13 Aralık 2011 Salı

A Single Man


















Uzun süredir izlemek istediğim filmlerdendi A Single Man. Bugün nihayet izledim. Filmden önce IMDB'den bilgileri alırken yapımcı, senarist ve yönetmen kutucuklarında Tom Ford ismini gördüm. Tom Ford adı kolay akılda kalabildiği için hatırlamam zor olmadı. Daha önce bir gözlük markası olarak Tom Ford ismini duymuştum ama modayla uzaktan yakından bir ilgim olmadığı için Tom Ford'un dünya çapında bir modacı olduğunu bilmiyordum. Dolayısıyla iki Tom Ford'un aynı kişi olduğunu idrak etmem ancak film bittikten sonra bloglarda gezerken oldu.

2009 yapımı filmin başrollerinde Colin Firth ve Julianne Moore gibi iki güçlü oyuncunun ismini görüyoruz. Bu ikiliye Matthew Goode eşlik etmiş. Film Christopher Isherwood'un aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanmış. Türkçeye, Tek Başına Bir Adam ismiyle çevrilen kitap, film olarak uyarlandığında da aynı isimle yer bulmuş. En İyi Erkek Oyuncu Oscarı'na Colin Firth'le aday olan film, o senenin en iyi filmlerinden biri olarak göze çarpıyor. İzlemek için çok beklediğim bile söylenebilir.

Senaryoya gelirsek, George Falconer(Colin Firth) bir edebiyat profesörüdür. Eşcinsel olan George, on altı yıllık sevgilisi Jim(Matthew Goode)'in ölümüyle oldukça sarsıntılı günler geçirmeye başlar. Kendini yalnız hisseden George, fiziksel ve ruhsal olarak çok acı çekmektedir. Nitekim bu duruma daha fazla dayanamaz ve Jim'in ölümünden sekiz ay sonra intihar etmeye karar verir. Geride kalanlara her türlü kolaylığı sağlayacak şekilde kusursuz bir planla hayatına son verecek olan George'un hesaba katmadığı şeyler olur. Kendisine aşık olan ve eski sevgilisi olan Charley(Julianne Moore) ise Jim'den sonra George'un en büyük destekçisidir. 

Filmin hemen her konuda dümenin başında olan ismi Tom Ford'un da bir eşcinsel olması, konusu itibarı ile filmi farklı kılan bir ayrıntı olmuş. Buna karşılık Ford'un filme yansıması iyi işlenmiş bir eşcinsel teması olarak değil de mükemmel adapte edilmiş bir görsel şölenle olmuş. Yakışıklı erkekler, güzel kadınlar, harika kıyafetler hatta ve hatta çok şık gözlük çerçeveleri... A Single Man'i izlerken bu görsellik beni içine aldı ve filmden sonra Tom Ford'un dünyanın sayılı modacılarından biri olduğunu öğrenmemle durumu anlamış oldum. Oyunculuklar kesinlikle mükemmel. Colin Firth birkaç sene önceden bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscarı'na aday olarak The King's Speech ile aldığı heykelciğe göz kırpmış aslında. Julianne Moore ise yine harika görünüyordu ekranda. Keşke biraz daha görebilseydik dedirtse bile göründüğü kadarıyla bile beni heyecanlandırmayı başardı. 

- biraz spoiler - 

Aslında spoiler vermekten hoşlanmıyorum ama bahsetmek istediğim birkaç sahne var ve belki benim gibi filmden sonra birkaç defa açıp seyredersiniz. George'un intihar etmek için elinde silahla ıkındığı bir sahne var ki Firth'ün oyunculuğuna hayran olmamak elde değil. Bunun yanı sıra George ve Charley'in yere uzanıp sigara içerken girdikleri diyalog tadına doyulmaz cinstendi.

A Single Man'i özel yapan ayrıntılardan bir tanesi de flashbacklerinin başarısı diye düşünüyorum. George'un anılarıyla geriye dönüş yapılan sahneler dikkat çekiciydi. Bu sahnelerde yapılmış olan renklendirme yine bir Tom Ford etkisi diye tahmin ediyorum.  

- spoiler son - 

A Single Man'i izlemenizi şiddetle öneriyorum. Aslında anlayabildiğim en önemli ayrıntı bir modacının filme nasıl etki ettiği oldu bu filmde. Tom Ford sinema kariyerine devam eder mi bilmiyorum ama kesinlikle devam etmeli. Eğer ilk deneyiminde bu kadar başarılı olduysa sonrası o ve izleyiciler için çok daha parlak olabilir. Kendisini yeni projelerle görmeyi diliyorum.

