kadar çok hayal etmiş bir çocuk pek çok şeyi başarabilirdi. O yüzden hayalleri olan çocukların ellerinden tutun. Çünkü insan büyüdükçe hayalleri küçülüyor. Gerçek dünya çok acımasız. 

Ben hep Kobe Bryant hayranı olmuştum ve öyle de kaldım. 90'lı yılların sonu ve 2000'li yılların ortasına kadar olan sürede var olan süper yıldızlar ve mücadele de bugünden çok ileri düzeydeydi. Kobe, Iverson, Vince Carter, T-mac, Kevin Garnett ve daha niceleri... Onları izlemek çok farklıydı. Benim Kobe hayranı olduğum gibi herkes birilerinin hayranıydı fakat gözlemlediğim kadarıyla bugüne kadar var olmuş hiçbir basketbolcunun Allen Iverson kadar büyük ve fanatik kitleleri olmadı. Her şeyiyle hep farklıydı. Bu küçük dev adamın 2014 yılında çekilmiş Iverson isimli bir belgeselini izledim ve hakkında bir şeyler yazmak istedim. Belgesele Netflix'ten ulaşabilirsiniz fakat altyazısı berbat. Toparlamak için NBA terimlerini ve İngilizceyi biraz da olsa bilmek faydalı olacaktır. İzlemenizi tavsiye ederim.

NBA tarihinin üç efsane draft yılı vardır. Michael Jordan, Hakeem Olajuwon, Charles Barkley, John Stockton gibi oyuncuların yer aldığı 1984 bunlardan ilki. Iverson, Kobe, Peja Stojakovic, Steve Nash, Marcus Camby, Jermaine O'Neal, Stephon Marbury'li 1996 ve bugünlerde kariyerlerinin artık son parlak dönemlerini izlediğimiz LeBron James, Dwyane Wade, Carmelo Anthony, Chris Bosh'ın bulunduğu 2003. Bunların arasında ise 1996'nın biraz daha sivrildiğini düşünüyorum. Yaş itibarı ile en çok izleme fırsatımın olduğu jenerasyon olmasının dışında global anlamda da en çok hayran kitlesine 1996 yılında seçilen oyuncular sahip oldular. Michael Jordan ile başlayan markalaşma, uluslararası pazarlama stratejisi, sporculara özel üretilen aksesuarlar, uluslararası yayın hacmi gibi etkenler NBA'i ve dolayısıyla dönem yıldızlarını zirveye taşımıştı. İşte o efsane draftın birinci sıra seçimi de bu küçük dev adamdı. Problemli geçmişine rağmen tüm zamanların en yetenekli oyuncularından biri olduğuna kimsenin şüphesi yoktu ve parkeye adım attığı ilk andan itibaren fark yarattı.

Sosyal yardım evlerinde büyümüş, biyolojik babasını hiç tanımamış, uyuşturucuya karışmış arkadaşları olan, koçları elinden tutmasa belki de bir sokak çetesi kavgasında hayatını çoktan kaybetmiş olacak bir çocuk. Zayıf bünyesi, aykırı ve sorunlu karakteri, 1.82 boyu ile belki de bu iş için çok da uygun değildi ama o kadar yetenekliydi ki bu her şeyin önüne geçmeyi başarmıştı. NBA tarihinin en skorer oyuncularından bir tanesi ki kendine ve kariyerine iyi bakabilmiş olsa bambaşka bir yere gelmesi kuvvetle muhtemeldi. Hip-hop kültüründen gelmişti. Örgülü saçları, bol kıyafetleri, dövmeleri, takıları ile global anlamda bir imajın sembolü haline dönüştü. NBA'de Iverson gibi giyinen, tarzı aykırı olan oyuncu çoktu ve Dennis Rodman'ı bile görmüş bir topluluğun Iverson'dan bu kadar rahatsız olması garipti. Fakat onu bu kadar göz önünde tutan bir detay vardı: farkında olmadan bir rol model olmayı çoktan başarmıştı. Dünyanın her yerinden çocuklar ve gençler onu izliyor, saçlarını örgü yaptırıyor, içinde kendisinden birkaç tane girebilecek boyutlarda kıyafetler giyiyor ve abartılı takılar kullanıyordu. Maç içinde giydiği bol kesim formaları yüzünden NBA yönetiminden ihtar aldığı günleri bile görmüştü. O yıllarda NBA oyuncuları maçlara gelirken sivil kıyafetleriyle alakalı bir düzenlemeye bağlı değillerdi. Abartılı kıyafetleri, büyük büyük aksesuarları bol bol görüyorduk. Sonra bir gün takım elbise zorunluluğu getirildi ki bunun sebebinin Iverson'ın yarattığı etki olduğunu anlamak zor değildi. Lakabı "The Answer" dı. Yaşadıklarına sahaya çıkıp oyunuyla verdiği cevaplarla bu lakabı almıştı. Akıl almaz cross-overları, 1.82 boyuyla potaya yaptığı spektaküler smaçlar, neredeyse vücudunun her noktasında bulunan sakatlıklarına rağmen yüreğiyle çıkıp oynadığı oyunu ile bir idole dönüşmüştü ve halen öyle.