8 Aralık 2011 Perşembe

Hugo















Normal şartlarda iyi filmlerden, vizyona girmeden önce haberdar olurum ve beklerim. Yapımcılığını Johnny Depp 'in, yönetmenliğini Martin Scorsese 'in yaptığı kitaptan uyarlama bu film daha önce hiç dikkatimi çekmemişti. Beğenerek takip ettiğim bloglardan Altbilgi(takip etmeye başlayalı çok kısa bir süre oldu)'yi geçenlerde okurken bu filmin yazısını okudum ve blogun sahibinin Twitter 'da yazdıkları ister istemez büyük merak uyandırdı bende. Daha sonraları internette gezerken de bol bol güzel şeyler okudum filmle ilgili. Nitekim daha fazla dayanamayıp gün itibarıyla izledim. Ayrıca Altbilgi 'de yer alan Hugo yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

Filmin yönetmenliğini Martin Scorsese 'nin yaptığını söylemiştim. Hollywood 'ın efsane yönetmenlerinden olan Scorsase 'i anlatmak için Raging Bull, Goodfellas, Taxi Driver, Casino, The Aviator, The Departed, Shutter Island gibi bir liste saysam size yeterli olur sanırım. Listeden de anlayabileceğiniz gibi Robert De Niro ve Leonardo Di Caprio 'yla çalışmayı çok seven bir yönetmen. IMDB 'nin TOP 250 listesinde birçok filmi olan yönetmen Oscar 'a ancak 2006 yapımı The Departed ile ulaşabildi. Aslını söylemek gerekirse birkaç önemli istisna hariç yaptığı işlerle bende derin etkiler bırakmış bir yönetmen değil. Ama başarısı yadsınamaz bir gerçek elbet.

MARTIN SCORSESE




Hugo 'nun kitabıyla ilgili bir fikrim yok. Böyle bir kitap olduğunu filmden sonra öğrendim. Projenin varlığından ne kadar uzakta kaldığımdan bahsetmiştim zaten. Spoiler vermemek adına - ki ben herhangi bir spoiler okumadan seyretmek için çok uğraştım - filmin konusundan detaylıca bahsetmek istemiyorum size. Kısaca, 1930 'ların Paris 'inde geçen sıcacık bir hikaye Hugo. Hikaye, ismini ana karakteri olan Hugo Cabret 'ten alıyor. Bir tren istasyonu hikayesi olan film, Charlie and The Chocolate Factory tadında bir film olmuş. En azından bana onu hatırlattı. O filmin başrol oyuncusu olan Johnny Depp 'in, Hugo 'nun yapımcısı olması güzel bir tesadüf olmuş. 

Oyuncu kadrosunda Christopher Lee, Ben Kingsley, Jude Law gibi isimler göze çarpıyor. Filmin akışı açısından önemli rollerde olsalar bile, Hugo Cabret 'i canlandıran Asa Butterfield ve Isabelle karakterine hayat veren Chloe Grace Moretz başrol karakterleri olarak karşımıza çıkıyor.






Kendi düşüncelerime geçmeden önce 3D teknolojisinden biraz bahsetmek istiyorum. Aslında daha önce yazdığım Pirates of the Caribbean : On Stranger Tides yazısında bahsetmiştim ama tekrar üstünden geçmek istiyorum. 3D teknolojisi bütün dünya genelinde bu şekilde mi bilmiyorum ama kesinlikle tam çözüme kavuşmamış bir teknoloji. Kullandığımız gözlükler çok rahatsız ve bir süre sonra baş ağrısı yapıyor. Filmi sürekli koyu renklerle izlemek zorundasınız ve 3D gözlüğü reaksiyonlarınızı minimuma indirgiyor. Aslında Hugo, 3D kullanılmadan çekilebilirmiş ve bence çok daha güzel olurmuş. 3D olayı filmin belli sahnelerine çok yakışmış. Günlerdir okuduğum "şimdiye kadar çekilmiş en iyi 3D film" yorumlarına da kesinlikle katılıyorum. Ama 3D 'nin genel problemleri Hugo 'da da sıkıntı yaratmış. 

Filmle ilgili çok takıldığım bir diğer ayrıntı daha var. Bir diyalog esnasında David Copperfield ismi geçti. Eğer bizim bildiğimiz Copperfield ise - ki emin değilim hata yapıyor olabilirim - 1930 'ların Paris 'inde ne yapıyor bilmiyorum. Belki de atladığım bir şeyler vardır. Patron Martin 'e haksızlık etmeyelim oturduğumuz yerden. 



Sonuç olarak filmi çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bugüne kadar yapılmış en iyi 3D film yorumlarına kesinlikle katılıyorum. En azından izlediklerim arasında - ki daha önce en iyi olarak çıkmış bütün 3D filmleri seyrettim - en iyisiydi. Film birkaç hafta daha vizyonda kalacak. Henüz izlemediyseniz vakit kaybetmeyin derim. İyi seyirler hepinize.

1 Aralık 2011 Perşembe

Dedemin İnsanları

















Dedemin İnsanları, geçtiğimiz cuma vizyona giren bir Çağan Irmak filmi. Vizyona girdiği ilk gün izleme fırsatı buldum. Adını ve kadroyu duyduğumuz zaman ister istemez "Babam ve Oğlum" gelmişti hepimizin aklına ve oldukça heyecanlanmıştık. Aslında Çağan Irmak da her projesi izlenmesi gereken sinemacılardan biri haline geldi bu ülkede. Arada birkaç tane orta şerbetli filmi olsa da, Asmalı Konak'tan bugüne yaptığı filmlerle ses getirmiş bir yönetmen. Bu sizin için yazacağım ilk Çağan Irmak filmi olduğu için kendisinden ayrı bir paragrafta bahsetmek istiyorum. 

4 Nisan 1970 İzmir doğumlu Çağan Irmak. Çocukluğunu da Ege Yöresi'nde geçiren yönetmen, Ege Üniversitesi Radyo Televizyon bölümünden mezun olmuş. Aslında birçoğumuz dönemin popüler dizisi Asmalı Konak ile tanıdık kendisini. Yıllar önce televizyonda izlediğim ve aklımda ciddi yer eden Günaydın İstanbul Kardeş(sanırım televizyon filmiydi) isimli projenin yönetmeninin de Çağan Irmak olduğunu yıllar sonra IMDB'den öğrendim. Çemberimde Gül Oya isimli dizinin hem senarist hem de yönetmenlğini yapan Irmak, daha sonra uzun metrajlı film projelerine ağırlık verdi. Mustafa Hakkında Her Şey, Babam ve Oğlum, Issız Adam en ses getiren projeleri olarak göze çarpıyor. Birçok projesinde aynı isimlere yer vermek, çok iyi gözlem yapıp bunu seyircisine aktarmak, görüntü kalitesine önem vermek(bunu Asmalı Konak izlediğim yıllarda fark etmiştim) gibi konular Çağan Irmak'ın kendi tarzını yaratan etkenler diye düşünüyorum. 

Kadro Çetin Tekindor, Hümeyra, Yiğit Özşener, Gökçe Bahadır, Sacide Taşaner, Mert Fırat, Ezgi Mola, Zafer Algöz gibi oldukça güçlü isimlerden oluşuyor. Filmde yer alan Ozan karakteri ise Durukan Çelikkaya tarafından canlandırılmış.  Ozan'ın büyümüş halini de kısaca filmde gördük. Bu karakter de Ushan Çakır'la hayat bulmuş.  Kendi hikâyesini anlatan Çağan Irmak, aynı zamanda filmin senaristi elbette. Birçok projesinde hem senaryoyu yazıp hem yönetmenlik koltuğuna oturan Irmak, Dedemin İnsanları'nda da geleneği bozmamış. Mayıs ayında başlayan çekimler Temmuz ayı itibarı ile son bulmuş. 

Senaryoya gelirsek, Çağan Irmak'ın kendi hikâyesini anlattığını söylemiştim. Irmak, kendine Ozan ismini vermiş. Ozan(Durukan Çelikkaya), henüz ilkokul çağında olup bir Ege kasabasında yaşamaktadır. Dedesi olan Mehmet Yavaş(Çetin Tekindor) halk arasında oldukça sevilen ve saygı duyulan bir manifaturacıdır. Mübadele zamanında henüz bir çocukken Girit'ten göçmüştür Mehmet Bey. Bundan dolayı arkadaşları Ozan ile gavur diye dalga geçer ve Ozan bu konuya oldukça kafasını takmaktadır. Türk olduğunu ısrarla söyleyerek arkadaşları ve ailesine kafa tutan Ozan ve Mehmet Bey 'in hikâyesi anlatılıyor filmde.   