Allen Iverson, lise yıllarında takımını eyalet şampiyonu yaptığı gece arkadaşlarıyla birlikte bir bowling salonuna gider. Orada kalabalık bir grupla kavgaya karışır ve hapse girer. Bahsettiğim belgeselde mahkeme salonuna ait gerçek görüntüler mevcut ve hikâyenin anlatımına güzel bir derinlik katmış. Bu andan sonra gidebileceği bir okul bulması, imajını düzeltmesi hiç de kolay olmaz. Olaya ilişkin görüntülerde bulunmamasına rağmen hapis cezasına çarptırılır ve eyalet valisinin çıkardığı afla serbest kalır. Daha sonraki yıllarda gelen karısıyla ilgili problemler, basınla arasının hiç düzelmemesi, antrenmanlara gitmemesi ya da geç kalması, Philedelphia'daki koçu Larry Brown ile yaşadığı sorunlar gibi pek çok dedikodu onu basının diline malzeme eder. Piyasaya çıkmamış bir rap albümü denemesi de olmuştur ve şarkı sözlerinden ötürü tartışmalara yol açmıştır. En yakın arkadaşlarından birinin kaybettiğinin ertesi günü bir basın toplantısında kendisine antrenman ile ilgili bir soruya karşılık gösterdiği tavırla aykırılığını görmüştük ki bahse konu basın toplantısına da yine belgeselde yer verilmiş. 

Kariyerinin son dönemlerinde sakatlıkları iyiden iyiye performans kaybına sebep olmuştu. Takvim yaprakları 2010 yılını gösterdiğinde Allen Iverson artık 35 yaşındaydı ve kariyerinin son düzlüğünde NBA macerasını noktalayarak Beşiktaş'a imza attı. Bu transfer çok sansasyoneldi ve bence spor tarihimizin en büyük transferidir. Allen Iverson, Beşiktaş'a geldiği zaman kariyerinde Yılın Çaylağı, Yılın En Değerli Oyuncusu, 4 NBA Sayı Krallığı, 2 NBA All-Star Maçı En Değerli Oyuncu Ödülü olan, 11 kez NBA All-Star Maçı karmasına seçilmiş, NBA tarihinin en önemli skorerlerinden bir tanesiydi. Hâlihazırda NBA tarihinde maç başına 26.7 sayı ile tüm zamanların en skorer 7. oyuncusu ve 24.368 toplam sayıyla en çok sayı atan 25. oyuncusu konumunda. Bu adam Beşiktaş'a geldiğinde hayaller büyüktü ama birkaç ay sonra sakatlıkları yine oynamasına izin vermeyince bir daha geri dönmemek üzere ülkesine döndü. Ülkesine döndü dönmesine ama Beşiktaş taraftarına üçlü çektirmesi bir anı olarak hafızalarımıza kazındı. 

Yazının başında belirttiğim gibi benim idolüm hep Kobe'ydi ve öyle kalacak. Var olduğum günden beri en çok hayran olduğum insan. Ama Iverson bu oyunu oynamış herkesten hep çok farklıydı ve ayrıksı bir yeri hep olacak. Bahsettiğim şu sporcuya özel aksesuarlardan kendine özgü olan kol bandı(zannediyorum ki adı sleeve idi), kolundaki "Only The Strong Survive" dövmesi, giyimi, takıları, hayatında ve oyunundaki ayakta kalma savaşı, hırsı, saç örgüsü, cross-overları ve daha niceleri ile dünya çapında koca bir neslin rol modeliydi o. Kobe basketbolu bıraktığında "Kahramanlar gelip geçicidir fakat efsaneler sonsuza dek yaşar" diye bir söz okumuştum. Allen Iverson da bu oyunu oynamış en büyük efsanelerden biri olarak tarih sahnesinde hep olacaktır. Son olarak bu linke tıklayarak kariyerinin en iyi 10 hareketini izleyebilirsiniz.

17 Aralık 2017 Pazar

Malina


















"Senin bu kitabı okuman lazım, çünkü ruhu var." diyerek bana Malina'yı önerdiğinde şüphesiz ki ne Gizem ne de ben olayın bu noktaya gelebileceğini tahmin edemezdik. Bir kitabın ruhu olması sevmek için yeterliydi ama o kitabı bugüne kadar okuduğum en özel birkaç kitaptan biri yapması için bir ruhtan çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Favori romanlarım hep kendi seçtiklerim olmuştur. Başkasının önerdiği romanlar içerisinde ancak Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü zirvede yer alırdı. Ancak bugün size anlatmak için beni buraya getiren Malina sadece listelerimi değil beni de altüst etmiş durumda. Anlatmak istediğim çok şey var ve uzun zamandır bu kadar coşkuyla yazmamıştım.