Genel olarak bu iki karakter üzerinde yükselen senaryoda Yiğit Özşener, Ozan'ın babası, Gökçe Bahadır annesi ve Sacide Taşaner de babaannesini oynuyor. Küçük bir çocukları daha bulunan bu aile, sıcacık bir aile portresi gösteriyor seyircilerine. Hümeyra ise bu ailenin yakın ilişkisi olan bir komşusunu canlandırıyor. Mert Fırat ve Ezgi Mola isimlerini de Mehmet Bey'in annesi ve babası rolünde flashbacklerle izliyoruz. 

Aktarmak istediğin bazı notlara gelirsek; filmi izlemek için acaba "Yeni bir Babam ve Oğlum olabilir mi?" diye düşünenler varsa aynı paralelde filmler değil. Kısacası gönül rahatlığıyla gidip seyredebilirler. Film, Babam ve Oğlum gibi ağlatmıyor. Belli sahnelerde duygulanmamak elde değil. Bence bu noktalarda Çağan Irmak devreye girmiş ve seyircisi çok fazla ağlamasın diye üzerinde çalışmış sanki. Eğer isteseymiş bu hikâyeyi de seyircisine hüngür hüngür gözyaşlarıyla izlettirebilirmiş diye düşünüyorum. Yine çok iyi gözlemler mevcut. Hayatın ve insanların içine çok iyi girmeyi başarmış yönetmen. Dolayısıyla bu hikâye de seyirciye bir nefes kadar yakın duruyor. Aynı oyuncularla çalışma geleneğinden Dedemin İnsanları'nda da vazgeçmemiş Çağan Irmak. Çetin Tekindor ve Hümeyra, Çağan Irmak filmlerinden oldukça aşina olduğumuz yüzler. Hatta Babam ve Oğlum ile Ulak'tan sonra yan yana oynadıkları üçüncü Çağan Irmak filmi oldu Dedemin İnsanları.  

İki dedesiyle de çok özel ilişkiler kurmuş ve yakın zamanda ikisini birden kaybetmiş biri olarak filme izlemeden önce biraz düşündüm açıkçası. Neyse ki filmin duygusallığı vurucu değildi ve korktuğum başıma gelmedi. Mehmet Bey'i seyrettikçe iki dedemden de bir şeyler gördüm aslında. Birinin Mehmet Bey gibi manifaturacı olması diğerinin torunuyla kurduğu sıcak ilişkiler ve güler yüzlü hâli bunlara verilebilecek örnekler. Filmle ilgili ciddi anlamda tek eleştirim var ki oda şu; ikinci perdede su yüzüne çıkan siyasal olaylar kısmı biraz fazla uzamış sanki ve ben buralarda biraz sıkıldım açıkçası. Tamam kabul ediyorum Çağan Irmak kendi hikâyesini anlatmış ve istediği gibi şekillendirebilir. Bunu oldukça iyi bir şekilde de başarmış zaten. Ama bir seyirci olarak bu kadar çok siyasi eleştiriden ziyade daha fazla dede-torun ilişkisi seyretmek isterdim. 

Dedemin İnsanları başarılı bir Çağan Irmak filmi olmuş kısacası. Size izlediklerimin içinde en iyi Çağan Irmak filmi diyemem ama en iyilerinden bir tanesi olmuş diyebilirim. Gidip izlenmesi gereken bir film. En kısa zamanda izleyebilmeniz dileğiyle. Şimdiden iyi seyirler hepinize. Günün birinde belki bende kendi dedemin insanlarını yazarım size ve umarım keyifle okursunuz. Yazarım yazarım kesin yazarım. Hatta yazacağım. 

17 Kasım 2011 Perşembe

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız


















Bir süredir yoktum buralarda. Sınavların fena bastırdığı bu günlerde bloga zaman ayırmak mesele değil ama film izleyecek ve kitap okuyacak pek vaktim olmadı. Geçen hafta bitirdiğim Arı Kovanına Çomak Sokan Kız kitabını yazmak için ancak fırsat buluyorum. Millenium Trilogy'nin son halkası olan bu kitabı ilk iki kitaptan sonra merakla beklemiştim. İsveçli, merhum gazeteci Stieg Larsson tarafından kaleme alınan bu serinin dünya çapında ne kadar beğenildiğini ve okunduğunu söylememe gerek yok. Reklamının yapıldığı her noktada "ULUSLARARASI BESTSELLER" yazısını ziyadesiyle okuduk hepimiz. Tıpkı kitapların kapağının en üstünde olduğu gibi. 