Malina'yı ilk kez yaklaşık bir sene önce okudum. Tehlikeli Oyunlar dışında hiçbir kitabı iki kez okumamıştım bugüne kadar. Demek istediğim bir kitabı ikinci kez okumak için çok fazla sebebe ihtiyacım olmalı benim. Malina'yı ilk okuduğum zaman da yeteri kadar sevmiştim. Zaman zaman aklıma geliyor ve altını çizdiğim yerlerin tekrar üstünden geçiyordum ama geçenlerde bir şeyler yazarken "Bir gün gelecek" diye bir giriş yaptım. Malina'nın sahip olduğu "Bir gün gelecek" olayından yazının devamında bahsedeceğim. Birden kendi kendime "Tekrar okumalıyım, okumak zorundayım" dedim. Bir hafta boyunca, aynı yerleri tekrar tekrar okuyarak yeniledim her şeyi. Bir zamanlar birisi bana kitaplarda cümlelerin altını çizmediğini, eğer çizerse yıllar sonraki kendini yönlendireceğini düşündüğünü söylemişti. Ben ise çizsem de çizmesem de yıllar sonraki beni tamamlamak için bazı şeyleri tekrar okumam gerektiği fark ettim. Malina'yı ikinci kez okuduktan sonra hissettiğim şey artık biraz daha tamam olduğum. Bir gün gelir de tekrar okumak için elime alırsam daha da tamamlanacağıma eminim. Daha önceden adını bile duymadığım Ingeborg Bachmann ve Malina için Gizem'e teşekkür ederim.

Malina'ya, kitabın çevirmeni olan Ahmet Cemal'in birkaç sayfalık önsözünü okumadan başlamayı denemeyin bile. Çok eksik kalacağınıza emin olabilirsiniz. Kitabın diğer adı Günlük Cinayetlerin Romanı. 1971'de yayınlanmış ilk kez ve Bachmann'ın Ölüm Türleri ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümü. Malina, aynı zamanda Bachmann'ın roman türündeki tek eseri olma özelliğini de taşıyor. Kitabı Türkçeye çeviren Ahmet Cemal, Malina'yı çevirebilmek için çok yoğun bir çalışma temposuyla çalışmış ve bu tempo sağlığının bozulmasına neden olmuş. Kitabın önsözünde; eğer hayatımda sevgi olmasaydı bu çeviri hiç bitmeyebilirdi diyor Ahmet Cemal. Şahane bir çalışma olmuş. Bunca eseri dilimize kazandıran Ahmet Cemal de umarım yattığı yerde rahat uyuyordur.

Biraz yüzeysel olarak romandan bahsedip sonra detaya ineceğim. Yeni okuyacaklar için hemen belirtelim: Malina bir erkek. Kitabın sonuna geldiğinde bunu hâlâ fark etmemiş insanlarla karşılaştım. Malina isminin daha çok bir kadına uygun olduğu bir gerçek ve benim de bunu anlamam için yaklaşık yirmi sayfa kadar okumam gerekti. Anlatıcı kendini "Ben" olarak tanımlıyor ve hayatında iki adam var. Biri Ivan diğeri ise Malina. Ahmet Cemal, Malina için mutlak aşkın romanı demiş. Haksız da sayılmaz. Kadın erkek ilişkilerine dair herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği pek çok detay mevcut kitapta. İşin aslı kitabı ilk okuyuşumdan sonra birilerine Malina'yı anlatacak olsam ben de aşk ve ilişkiler ile ilgili bir şeyler söylerdim. Ama şimdi durum farklı. Belirli bir olay akışı yok, belirli karakterler üzerinden ilerlemiyor, mekân ağırlıklı olarak Viyana, zaman bugün olarak tanımlanmış ama bence bir yabancı için ne zaman ne mekân ne de kişiler önemli. Öyle bir roman ki okuyan her farklı kişinin kendince başka çıkarımlar yapması mümkün. Ayrıca bir kişi on defa okusa on farklı çıkarım bile yapabilir. Gerçek bir deha, gerçek bir acı, fırtınası hiç dinmemiş bir yazar ve pek çoğu gibi o da kanıyla ödemiş. Ingeborg Bachmann, çok sayıda uyku hapı aldığı bir gece, sigarasından kaynaklı evinde çıkan yangın sonucu yaralanarak hayatını kaybediyor.

24 Aralık 1971 tarihinde kendisiyle yapılan bir konuşmada Bachmann; "Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim tüm çocukluğumu yıktı. Hitler'in birliklerinin Klagenfurt'a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını daha sonra çekmediğim bir acıyla..." diyor. Yani II. Dünya Savaşı ile birlikte milyonlarca insan gibi Bachmann için de her şey çok farklılaşmış. Doğduğu şehre Hitler'in birliklerinin girdiği gün büyüdüğünü söylüyor. Birkaç yıllık süreç içerisinde yaptığı pek çok konuşmada materyalizmden, tüketim toplumundan, kapitalizmden bahsediyor, toplumu kanlı bir arena olarak tanımlıyor, insanların gerçek ölümlerinin birbirlerine yaptıklarından kaynaklandığını söylüyor... Kısacası hayat üzerine çok düşündüğü anlaşılabiliyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken konuşması şu oldu: "Kitabım İtalya'da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar... ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır..." Kitabın ikinci bölümünün sonunda da Malina ile bununla ilgili bir diyalogları var;
"Malina: Demek artık asla, savaş ve barış, demeyeceksin.
  Ben: Asla.
          Hep savaş var.
          Burada hep zorbalık var.
          Burada hep çarpışma var.
          Bu, sonrasız bir savaş."
Tüm bu insanların kendi içindeki ve birbiriyle olan savaşı, mücadelesi ister istemez Tyler'ın Dövüş Kulübü'ndeki efsane tiradını aklıma getirdi: "Büyük Savaş'ı görmedik. Büyük Buhran'ı görmedik. Bizim Büyük Savaşımız kendi ruhlarımızla. Büyük Buhranımız ise hayatlarımız." Bachmann'ın konuşmasında bahsettiği kitabın ikinci bölümünün adı Üçüncü Adam ve bu bölümde çok sert bir şekilde bir ensest durumundan bahsediliyor. Öyle cümlelerle anlatılmış ki uzunca bir süre boğazımda düğümlenen bir yumrukla, ağlamamak için kendimi zor tutarak okudum.