Yazardan biraz bahsedecek olursak, 1954 Stockholm doğumlu İsveçli bir gazeteci Stieg Larsson. Gençlik yıllarında ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı bir aktivist olarak çalışan yazar, üçlemede de derin izlerle anlatıyor bize bu fikirlerini. 2004 yılında ofisine çıkarken kalp krizi geçiren Larsson, eğer o gün hayatını kaybetmeseymiş Millenium Serisi bize tam on kitapla merhaba diyecekmiş. Ömrü buna vefa etmeyen yazar, sadece üç kitabı hazırlayabilmiş. Hazır olan dördüncü bir kitabın taslağının da sevgilisinde olduğuna fakat kanunlar gereği haklarının kardeşine verildiğini okudum. İlerleyen zamanlar böyle bir kitabın baskıya hazır olup olmadığını gösterecek bize. Yazık ki bu kitapların hiçbirinin basıldığını dahi göremeden vefat etmiş. Bugüne kadar kırk milyondan fazla satan kitaplarının bu başarısını görebilmeyi çok isterdi kuşkusuz. 

Aslında Arı Kovanına Çomak Sokan Kız'dan bahsetmem gerek ama üçlemeden yüzeysel olarak bahsetmeden kitabı tek başına anlatmak olmaz tabi. Hikâye iki ana karakterden oluşuyor. Gazeteci Mikael Blomkvist ve sıra dışı esas kızımız Lisbeth Salander. Olay ise genel olarak şöyle devam ediyor;

- Yazının bu kısmı az dozda spoiler içerir - 

Mikael Blomkvist ünlü bir gazetecidir ve bir sanayi devinin yolsuzluklarıyla ilgili bir araştırma yapar. Olayı eline yüzüne bulaştıran Blomkvist, bir süre hayatını askıya almış durumdayken İsveç'in ünlü iş adamlarından bir tanesi kendisine bir iş teklif eder. İş adamının uzun yıllardır kayıp olan ve hakkında kimsenin bir şey bilmediği yeğenine ne olduğunu araştıracaktır. Blomkvist bu olayı araştırırken, bu iş adamının kendisine bu işi vermeden önce, kendisini araştırdığını öğrenir. Bu işi yapanda Lisbeth Salander'dır. Bu araştırma için Salander'la iş birliği yapan Blomkvist, Salander'ın farklı karakteriyle yüzleştikçe onu kendine daha yakın hissedecektir. Genel olarak bu olayların anlatıldığı ilk kitabın adı Ejderha Dövmeli Kız. Kitapta ismini Lisbeth'in sırtında bulunan ve bütün sırtını kaplayan ejderha dövmesinden alıyor. 

İkinci kitapta ise Lisbeth'in hikâyesi anlatılıyor. Geçmişinde yaşadığı karanlık olaylar, toplum tarafından soyutlanmış bir kız olması, kendisine mahkeme kararıyla bir vasi atanması ve buna sebep olan olaylar zinciri göz önünde tutuluyor. Babasının iltica eden eski bir ajan olması, Lisbeth'in onu daha küçücük bir çocukken öldürme girişiminde bulunması gibi olaylarla daha karmaşık bir kurgu haline gelen ikinci kitap, ilkinden hiçbir şey kaybetmeden aynı heyecanla devam ediyor. Bu kitapta Ateşle Oynayan Kız ismiyle okuyucusuyla buluşmuştu. 

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, Lisbeth'in hikâyesini anlatmaya devam ediyor. İsveç Gizli Servisi, bunun içinde yer alan illegal bir örgütlenme, polis, basın, siyaset gibi kavramlar daha çok var bu kitapta. İlk iki kitapta ki aksiyona nazaran üçüncü kitap biraz daha durağan ama en az iki kitap kadar hızlı ilerliyor. 

- Ve spoiler biter -

Karizmatik ve başarılı gazeteci Mikael Blomkvist, aykırı ve zeki kız Lisbeth Salander üzerinden anlatılan bu hikâye oldukça başarılı. Kendi fikrimce mükemmel bir kurgu olmuş. Arı Kovanına Çomak Sokan Kız'ın kapağında yazan "Kurgunun ölümsüzlüğüne hoş geldin, Lisbeth Salander" ifadesi bu hikâyeyi çok iyi özetlemiş bir cümle. Keşke Larsson'un ömrü vefa etseydi de on kitap olarak tasarladığı bu serinin geri kalanını da okuyabilseydik. Bir solukta, oldukça hacimli bu üç kitabı okuyan ve beğenen birçok insanın aynen benim gibi bunu düşündüğüne eminim. 