Malina'nın gerçek bir karakter mi yoksa Olric gibi bir hayal karakteri mi olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Anlayabileni de görmedim. İnceleme yazıları okudum, yazarlarına mail attım, sosyal medyadan ulaşıp sorduklarım oldu, kitabı okuyanlarla konuştum ama bir cevap bulamadım. Artık cevaplara ihtiyacım yok çünkü almam gerekeni aldım. Ne Malina gerçek ne de Ivan. Bence ikisi de metafor. Yazarın bahsettiği insanların yaşam boyunca devam eden savaşının simgesi Ivan. Acı veriyor, kötü davranıyor ama yine de onsuz olmuyor. Bachmann'ın "bir gün gelecek" diye başlayan pasajları da o hep bahsettiği umuda yönelik çabaları da Malina'nın ta kendisi. "Hep savaş var... Bu sonrasız bir savaş." diyen kadın bir konuşmasında ise umuttan şöyle bahsediyor: "Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğinde bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük yaşamın iğrençliği göz önünde tutulduğunda, bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam." Özlemini çektiği bütün bu gelecek Malina ile ete kemiğe bürünüyor. Onun da olmadığı, Malina'nın da yetemediği yerler oluyor ama o her seferinde sığınacak bir liman. Ivan'dan da, babasından da, bugünden de, bütün bu birey savaşlarından da... Malina şefkatli bir umut olarak kalmak zorunda. Çünkü o hepimizin umudu.

"Ivan'la Mutluluk" kitabın ilk bölümünün adı. Kitap sadece bu bölümden oluşmuş olsaydı o zaman ben de rahatlıkla mutlak aşkın romanı diyebilirdim. Gündelik hayatta, bir adama âşık bir kadın ve bunun farkında olup bütün kayıtsızlığı ile buna karşılık vermekten çok uzak bir adam görüyoruz. Bu ikili ilişkiye yönelik öyle pasajlar var ki kitapta bana daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptırdılar. Birkaç tanesini telefonuma ses kaydı olarak depoladım ve kitabın yanımda olmadığı bazı zamanlar açıp dinliyorum. Hemen herkesin yaşadığı buna benzer ilişkileri kelimelere dökme başarısı yazara hayranlık için başlı başına bir sebep. Şu kitap cümlelerinin altını çizme mevzusuna geri dönecek olursak, bugüne kadar sayfalarına en çok kalem izi bıraktığım roman da Malina oldu. Pek çoğunu paylaşmak istiyorum ama yeterince uzun bir yazı oldu ve benim de altı çizili pasajları ve cümleleri blogda paylaşmak pek huyum değil.  İkinci bölüm "Üçüncü Adam" olarak geçiyor ki yazarın bahsettiği faşizm, ağırlıklı olarak bu bölümde karşımıza çıkıyor. Bundan da öte ensest olayı ile çok rahatsız edici bir noktaya sürüklüyor okuyucusunu. Son bölümün adı ise "Son Şeyler Üzerine" ve anlatıcının Malina'dan en çok bahsettiği bölüm burası. Kitabın sonuna doğru yaklaşırken adım adım o günlük cinayete hazırlıyor bizi ve size tavsiyem Malina ile karşılıklı diyalogları özenle okumanız.

Tehlikeli Oyunlar'ı okurken acaba Tutunamayanlar'dan daha çok sever miyim diye korkarak okumuştum ve korktuğum başıma gelmişti. O günden beri benim için bir numara. Malina'yı da okurken bir ara o kadar yükseldim ki aynı şeyi tekrar yaşamaktan korktum. Neyse ki bu kez korktuğum başıma gelmedi. Ama eğer Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar varsa arkasından da Malina var benim için artık. Malina'yı okuyun ama hakkını verin. Kitapta da dediği gibi "...insan ya hiç okumamalı, ya da gerçek anlamda okuyabilmeli..."

25 Kasım 2017 Cumartesi

Sıfır Bir


















Masum'u izlemek için BluTV üyeliği edinmiştim birkaç ay önce. Arkasından 7yüz, Planet Earth falan derken yolum Sıfır Bir'e kadar düştü. Malum dönem dijital dizi dönemi. Fi'nin geçen seneyi kasıp kavurmasıyla artık pek çoğumuz daha ilgiliyiz. Aslında dizi konusunda bizden çok iyi işler de çıkıyor. Senaryo zayıflığı, süreler, kronik sorun hâline gelen klişeler gibi sorunları aşıp, erken final yapan dizi yığınından kurtulduğumuz zaman her şey daha güzel olacak. Dijital dünyada ise süreler makul seviyelerde, sansür yok, blurlama yok... Normal olarak daha kaliteli işler çıkıyor ve seyirci sayısı konusunda da hatırı sayılır bir noktaya gelmiş durumda. İzlediklerim içerisinde ise Sıfır Bir'den bahsetmek istedim. 