Bütün dünyada beğeniyle okunmuş bu üçlemenin İsveç yapımı filmleri de mevcut. Filmlerin hepsi 2009 yılında vizyona girdi. Filmlerden ilk ikisini izlemiştim daha önce. Birinci film fena olmasa da ikinci film vasatın çok altındaydı ve her iki filmin de kitabın oldukça gerisinde kaldığını söylemem yanlış olmaz. Bu proje şimdi David Fincher'ın ellerinde ve Hollywood kalitesiyle bizlere sunulacak. İlk filmin çekimleri tamamlandı ve Ocak ayında, salonlarda yerini alacağı günü iple çekiyorum. Fragmanlarından bir yorum yapmak gerekirse oldukça iyi görünüyor ve beklentim oldukça yüksek. Kitaptan uyarlama senaryo konusunda Fincher'ın arkasında "Fight Club" gibi bir efsane varken beklentilerim katmerli bir şekilde büyüdü elbette.

Filmi ilk fırsatta izleyeceğim elbet. David Fincher, Daniel Craig gibi isimlerin içinde olduğu bu projeyi yazacağım günü hevesle bekliyorum. Eğer kurgu seviyorsanız, hatta kitap okumayı seviyorsanız, hatta ve hatta kitap okumayı sevmiyor bile olsanız hiç vakit kaybetmeden bütün kitapları edinin ve okuyun. Umarım şu dördüncü kitabın taslağı bir yerlerden çıkar ve bizi çok bekletmeden kendisini okumamızı sağlar. Mario Vorgas Llosa'nın dediği gibi "Kurgunun ölümsüzlüğüne hoş geldiniz."

2 Kasım 2011 Çarşamba

Scoop


















Film seçmekte sıkıntı yaşadığım günlerde - ki bu günler geçen hafta sonuna tekabül ediyor - isteğim üzerine önerilen bir filmdi Scoop. Önerisi için Cem Oğuz Yücel'e teşekkürlerimi iletiyorum. Daha önce izlediğim The Big Lebowski ve The Bucket List filmlerini de Cem'in önerisiyle izlemiştim ve şu ana kadar çok iyi filmleri sayesinde izlediğimi söyleyebilirim. Böyle insanların var olduğunu bilmek güzel elbet.  

Scoop, 2006 yılına ait bir Woody Allen filmi. Başrollerinde Hugh Jackman, Scarlett Johansson ve Woody Allen oynuyor. Filmin senaryosunu kaleme alan kişi de yine Woody Allen. Kısacası adam hem yazmış, hem yönetmiş, hem oynamış. Scoop, filmin diğer boşrol oyuncuları olan Scarlett Johansson ve Hugh Jackman'ın aynı sene beraber rol aldıkları iki filmden bir tanesi. Diğeri ise birçoğumuzun belleğinde önemli yer etmiş, Nolan harikalarından bir tanesi olan The Prestige.

Filmin konusu ise şöyle: Sondra Pransky(Scarlett Johansson) Amerika'da gazetecilik okuyan bir üniversite öğrencisidir. Enteresan bir olayla Peter Lyman(Hugh Jackman)'ın bir seri katil olduğuna dair bir duyum alır ve bu olayı çözmek için Londra'ya gider. Bu yolculuğunda ona yardım edecek kişi ise Sid Waterman(Woody Allen)'dır. Sondra'nın katil olarak şüphelendiği Peter Lyman, aristokrat bir İngiliz olmasının yanı sıra oldukça yakışıklı ve karizmatiktir. Sondra, Peter'a aşık olup şüphelenmekten yavaş yavaş vazgeçerken, Sid katilin Peter olduğuna emindir.

Düşüncelerime gelirsek, filmin konusu çok orjinal değil. Buna karşılık oldukça renkli ve izlenilesi bir film. Çerezlik, hoş bir film yapmış Woody Allen. Karakterler oldukça sempatik. Özellikle Woody Allen oldukça hoş görünüyor filmde. İzlediklerim arasında Hugh Jackman'ın en yakışıklı göründüğü film diyebilirim. Bunların dışında iyi diyaloglar ve güzel mekânlar görüyorsunuz filmde. Sonuç olarak izlemeye değer, güzel bir film öneriyorum size. İyi seyirler hepinize.