Behzat Ç.'nin popüler kültüre etkisini konuşacak olursak şüphesiz ki Anadolu dizileri konusunda verdiği ilhamdan bahsederdik. Elbette Ağa temalı Güneydoğu dizilerinden bahsetmiyorum. Malum onlarda da ağanın şakır şakır İstanbul Türkçesi konuşması gibi klişelerimiz bolca mevcut. Bir Zamanlar Adana'da mottosundan da şehrin plaka kodu olan Sıfır Bir'in diziye isim olarak seçilmesinden de anlayacağımız üzere Adana'ya ait bir hikâye anlatılıyor. Yer Hürriyet Mahallesi, mekân sokaklar ve mahallelerini korumaya, birinin başına bir iş gelirse diğerlerinin intikamını almaya yemin ettiği abilerin olayını seyrediyoruz. Savaş Satış, Cihangir Ceyhan(namıdiğer Cio) ve Özgür Meriç'i merkez alan ve yavaş yavaş nüfuzu büyüyen bir çetenin hikâyesi bu.

Adanalı bir grup gencin sınırlı imkânlarla ortaya çıkardığı bir iş. Sıfır Bir'i izleyen pek çok kişi amatör olmasından kaynaklı olarak doğal olduğunu ve bu yüzden çok güzel olduğunu size anlatabilir. Doğal olduğu doğru ama amatörlük kısmı için ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bir amatörlükten söz edilecekse ancak ve ancak oyuncuların eğitimsiz veya tecrübesiz olmasından söz edilebilir. Dizinin oyuncu seçimleri, kostüm ve mekan tercihleri, çekim açıları, sahne geçişleri ve de en önemlisi müziklerinin arkasında uzun uzun övgülerle bahsedilecek müthiş bir mühendislik var. Hemen her detayı için ekibin çok çalıştığını görebiliyoruz. Müziklerini Esat Bargun yapıyor ki dinleyen herkesin bu isimden övgüyle bahsedeceğine eminim. Oyuncuların doğallığı, akışa dahil edilen yardımcı oyuncuların başarısı, sokak hikâyesini oyuncuların gerçekten sokaktan yansıtması ve ekrana yakıştırma çabasının olmayışı, şiveler ve övgüyle bahsedebileceğimiz detayların niceleri...

Dizinin ilk iki sezonu Youtube'da yayınlandı. Üçüncü sezonu ise BluTV'de hâlihazırda devam ediyor. İlk iki sezon başarısı dikkat çekince yapımcıların dikkatini çekmiş şüphesiz. Adamlar kısıtlı imkânlarıyla bir iş yapmışlar, başarılı olmuş ve tabiki o parıltılı dünyaya girip para kazanmak da hakları fakat bu değişikliğin diziden pek çok şey alıp götürdüğünü düşünüyorum. Sıfır Bir için bir yazı yazmayı düşündüğümde 3.Sezon için yayınlanan 3 bölümden de notlar çıkarıp olumsuzlukları uzun uzun yazmayı planlamıştım ama beğendiğim bir dizi ve önermek için yazmaya karar vermemle bir tezat oluşturmasını istemedim. Sadece ilk iki sezonundan sonra üçüncü sezonun beni üzdüğü belirteyim. Eminim ki bu konuda farklı düşünenler, prodüksiyonun diziye iyi geldiğini düşünenler de olacaktır.

Bu genç adamlar uğraşıp ortaya gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Oldukça keyif alarak takip ediyorum. Çok farklı bir iş ve bir o kadar da dikkat çekici. Vibio isimli bir Youtube kanalı var ve diziyle ilgili ayrıntılı bilgi verdikleri bir içerik oluşturmuşlar. İzlemeden önce görsel anlatımlı bir fikir edinmek için tavsiye ederim. Burayı tıklayarak ilgili videoyu izleyebilirsiniz. Son olarak unutmadan; Cio'nun hastasıyız. 

18 Temmuz 2017 Salı

Nutuk


















Son bir yıldır Cumhuriyet Tarihi ve Atatürk'ü büyük bir ilgiyle okuyup araştırıyorum. Bu süreçte Nutuk'u es geçmek olmazdı. Pek çok farklı baskısı mevcut piyasada ve bir gün eve dönüş yolunda kendimi kitapçıda bulduğumdan araştırma yapma şansım olmadı. O yüzden idefix'te en çok satanlar listesinde gördüğüm, kapak resmini gördüğünüz İş Bankası Kültür Yayınları kopyasını edinerek okudum. ATASE başta olmak üzere bazı arşivlerden fotoğraflar mevcut kitapta ve dili de bugün kullanmakta olduğumuz kelimeler ile revize edilerek güzel bir baskı yapılmış. Anlaşılır olması açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Ülkenin eğitim sistemi malumunuz üzere perişan vaziyette ki kendi adıma bu ülkenin en büyük sorununun ülke tarihi boyunca bir türlü oturtulamamış, başarıya ulaşmamış ve bence en önemlisi istikrar sağlanamamış olan eğitim sistemi olduğunu düşünürüm. Hatta bununla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı diye bir devlet kurumumuz var. Üniversite yıllarında yarı zamanlı olarak turizm işiyle uğraştığım dönemde bu kurumun bir toplantısında çalışmıştım. Almanya, Belçika ve Hollanda'da toplumda söz sahibi olan Türklerin katıldığı bir sempozyumdu. Doktorlar, avukatlar, mühendisler... Otelden havaalanına transferi olan, Belçika'da yaşayan bir hanımefendi ile yarım saat kadar sohbet etme fırsatımız olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam doktordu. Kendisi de eşi de Belçika'da doğmuş ve yetişmiş birer Türk idi. Belçika'da son dönemde ırkçılık hareketlerinin hızlandığından ve artık eskisi kadar rahat olmadıklarından bahsetmişti. Türkiye'ye geri dönüş planlarını sorduğum zaman, bunu sürekli düşündüklerini fakat iki çocuğunun eğitiminden vazgeçemediğini, Türkiye'de eğitim sisteminin ne kadar sıkıntılı olduğundan bahsetmişti. En basit şekli ile bir örnek vermek gerekirse Türkiye'de üniversite mezunu bir insan 10-15 sene kadar İngilizce eğitimi görüyor. Ben ilköğretimin ilk senesinde başlayıp üniversiteden mezun olana kadar görenlerdenim. Ne kadar İngilizce bildiğimiz konusunda ise takdir sizindir.

Eğitim sisteminden Tarih dersi de nasibini aldı elbette. Atatürk, Samsun'a çıktı. Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongreleri, Ankara'ya geldi Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı, savaşta Yunan'ı denize döktük... Okuduğu okulların, annesinin ve babasının fotoğrafları her kitapta vardı zaten ki artık ezberimizdedir. İsmet İnönü, Kâzım Karabekir gibi isimlerle uzayıp giden silah arkadaşları listesini de biliriz ama çok detaylı değil. Meclisi açtı da elini kolunu sallayarak Ankara'ya gelerek "tamam, açtım bitti" deyince oldu mu bu iş? İşte bu ve bunun gibi daha pek çok detayı bilmek için okul eğitimi son derece yetersiz kalmıştı maalesef. En azından bizim zamanımızda öyleydi. Öğrenmek için birinci ağızdan bunları okumak gerekliydi ve Nutuk bu konuda sahip olunabilecek en önemli kaynak şüphesiz.

Nutuk, Atatürk'ün kaleminden yazılmış ve yine kendisi tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının ikinci kurultayında okunmuştur. 36,5 saat boyunca devam eden bu okuma 15 Ekim 1927 tarihinde başlamış, 20 Ekim 1927 tarihinde son bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılmış olan bu okuma yerli ve yabancı pek çok basın mensubu tarafından da takip edilmiştir. "1919 yılı Mayısı'nın 19. günü Samsun'a çıktım." diyerek başlıyor metnine ve hilafetin kaldırıldığı döneme kadar gelen süreci anlatarak, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile son buluyor. Güvenilir olmayan bir kaynaktan edindiğim bir bilgiye göre bu konuşma metni ilk olarak 1927 yılında biri asıl metin diğeri ise belgeler olmak üzere iki cilt olarak basılıyor. O dönemde Harf İnkılabı henüz yapılmadığı için Arapça harflerle baskı yapılıyor. Harf İnkılabı kabul edildikten okunması zorlaştığı için 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üç cilt olarak tekrar basılıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise çok farklı şekilleri ile bulmak mümkün. Dilinin sadeleştirilmiş olan baskılarından tutun, daha küçük yaştaki okuyucular için derlenmiş olanlarına kadar pek çok türde bulabilirsiniz. 

Nutuk'ta benim öğrendiğim en önemli detay, silahlı savaş haricinde kalan mücadelenin en az silahlı mücadele kadar çetin geçtiği. İktidar savaşları, sert muhalif çıkışlar, ihanetler... Atatürk'ün meclis başkanı seçilmesini engellemek için aday olacak kişinin Anadolu'da doğması veya Anadolu'da bir şehirde en az beş sene geçirmiş olmasının önerilmesi, Çerkez Ethem'in yaptıkları, Cumhuriyet fikrinin en yakınlarında bile yarattığı rahatsızlık, Yunan'a taarruzdan bir gece önce kendini Ankara'da göstermek için bir davet düzenlemiş gibi yapan üstün zekası, Lozan Antlaşması için görüşmelere İsmet İnönü'nün gitmesini istemesi üzerine karşılaştıkları... Bunlar gibi uzayıp gidecek uzunca bir mücadele listesi anlatılıyor ve yazımın en başında söylediğim gibi olanları birinci ağızdan okuduğunuz için kusursuz bir kaynak konumunda.

Atatürk ile ilgili konularda tarafsız kalamıyorum. Çünkü hayranım ona fakat hayranlığım bu ülkenin kurucusu olması, hayatının bir adanmışlık ile cephelerde başarılarla geçmesi, başta hukuk ve ekonomi olmak üzere yaptığı devrimler, inanılmaz zekası gibi detaylardan çok öte. İhanetin kol gezdiği yerde ağzını bu kadar sıkı tutabilmiş olmasına hayranım, planlama yeteneğine hayranım, temsil etmeyi başarabildiği insan kitlesinin büyüklüğüne hayranım, Hintli bir diplomata Atatürk'ü tanıyıp tanımadığını sorduğumda "elbette tanıyorum bütün dünya tanıyor" diye aldığım cevaba hayranım, hayatı cephelerde geçmiş olmasına rağmen sadece kayıtlı olarak yaklaşık 4000 kitap okumuş olmasına hayranım ve en önemlisi önünde hiçbir engelin duramadığı, hayalperestlikten uzak, müthiş kararlılığına hayranım. Biraz daha okudukça, biraz daha araştırdıkça, daha derinlere indikçe bu hayranlığım katlanarak artıyor. Nutuk ile başlayarak onu daha çok okumak, daha çok araştırmak, daha çok bilmek gerekir diye düşünüyorum. Atatürk'ü sevmek, onun izinden gitmek hepimize yeter, herkese yeter. Nutuk'u mutlaka okuyun. En azından bugünlere kolay gelmedik lafının bir klişeden ibaret olmadığını öğrenmiş olursunuz.

30 Aralık 2016 Cuma

Dağ II













Yaklaşık bir sene önce Cinemaximum başta olmak üzere sinema salonlarına gidip film izlemek adına sosyal medyada bir boykot başlamıştı. Bilet fiyatları, yiyecek-içecek fiyatları, personelin tutumu ve en önemlisi reklam sürelerinden ötürü rahatsızlıklar yüksek sesle dile getirilmişti. Bu boykota sadık kalan isimlerden biriydim ki Cem Yılmaz'ın Ali Baba ve Yedi Cüceler filminden geçtiğimiz haftaya kadar sadece kardeşim çok istediği için arada Deadpool'a gitmiştim. Ali Baba ve Yedi Cüceler'de Cinemaximum'un reklamları bir saatten uzun sürünce salonda ayaklanma oldu ve çok sayıda insan filmi terk ederek bağırış çağırış içinde salonu terk etti. Rahatsızlığımı Twitter'dan da birkaç kez dile getirdim ve Cinemaximum yetkilileri tatmin edici olmayan uzun açıklamalardan başka bir geri dönüş yapmadı. Aylar sonra ilk sinema maceram Dağ II ile oldu ve anlatacak şeylerim var. Boykot konusuna gelince; neredeyse bir sene sonra en azından reklam süreleri makul sürelere indirgenmiş. Bir ritüel olarak yazının devamının ağır spoiler içerdiğini de belirtelim.

Vatansever adamım ben, ülkemi çok seviyorum, ülkeye katkı sağlamak için yapılabilecek daha farklı çok şey olduğunu bildiğim hâlde asker olmayı da vaktiyle çok istemiştim. Bu yaşıma geldim ve içimde hâlâ ukdedir asker olamamış olmak. Son birkaç yılda ülkede meydana gelen olaylardan sonra insanların kaçıp gitmeyi düşündüğü bu yerde ben inadına kalıp inadına mücadele etmeyi düşünenlerdenim. Hâl böyle olunca bu tarz filmleri de kaçırmamak farz oluyor. Dağ I'i de sinemada izlemiştim, çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Baştan sona kadar yapılabilecek çok fazla eleştirim de var ama bazı konularda biraz acımasız oluyoruz. Görsel ve ses efektleri konusunda Türk Sineması daha emekleme safhasını geçmiş değil. Büyük prodüksiyonlar, iyi tanıtımlar, pahalı kadrolar ve ekipmanlar her zaman görebildiğimiz şeyler değil. Bir sonraki aşamada daha iyilerini görebilmek için bazı şeylerin hakkını da vermek lazım. Bu noktada Dağ I'e de Alper Çağlar'ın çıraklık eseri diye bakmak sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Dağ I'de iki askerin hayatta kalma mücadelesini izlemiştik. Bunlardan Oğuz (Çağlar Ertuğrul), İstanbul'un kaymak tabakasında yetişmiş, pahalı giysileri, güzel kız arkadaşları, hareketli gençlik ortamları görmüş kısa dönem bir askerdir. Askerliği bedelli olarak yapma şansı varken ailesini karşısına alıp günlerini kışlada geçirmeyi tercih etmiş, kız arkadaşından ayrılmış, hatta ölüm riskini bile göz önünde bulundurmuştur. Bekir(Ufuk Bayraktar) ise Ankara'da yaşamış, hayatta pek gün yüzü görmemiş, Ankaralı Turgut hayranı, arıza bir heriftir ve uzun dönem askerdir. Oğuz'la birbirlerinden çok haz etmezler ama kader ikisini komutanlarıyla birlikte bir çatışmanın ortasında bırakır. Komutanları ölmüş, ikisi de ölüm pahasına birbirlerinin hayatını kurtarmayı göze almıştır. Bu olay ikisini yakınlaştırır fakat Bekir'in bacağından Oğuz'un da kulağından aldığı silah yaraları kalıcı olabilecek bedensel engellere yol açmıştır. Dağ II'de ise bu iki arkadaş bedensel engellerine rağmen Özel Kuvvetler'e girmek isterler ve başarırlar. Türkiye'nin resmi olarak içinde olmadığı bir operasyonla Irak'ta esir bulunan gazeteci Ceyda Balaban(Ahu Türkpençe)'ı kurtarma operasyonundadırlar. Film Ceyda Balaban'ın infaz edilmek üzereyken kurtarıldığı sahneyle başlayan ve yedi kişilik timin ülke topraklarına dönme çabasını konu alan birkaç günlük süreyi anlatıyor. İlk filmde olan flashbackler bu filmde de var ve eş zamanlı olarak askerlerin geçmişe yönelik hikâyelerini de takip edebiliyoruz. 

Türkler, devlet olma geleneğinin en somut gözlemlendiği toplumlardan bir tanesidir ki mevcut dünya düzeninin kurulduğu son yüzyıla kadar tarihi hep savaşlarla doludur. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları da askerdir örneğin. Bu ve bu gibi sebeplerle nüfusun önemli çoğunluğunda asker olma isteği, asker hayranlığı, askere saygı ve güven gibi duygular yoğunlukla gözlenir. Her ne kadar 15 Temmuz'un izlerini henüz üzerimizden atamamış olsak da bu kolay kolay değişmeyecek bir gerçektir. Modern Türk Ordusu'nun yapılanmasında da Bordo Bereliler diye adlandırılan Özel Kuvvetler biraz daha farklıdır. Bizim çocukluğumuzda adını yanlış hatırlamıyorsam Türk Yıldızları diye bir program vardı. Yüzleri blurlanmış şekilde Bordo Bereliler'in eğitimleri gösterilirdi. Keyifle izlerdik çoğumuz. Özel Kuvvetler ile ilgili Özel Kuvvetler Eski Komutanı Engin Alan da Oda Tv'ye yıllar önce verdiği bir röportajda "Bugün dünyanın en iyi özel kuvvetleri, SAR ve SAD komandoları Türklerdir. O çok çok büyük ülkelerin özel kuvvetlerini de biliyorum." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Komutanı olduğunu düşününce bu açıklama objektif değilmiş gibi gelebilir ama farklı bir soruya verdiği çok net bir cevap olduğu için doğru olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Burada anlattıklarım ile pek bağlantısı yok ama merak edenler röportajın tamamına bu linkten ulaşabilirler. Hâl böyleyken Özel Kuvvetler'e dair bir şeyler anlatılan bir filmde oldukça dikkat çekici olacaktı tabi. Bordo Bereliler'e dair bir senaryodan bahseden bir film zannediyorum ki Türk Sineması'nda bu kadar somut hiç yer almamıştı. Şüphesiz vizyon tarihi itibarı ile de 15 Temmuz'un hemen ardından gelmesi ve sürekli terör saldırılarına uyandığımız bu günlerde izlenme talebini arttırdı ve 2016 yılının da ülkede en çok izlenen filmi oldu. Açılım sürecinin gündemi meşgul ettiği dönemde de Nefes:Vatan Sağolsun oldukça ilgi görmüştü. 

Filmle ilgili beni rahatsız eden birkaç detay var fakat bunları anlatmak istemiyorum. Çok hoşuma giden noktalar var ve onları anlatacağım. Öncelikle sinemamızın bir türlü aşmayı başaramadığı silah sesi efektini çok iyi derecede çözmüşler. Kulağımı ırgalayan hiçbir silah sesi duymadım. İlk sahnede olaya direk aksiyonla başlamak filmi çok iyi bir noktaya getirmiş ki giriş sahnesinde başarılı bir aksiyonla başlayan filmlerin sonuna kadar seyircisini kendine kitlediği bir gerçek. Standartlarımızın çok üzerinde birkaç çekim açısı başarısı da var. En çok hoşuma giden Ceyda Balaban'ın kurtarıldığı sahnede militanlar yanında ölü yatarken kuş bakışı çekilen sahnesi idi. Hollywood aksiyonlarında çokça gördüğümüz soluksuz bırakan kesintisiz ve uzun süren aksiyon sahnelerine de çok başarılı örnekler var. Filmin sonundaki 20-25 dakikalık kısım tahmin ediyorum izleyen herkesin favorisidir. Flashback geçişleri de -özellikle ilk filme kıyasla- oldukça başarılıydı. Keskin nişancı olan Arif(Murat Arkın)'in atıştan önce okuduğu dizeler Hüseyin Nihâl Atsız'ın Kahramanların Ölümü adlı şiirinin dizeleriydi ki filmin ince detaylarına bariz bir derinlik kattığını söyleyebilirim. Puzzle birleşince ortaya çıkan tabloda Alper Çağlar'ın Milliyetçi olduğu sonucu çıkıyor ki Atsız'a gönderdiği derin selam oldukça hoşuma gitti. Filmin benim açımdan en vurucu ayrıntısı ise sonunda verdiği mesajdı: "Eleştir ama sev"

2016'da ülkece ve milletçe çok acı çektik, çok insan öldü, çok kan aktı, çok çocuk yetim ve öksüz kaldı, perişan olduk. Filmin bu döneme denk gelmesi de gişe başarısını etkiledi şüphesiz. Dağ II gaza getiren yapıda bir film. Rambo'yu izleyerek büyümüş bir jenerasyon gibi Dağ da devam edecek bir film serisi olursa muhtemelen bu ülkeye ait bir jenerasyon da asker olmak isteyecektir. Kısa vadede ise Top Gun'ın vaktiyle Amerikan Hava Kuvvetleri başvurularına sağladığı patlama gibi Özel Kuvvetler ve Özel Harekat'a da başvuru sayısı artacaktır diye düşünüyorum. Artmasa bile aday adaylarının fikirlerini güçlendirir en azından. Filmi mutlaka izleyin, hatta mümkünse vizyondan kalkmadan sinemada izleyin. Son olarak filmi izleyen arkadaşlar için Müslüm Baba'dan Affet geliyor.